1. “Milletine can yakıcı bir azab gelmezden önce onları uyar” diye Nuh’u milletine gönderdik.” “Biz Nuh’u kavmine gönderdik,” diyor Rabbimiz. Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki Hz. Nuh (a.s) toplumuna risaletle gönderilen, ken-disine din, kitap ve şeriat verilen ilk Resuldür. Halbuki Nuh’tan (a.s) önce gönderilen Âdem, Şit ve İdris (a.s) de Nebî ve Resuldürler, elçidirler. Adem (a.s) insanlara peygamber olarak gönderilmemiştir, çünkü o zaten yaratılırken peygamber olarak yaratılmıştır. Hz. Nuh hakkındaki bu Resul ifadesini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Rasulullah efendimizin bu konudaki hadisini hatırlıyoruz. Kıyamette hesap-kitap dönemi başlayınca bütün insanlar o bekleme dehşetinden bıkmış, usanmış, bitkin bir vaziyette soluğu babaları Adem’in (a.s) huzurunda alacaklar. Hz. Adem diyecek ki: “Şefaat için siz Nuh’a gidin, çünkü benim suçum var. Siz ilk Resul olan Nuh’a gi-din.” Hz. Nuh’un ilk Resul olması konusu işte bu hadiste geçiyor. Değilse Kur’an’da anlatılan Peygamberlerin hepsi Resuldür, hepsi Nebîdir. Evet bir ayırım söz konusudur ama bu fonksiyonel bir mânâ taşıyacaktır. Allah, elçileri hakkında bazen Resul, bazen de Nebî demiştir, ama bu Peygamberlerin Allah’la insanlar arasında bulunduğu yere, yani konumlarına bağlıdır. Yani bir Peygamber toplumla münâsebeti söz konusu olunca başka bir isim alacak, Allah’la münâsebeti söz konusu olunca da başka bir isim alacaktır. Allah’tan haber vermesi adına ona Nebî yani haberci diyeceğiz, topluma elçi olması adına da Resul, yani elçi diyeceğiz. Peygamberin konumundan dolayı kendisine verilen isimlerdir bunlar. Meselâ şu anda benim size göre adım farklıdır, hanımıma gö-re benim adım kocadır, çocuklarıma göre babadır, veya kimileri toplumuna göre emirdir, halifedir gibi. Bunun başka bir özelliği yoktur. Yani her peygamber Allah’tan haber vermesi, Allah’tan haber getirmesi bakımından Nebîdir, bize örnek olması, elçi olması açısından da Resul’dür. Bunun dışında yok efendim işte kendilerine kitap ve şeriat gönderilenler Resuldür, ötekiler Nebîdir ayrımını Kur’an’da göremiyoruz. Meselâ bakıyoruz Kur’an’da Hz. İsmail (a.s) için de “Ersel-na” yani Resul ifadesi kullanılıyor. Halbuki biz biliyoruz ki İsmail’e (a.s) kitap gönderilmemiştir. O zaman İsmail (a.s) için böyle buyuru-luyorsa ve Hz. İsmail’e kitap mı, şeriat mı gönderildi bilinmiyorsa ve de ikisi de aynı anda kullanılıyorsa, o zaman böyle anlamak daha münasip olacaktır. Veya Nuh, Lût, Sâlih, Hûd (a.s) için de Allah Resul kelimesini kullanıyorsa ve bunlara kitap ve şeriat verildiğinden de söz edilmiyorsa bunun içinden çıkamayız. Öyleyse Peygamberlerin kavimle münâsebetini anlatma adına ona Resul, Allah’la olan münâsebetini anlatma adına da Nebî denmiştir diyoruz. Burada “Erselna” sözünün, Resul sözünün ilk defa Hz. Nuh hakkında kullanılmasının belki şöyle bir anlamı da olabilir. Hz. Âdem tüm insan nesli için gönderilmiş bir peygamberdir ve döneminde çocukları hep iman ehliydi. Halbuki peygamberlerin gönderiliş sebebi bozulan insanların uyarmaktı. İşte uyarı için gönderilen ilk peygamber Hz. Nuh’tu ve onun içindir ki ilk defa ona “Erselna” kelimesi kullanılmıştır. Allah diyor ki, “Nuh’u kavmine gönderdik.” Peki Nuh (a.s) nerdeydi de gönderdik deniyor? Buradaki “Ersele”, gönderdik ifadesi Türkçe’deki İstanbul’dan Ankara’ya göndermek anlamına değildir. Hz. Nuh toplumunun içindeyken biz onu sözcü