72. “Şüphesiz aranızda pek ağır davrananlar vardır; size bir mûsîbet gelirse: “Allah bana iyilikte bulundu, çünkü onlarla beraber bulunmadım” der.” Ama sizden kimileri böyle bir emir karşısında ağır davranıyor. İnsan fıtraten savaştan hoşlanmaz. Savaş, insan nefsine ağır gelir. Çünkü savaşta ölmek vardır, öldürmek vardır, yaralanmak vardır, maldan ve candan fedâkârlıklar vardır. Bu yüzden insan fıtraten güçlükleri sevmez. Ama yeryüzünde zulmün, işkencenin, adâletsizliklerin, kullara kulluğun bitirilip yerine adâletin ve Allah’a kulluğun gerçekleştirilebilmesi için savaş kaçınılmaz bir sonuçtur. Yâni yeryüzünde savaş, barış ortamının gerçekleştirilmesi için bazen kaçınılmaz bir vakıa olabilir. Zira yeryüzünde hakkın hâkimiyeti olmadan, fitne kaldırılmadan barış ortamını görmek mümkün değildir. İşte Allah’ın kullarını Allah’a kulluktan koparıp kendilerinin kulu ve kölesi haline getiren, Allah kanunlarını kaldırıp kendi kanunlarını yürürlüğe koyan, insanları Rablerine değil de kendilerine boyun eğmeye zorlayan ve böylece Allah’ın kullarını fitneye düşüren tüm tâğutlara kaşı savaşılmadan barışın sağlanması mümkün değildir. İşte Allah savaşı emredince insanlardan kimilerine savaş ağır geliyor, zor geliyor ve Allah için bir savaşa katılmak istemiyorlar, ağır aldıranlar oluyor. Dünya hayatı, yaşamak arzusu, mal mülk sevgisi a-ğır basıyor. Sonra da: Sonra da şâyet çıktıkları savaşta peygamberin ya da Müslümanların başlarına bir şeyler isabet edip de o savaşın sonunda onlara bir zarar ulaşınca da bu savaşa katılmayıp ağır davrananlar, Allah’ın ve Resûlünün mahza kendilerinin hayrına olan dâvetine icabet etmeyen bu zavallılar diyorlar ki; doğrusu Allah bana nîmet verdi. Allah beni korudu. Çünkü ben onlarla, o savaşa gidenlerle beraber olmadım. Onlarla birlikte gitmedim de onun için kazandım. Allah bana nîmette bulunup beni korudu da onların başına gelenler benim başıma gelmedi. Allah ve Resûlünün emrettiği bir konuda, bir savaş konusunda Allah ve Resûlünün emrine muhalefet ederek Müslümanlarla birlikte olmamayı nîmet kabul eden, Allah için bir savaşta Müslümanlar gibi ölmeyi, yaralanmayı, sıkıntı çekmeyi göze alamayan, Allah için böyle bir fedâkârlığa razı olamayan, kendince bir kısım musîbetlerin dışında kalmayı başarı zanneden bu münâfıkların sözleri, anlayışları ne kadar da basit, düşünceleri ne kadar da sığ, hesapları ne kadar da yanlış, ne kadar zavallı değil mi? Bu dünyanın geçici zevk ve eğlencelerine kapılarak Allah için bir savaştan kaçan insanlar ne kadar da zavallı in-sanlar değil mi? Halbuki Allah’ın ve Resûlünün her dâvetine koşan Müslüman, Uhut’ta şehid de olsa, Bedir’de mağlup da olsa veya şu anda dünya savaşlarında yenilmiş de olsa, görünürde kâfirler karşısında ezilmiş de olsa kazanan yine odur, galip gelen yine odur, üstün olan yine odur. Çünkü galibiyet ya da mağlubiyet, zafer ya da hezimet dünya şartlarına göre hesap edilmez. Galibiyet ve mağlubiyet âhiret şartları-na göre yapılır. Bir Müslüman dünyada mağlup olsa, dünyada kaybet-se bile, eğer âhireti kazanmışsa o galiptir. Şehid edilen, belinden testereyle kesilen, ya da kendisine iki kızından başka hiç kimsenin iman etmediği peygamberler dünya hesabına göre kaybetmişler gibi görün-seler de Allah’ın istediği bir hayatı yaşadıkları için âhiret hesabına göre galiptirler.