olarak seçtik, insanların hayatlarına karışma, insanlara vahiy gönderme konusunda onu odak nokta ya da sözcü seçip görevlendirdik demektir. İşte biz onu kavmine gönderdik ifadesinden bize çok büyük bir mesaj var. Nedir o? Demek ki Allah insan hayatına karışıyor ve anlıyoruz ki bu karışmayı da içimizden birisi ile yapıyor. Ben sizin hayatınıza karışacağım diyor ve içimizden birini bu konuda sözcü seçiyor Rabbimiz. Bir de biz onu kavmine gönderdik ifadesiyle yine şunu da anlıyoruz ki, Rabbimiz nasıl ki o toplumun içindeyken ona, o topluma görevlendirmişse, biz de şu anda kendi toplumumuza görevlenmişizdir. Yani biz de hanımlarımıza, çocuklarımıza ve çevremizdekilere görevlendirildik. Öyleyse Allah’ın Hz. Nuh’u kavmine gönderdiği gibi biz de kendimizi kendi kavmimize, kendi ehlimize gönderelim. Aynı bölgede yaşayanlara, ulaşma imkânımız olanlara ulaşalım ve bunu Allah’tan bir görev bilelim. Önce karımızı, kızımızı, sonra da en yakın çevremizden başlamak şartıyla onları uyarmanın yükümlüğüyle kendimizi sorumlu tutalım. Kur’an-ı Kerîm’e bakıyoruz, Peygamberler çevrelerini direk uyarmışlar. Ev ev dolaşmışlar ve insanları Allah’ın âyetleriyle uyarmışlar. İşte bu sûrede dâvetin her çeşidini, dâvetin tüm merhalelerini ve dâvetçinin çektiği tüm sıkıntıları görüyoruz. Bizim adım adım örnek alıp takip edeceğimiz dâvetin tüm merhaleleri anlatılmıştır. Eğer bizler bu sûreyi öğrendikten sonra Hz. Nuh’u (a.s) örnek kabul etmezsek, onun gibi olmaya, onun gibi yapmaya çalışmazsak, boşu boşuna bir öğrenme olacaktır bu Allah korusun. Biz Nuh’u kavmine gönderdik. Kendi kavmine, kendi toplumuna. Buradan insanların sorumluluk alanlarının farklığını da anlıyoruz. Rasûlullah Efendimizin bir hadisinden de öğrendiğimiz gibi, hepimiz çobanız ve hepimizin sorumluluk alanlarımız da farklıdır. Çünkü her birimizin sürüleri değişiktir. Herkese ayrı sürü veriliyor, ya da herkes aynı sürüden sorumlu olmuyor. Herkes kendi sürüsünden sorumlu oluyor. Onun içindir ki insanlar kendi görev alanlarını çok iyi bilmek zorundadırlar. Değilse kendi sürülerini ihmal ederek başkalarının sürüleriyle kendi kendilerini heder etmemelidirler. Bir baba Allah’ın kendisine çizdiği sorumluluk alanını terk eder, kendi sürüsünü Allah’ın istediği yerde doyurmaktan, Allah’ın istediği gibi Müslümanca eğitmekten kaçar ve başkalarının sürülerini eğitmeye giderse, sorumlu olmadığı alanlarda kendi kendini heder ediyor demektir. Veya kadınlar kendi sürülerini, kendi çocuklarını Müslümanlaştırma sorumluluğundan kaçar, başkalarının sürülerini eğitmeye giderlerse veya kendilerinin sorumluluk alanına girmeyen konulara, meselâ kocalarının Cuma problemlerini ayarlamaya kalkışırlarsa, kendilerini ilgilendirmeyen şeylerle kendi kendilerini helâk etmişler demektir. El-bette ki dışımızdaki sürüler çobansız kalmışsa onlarla da ilgileneceğiz ama önce kendi sürümüzden sorumlu olduğumuzu unutmayacağız. Milletine, toplumuna elim bir azap, can yakıcı bir azab gelmez-den önce onları uyar, diye Nuh’u gönderdik. Kendilerine elim bir azap gelmeden onları bununla uyarması için Nuh’u gönderdik. Allah’ın elçisi insanları elim bir azapla uyarıyordu. “Ben sizi size gelecek elem verici, dayanılmaz bir azapla o azap size henüz gelmeden, henüz iş işten geçmeden uyarıyorum. Sizi kıyametle korkutuyorum. Bir gün gelecek güneşiniz de, ayınız da, üstünde gezip dolaştığınız dünyanız da, eviniz de, paranız da, gücünüz kuvvetiniz de, her şeyinizle birlikte yok olacaksınız. Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. Yaptıklarınızın hesabını ödemek üzere Rabbinize arz olunacaksınız” diyor, insanları kıyametle korkutuyordu. Çünkü peygamberlerin ellerindeki en büyük silahlardan birisi işte bu kıyamet silahıydı. Bu konu gerçekten çok mühimdir. Bugün bizler de bu silahı sürekli düşmanlarımıza karşı kullanmak zorundayız. Âhirete iman konusunu sürekli gündemde tutmak zorundayız. Hem kendimizi hem de çevremizi âhiretle uyarmak zorundayız. Diyelim ki tüm insanlara: “Ey insanlar! Bir gün gelecek ayınız da, güneşiniz de, yıldızlarınız da, semânız da, arzınız da, malınız-mülkünüz de, gücünüz, saltanatınız da, paranız, servetiniz de her şeyinizle birlikte yok olacaksınız! Hesap kitap vermek üzere Allah’ın huzuruna gideceksiniz! Rabbinizin ikâ-bıyla, cehennemiyle karşı karşıya geleceksiniz! Ne yaparsanız yapın bundan asla kurtulamayacaksınız.” Peygamberlerin ellerindeki en büyük silahlardan birisi olan bu silahı bizler de kullanalım. Onlar dönemlerinde Allah’ın kullarını nasıl bununla uyarmışlarsa, bizler de günümüz insanlarını âhiretle korkutmak zorundayız. Bir atom bombası, bir hidrojen reaktörü, bir tank, bir füze karşısında birçok devletler savaştan el-etek çekip teslim sancağını çekerken, aynı insanları âhiretle uyardığımız zaman bir tek günâhı bile terk etmediklerini görüyoruz. Bu insanlar A.B.D.’nin, Avrupa’nın sihirbazlıkları karşısında onlardan tir tir titriyorlar da âhiret karşısında hiç irkilmiyorlar. Halbuki A.B.D. de Çin de, İngiltere de çok basittir, güçsüzdür, her şeyleri artistlik ve sihirbazlıktır. İşte gördük Kamboçya’da, Afganistan’da, Somali’de bunların ne düzenbaz olduklarını. Öyleyse biz de bu insanların karşısına tıpkı peygamberlerin yaptıkları gibi Allah’ın âyetleriyle çıkalım. Onlar iman etmeseler de, alay ediyor görünseler de onların karşılarına bu kitapla çıkalım. Çünkü nihaî noktada onları diriltecek olan yine bu kitap olacaktır. Kadın, erkek, kâfir, mü'min, hür, köle kim olurlarsa olsun insanlar, ne olurlarsa olsunlar onları diriltecek bu kitaptan başka bir şey yoktur elimizde. Bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım inşallah. Unutmayalım ki muvaffak olmanın yolu peygamber metoduna sarılmaktır. Önce biz kendimiz korkacağız âhiretten, sonra da insanları âhiretle korkutacağız. Başka şeylerden bahsetmeye gerek yok. Bizim bu tavrımız karşısında onlar da ibret alıp korkacaklardır. İşte bakın Hz. Nuh’un elinde bir tek silahı var, başka yok. Kendisine iman edenleri yanına alıp savaşsa, ama yok o kadar inanan. Topu topu 70-80 kişi. Araç yok, gereç yok, ordu yok, asker yok. Bu durumda kalbe, kalbe inme mecburiyeti var. Güçlü olunca diğerleri de olur ama, bu durumda sadece kalplere inme, gönüllere girme mecburiyeti vardı ve bunu da Hz. Nuh böylece gerçekleştiriyordu. Öyleyse bizler de inanmayanların karşısına Kur’an ile, çıkmalıyız, Kur’an’ın haber verdiği âhiretle çıkmalıyız. Diyeceksiniz ki zaten onlar Kur’an’a inanmazlar ki! Hayır! Varsın inanmasınlar, Resuller on-ların karşısına Kur’an ile çıktılar. Âyetler onların her birinin kalbine bir ok gibi saplanıyordu. Velev ki bunu kabul etmez görünsünler, velev ki alay etsinler, Kur’an onları nihaî noktada diriltecek olan tek çaredir. Kim olursa olsun, mü’min, kâfir, müşrik münâfık, kadın, erkek herkese Kur’an ile gitmek zorundayız. Bakın Allah’ın elçisi kavmine şöyle diyordu: