Nûh Suresine Dön

Nûhنوح

23. Ayet

23Nûh Suresi

وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًاۙ وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًاۚ

“Ve dediler ki: ‘Sakın ha ilahlarınızı bırakmayın. Ved, Suva, Yeğus, Yauk ve Nesr’i de bırakmayın.’ ”

Dipnot

İbni Abbâs’tan (ra) şöyle rivayet edilmiştir: “Nûh Kavmi’nin putları daha sonra Arapların putları olmuştur… Bunlar Nûh Kavmi’nden salih kişilerin adlarıydı. Onlar vefat edince, şeytan onların kavimlerine, oturdukları meclislere putlar dikmelerini ve diktikleri putlara bu isimleri vermelerini fısıldamıştı. Böyle yaptılar. Onlar vefat edinceye kadar bunlara ibadet edilmemişti. Onlar helak olup ilim ortadan kalkınca insanlar bunlara ibadet etmeye başladılar.” (Buhari, 4920) “İbni Cerîr (rh) der ki: ‘Muhammed ibni Kays (rh) şöyle demiştir: ‘Bu kişiler Âdem (as) ve Nûh (as) arasında yaşayan salih bir kavimdi. Bu kişilerin kendilerini takip eden tabileri vardı. Onlar vefat edince, kendilerini takip eden arkadaş­ları dediler ki: ‘Biz onların resimlerini çizersek bu, hatırladığımız zaman bizi ibadet etmeye teşvik edici bir şey olur.’ Sonra onların resimlerini çizdiler. O nesil vefat edip başka bir nesil gelince, şeytan onların arasına sızıp dedi ki: ‘Sizden önceki atalarınız bunlara ibadet eder ve onlar sayesinde yağmura kavuşurlardı.’ Bundan sonra insanlar, onlara ibadet etmeye başladılar.’ ’ ” (Tefsîru’t Taberî, 23/639)

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

23. “İnsanlara: “Sakın tanrılarınızı bırakmayın, Ved, Suva', Yağus, Yeuk ve Nesr putlarından asla vazgeç-meyin” dediler.” Hz. Nuh’un dâveti karşısında toplumu işte bunu söylüyordu. “Aman ilâhlarınıza sahip çıkın! Aman ilâhlarınızı terk etmeyin! Aman ilâhlarınıza sabredin! Şu Allah berisinde, Allah dışında hayatınıza yön veren ilâhlarınıza sahip çıkın! Aman sabredin, dayanın, direnin, azı dişlerinizle sarılın onlara! Çünkü ne olur ne olmaz, eliniz kopabilir, ayağınız sürçebilir. Sakın ha şu mevcut hayatınızı, şu mevcut yaşantınızı, bu hayatınıza yön veren İlâhlarınızı terk etmeyin. Eğer Allah’ın elçisi karşısında, Allah’ın elçisinin size getirdiği mesaj karşısında bu İlâhlarınıza sımsıkı tutunur, onları bırakmazsanız bilesiniz ki bu Nu-h’un size yapabileceği hiçbir şey yoktur” diyorlardı. “Aman birlik olun, aman beraber olun, aman İlâhlarınızı terk etmeyin” diyorlardı. Sa’d sûresinde de aynı konu anlatılır: “İlâhlarınıza sarılarak yürüyün! Dayanın! Sabredin! Zaten sizden istenen de budur.” (Sa’d: 6) Bugün de “aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman İlâhlarınıza sımsıkı sarılın! Aman demokrasiye sahip olun! Aman laiklik elden gi-diyor!” teraneleri atanların niyetleri de galiba budur. Hocalarının yolunu takip ediyor adamlar. Onların İlâhlarına sarılıp sabrettikleri kadar keşke bugün Müslümanlar da kendi İlâhlarına, İlâhlarının kitabına sa-rılmayı becerebilselerdi. O zaman tüm dünya düşman olsa bile kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktı. Eğer biz de İlâhımızı, Rabbimizi iyi tanır ve O’na sımsıkı sarılırsak, İlâhımızdan vazgeçmez, İlâhımızı terk etmez, Allah’ımızın kitabına ve O’nun elçisinin sünnetine sımsıkı sarılır, vahiyle, Kur’an ve sünnetle ilgimizi kesmezsek, o zaman mümkün değil ne şeytan, ne şeytan dostları bilelim ki bize hiçbir şey yapamazlar, hiçbir şey yapamayacaklardır. Yer yerinden oynasa kimse bize bir şey yapamayacak, hiç kimse bizi İlâhımızın dininden koparamayacaktır. Ne cin çarpabilir bizi, ne şeytan vurabilir, ne de şeytan dostları bize galip gelebilir. Tek şartla, biz İlâhımızla diyalogumuzu, vahiyle münâsebetimizi koparmayacağız. İşte Hz. Nuh’un karşısındakilerin derdi de buydu. Birbirlerine diyorlar ki bakın: “Siz İlâhlarınıza sıkı tutunun, Nuh bir şey yapamaz size!” Yapamadı da nitekim. İlâhlarına sımsıkı tutunanlara Hz. Nuh hiçbir şey yapamadı. Ebu Cehil’e de bir şey yapılamadı onun için. Allah’ın Resûlü Ebu Cehil’e hiçbir şey yapamadı. Çünkü İlâhına sıkı tutunmuştu. İlâhlarına sımsıkı tutunmuştu Ebu Cehil. “Ey Muhammed! Boşuna uğraşma! Vallahi ben dedemi şu putun önünde eğilirken gördüm! Ne yaparsan yap, beni dedemin yolundan asla vazgeçiremezsin!” diyerek İlâhlarına sımsıkı tutunan Ebu Cehil’e Allah’ın Resûlü hiçbir şey yapamadı. İşte toplumu da Hûd (a.s) karşısında birbirlerine İlâhlarına sımsıkı sarılmalarını tavsiye ediyorlar. İlâhlarınıza sarılın, özellikle “Vedd, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr’e sımsıkı sarılın” diyorlar. Ved, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nesr. Kelbî ve Vakidî, bunların in-san, erkek, kadın, aslan, at ve kartal şeklinde yapılmış putlar olduğunu söyler. Bunlar Hz. Adem’in torunlarından sâlih kişiler olup sonradan putlaştırılmış kimselerdir. Bunlar Hz. Adem’in oğullarından İdris (a.s) döneminde yaşamış toplumun en sâlih insanlarıdırlar. Yani Nuh (a.s) dönemi insanlarının dedeleriydi bunlar. Toplumda herkesin sevip saydığı bu sâlih insanları sonradan, bir-iki nesil sonra putlaştırıvermişlerdi. Şeytan gelmiş ve topluma diyor ki, “niye sevmiyorsunuz bu zatları?” Toplum diyor ki, “biz bu zatları, bu sâlih kişileri seviyoruz.” “Peki nasıl hatırlıyorsunuz bu zatları? Nasıl canlandırıyorsunuz gözlerinizin önünde bu zatları? Halbuki bu zatlar her an hatır ve hayallerinizde olmalıdır. Bu zatlarla irtibat halinde olmalısınız, rabıta kurmak zorundasınız” diyerek, bu sâlih kişilerin resimlerini yaptırdı şeytan. İn-sanlar bu sâlih kişilerle irtibat sağlayabilmek, rabıta kurabilmek için bu sâlih kulların resimlerini yanlarında taşımaya başladılar. Sonra şeytan bir daha geldi ve toplumda herkesin bu sâlih kişilerle beraber olabilmesi için, “bunlarla yüz yüze olabilmek için meydanlara bu sâlih kişilerin heykellerini yapmanız lazım” diyerek insanları kandırdı ve bu zatların heykellerini yaptılar. Sonra aradan bir-iki ne-sil geçince, işte Nuh (a.s) dönemine gelindiğinde bu sâlih kişiler artık toplumda putlaşmış, kendilerine sığınılan, kendilerine dua edilen, dar-da kalındığında kendilerinden yardım beklenen varlıklar haline geliverdiler. İşte böylece yeryüzünde ilk putlara tapınma hadisesi de gerçekleşmiş oldu. Bu tarihten itibaren bu sûrenin geldiği Rasûlullah dönemine kadar, toplumdan topluma çeşitli kabilelerin putları olarak de-vam ettiler. Rasûlullah döneminde de bu sâlih kişilerin görüntüsü bazı kabilelerin putlarıydı. Esnam, sanem Arapların da kullandıkları putlardır. Kütük şeklinde, kalas şeklinde ya da bir kaya parçası şeklinde veya bir başka biçimde yapılmış, yontulmuş, sevilip sayılan, çok yüce bilinen bir varlığın yeryüzünde sembol edilen şekilleriydi bunlar. Yani hürmet edilen, saygı duyulan, önünde eğilinen yüce varlıkların yerdeki sembolleriydi bu putlar. Meselâ kimi insanlar için güneş çok yüce, tapınılmaya değer bir varlıktı ve yeryüzünde bu güneşin temsilcisi olarak kendi elleriyle yaptıkları sembollerini tapınılmaya lâyık görüyorlar ve bunlara tapınıyorlardı. Aslında taptıkları ve tapınılmaya lâyık gördükleri bu putlar, bu temsilciler değil de onların temsil ettikleri güneşti. Yani aslında ta-pınılmaya lâyık görülen bu güneştir de onlar bu güneşin yeryüzündeki temsilcisi olan putlara tapınıyorlardı. Put budur zaten. Şirki somutlaştırıp onu görünür, duyulur ve hissedilir hale getiren unsura put denir. Diğer bir ifadeyle şirkin elle tutulur, gözle görülür boyutuna put denir. Putun oluşumunu sağlayan sebepler pek çoktur. Biliyoruz ki tarihin her devrinde insanların genelinde Allah inancı hep var olmuştur. Her dönemde madde ötesi, üstün güç ve kudret sahibi, yaratıcı olan Allah inancının var olduğunu ve insanların bu yaratıcıya iman ettiklerini biliyoruz. Ama aynı zamanda bu insanların genelinde şöyle bir kanaat söz konusu idi: “Allah vardır, yaratıcıdır, tüm kâinatı o yaratmıştır, kendilerini de o yaratmıştır, o yücedir, âlidir ama bu yüce varlıkla insanların doğrudan doğruya irtibat kurmaları mümkün değildir. Onun içindir ki bu yüce varlıkla insanların irtibatlarını sağlayacak aracılara ihtiyaç vardır. İşte bu durumda bazı aracıların bulunması ka-çınılmazdır. Bu aracılar da put ismi verilen bir kısım varlıklarla somutlaşır.” İfade ettiğimiz gibi tapınılanlar aslında bu putların kendileri değil, onların temsil ettikleri şeylerdir. Yani bu putların bizzat kendi görüntülerinden ziyade temsil ettikleri ve ifade ettikleri anlam önemlidir. Bu itibarla tabiatta hiçbir varlığa sırf kendisi için tapınıldığı görülmemiştir. Kur’an-ı Kerîm’e baktığımız zaman şunu görürüz: İnsanlar ma-hiyetini anlayamadıkları, iç yüzünü tam olarak değerlendirip kavrayamadıkları bazı şeylerin tehlikesinden korkmaları veya bazı varlıklara aşırı sevgileri, ya da bazı varlıkları kendileri için Allah katında şefaatçi kabul etmeleri, kendilerini Allah’a yaklaştıracakları ümidiyle veya bazı varlıklara aşırı sevgileri sebebiyle onlara tapınma, onlara saygı duyma ve onları kutsallaştırma süreci içine girmişlerdir. Meselâ Nisâ sûresinin 117. âyetinde anlatıldığına göre insanların aşırı tutkuları sebebiyle dişileri putlaştırdıklarını görüyoruz: “Onlar Allah’ı bırakıp bir takım dişi tanrıçalara ta-parlar...” (Nisâ 117) Yine Bakara sûresinin 165. âyetinde ifade edildiği gibi insanlar çok sevdikleri varlıkları Allah’a ortak koşarak onlara kulluk etmeye çalışırlar. “İnsanlardan kimileri de vardır ki, Allah’a nidler (Allah’a eşler, ortaklar) kabul ediyorlar. Onları Allah sever gibi severler.” (Bakara 165) Ama bu putlaştırılan varlıklar her zaman toplumda çok sevilen varlıklar olmayabilir. Bazen de kendilerinden çok korkulan, kendilerinden çekinilen varlıklar da olabilir. Cahiliye toplumlarında ruhanîlerin, ruhanî liderlerin kendilerine karşı çıkan, kendilerine isyan eden insanları bir anda mahvedecekleri şeklinde yaygın bir inanış vardı. Öyle ki, bu kişilerin öldükleri zaman bile kendilerine saygısızlık eden kimseleri mahvedeceklerine inanılırdı. Hattâ hayatlarında pek fazla etkili olmayan bu insanlar öldükten sonra kınından sıyrılmış bir kılıç kesildiğine inanılırdı. Nitekim bugün de hayatları boyunca bu tür sapıklıklara asla iltifat etmeyen nice sâlih kişilerin ölümlerinden hemen sonra, bazı kurnaz müritleri onların isimleri ve kemikleri üzerinde çok kârlı bir ticaret kurmuşlardır. “Şöyle uçardı, böyle kaçardı” diye onlara insanüstü sıfatlar izâfe ederek karınlarını doyurmayı becerebilmişlerdir. İşte Nuh (a.s) dönemi toplumu, kendilerinden bir-iki batın önce yaşamış ve ünleri nesilden nesle aktarılmış bu beş sâlih kişiye aşırı sevgilerinden ötürü onları putlaştırıvermişler. Hz. Nuh’un kendilerine getirdiği mesaja karşı putlaştırdıkları bu sâlih kişileri öne sürüyor, mesaja karşı onları kalkan olarak kullanmaya çalışıyorlardı. Putlaştırdıkları bu sâlih kişilerin, bu putların arkasına saklanarak, bunları mesaja kalkan yaparak Hz. Nuh’un söylediklerini duymamaya, ona yanaşmamaya, onu reddetmeye çalışıyorlardı. “Sen ne diyorsun ey Nuh? Neden bahsediyorsun sen? Bizim Vedd’imiz var, Suva’mız, Yeğus, Yeuk ve Nesr’imiz var! Sen bunu Vedd’e anlat! Sen bu dediklerini bizim Suva’mıza anlat! Biz onları din-leriz, biz onlara uyarız! Senin bu dediklerini bugüne kadar biz Ved-d’den, Suva’dan duymadık! Nerden çıkarıyorsun bunları? Eğer senin bu söylediklerin doğru olsaydı, bize getirdiğin bu mesaj hak olsaydı, elbette Vedd de söylerdi bunu! Yeuk da söylerdi! Onlar demediklerine göre kesinlikle sen yalan söylüyorsun! Bu durumda boşuna uğraşma ey Nuh, senin getirdiklerini kabul etmeyeceğiz!” diyorlardı. Bu putların, putlaştırdıkları bu sâlih kişilerin arkasına saklanarak Hz. Nuh’un getirdiği mesaja karşı kendilerini savunmaya ve saklamaya çalışıyorlardı. Bugün de bakıyoruz, her bölgenin böyle toplumsal özel peygamberleri var. Yani tabiri caizse insanların, toplumların peygamberden daha peygamber varlıkları var. Peygamberden çok sevdikleri, peygamberin bile önüne geçirdikleri, putlaştırdıkları varlıkları var. Tıpkı Hz. Nuh’un toplumunun bu sâlih kişileri putlaştırdıkları ve Hz. Nu-h’un kendilerine sunduğu Allah âyetlerine karşı bunları kalkan olarak kullandıkları gibi, bugün de kimi insanlar kendilerine sunulan Allah âyetlerine karşı bunları kalkan olarak kullanıyorlar. Meselâ bir evde duvarda asılı bir halı görüyor ve bir hadis okuyarak sahibini uyarıyorsunuz. Adam diyor ki: “Kardeşim nerden çıkarıyorsunuz bunu? Şu oturduğunuz yerde Hacı Veyiszâde merhum da oturdu, bu halıyı o da gördü ama ses çıkarmadı. Sen bunu Hacı Veyiszâdeye anlat. Bu dini o bilmez miydi? Onların demediğini siz nasıl söylersiniz?” diyerek kendisine okunan hadisin karşısına sâlih bir zatı kalkan yaparak duy-mamaya, dinlememeye çalışıyor. Bu nedir şimdi? Aynen Nuh (a.s) toplumunun sâlih kişileri putlaştırıp onun mesajına karşı ilgisiz kalanların durumu değil mi? Bugün de insanlar vahye karşı birilerini putlaştırmıyorlar mı? Aslında Hacı Veyiszâde merhum, mağfur, Allah rahmet etsin hayatında sâlih bir zattı. Soyadına lâyık gerçekten kurucu bir zattı. Beyin ve kalp kurucusu, İmam-Hatip kurucusu bir zattı. Okula vali de gelmiş olsa, müfettiş de gelmiş olsa asla başını açmamış, asla başındaki sarığını çıkarmamış, Kitap ve sünnet istikâmetindeki inancından asla taviz vermemiş sâlih bir zattı. Ama maalesef tıpkı Nuh (a.s) toplumu gibi bugün de kimi insanlar vahyin karşısına bu zatı dikmeye çalışıyorlar. “Biz bunu Hacı Veyiszâde’den duymadık, ondan görmedik, siz ondan daha mı iyi biliyorsunuz?” demeye çalışıyorlar. Esasen hayatta olsalardı bu zatlar da istemezlerdi bunların yaptıklarını. İmam Ebu Hanife efendimiz bile kimilerinin kendisini putlaştıracakları, vahyin önüne geçirecekleri endişesiyle hayatında şöyle diyordu: “Bu benim reyimdir, bu benim içtihadımdır, eğer bu benim iç-tihadımın aksini söyleyen bir hadis görürseniz sakın beni putlaştırıp hadisin önüne geçirmeyin, hadisle amel edin, mezhebiniz hadis olsun.” Toplumda sanki peygamberden daha peygamber zatlar var. Ya bu adamlar birilerinin kendi suçlarına kılıf bulabilecekleri, kendi yamukluklarına delil bulabilecekleri bazı cıvık sözler söylemişlerdir veya bu adamlar aslında dememişler de bunları sonradan kendileri bazı istenilen sözleri söyletmişlerdir bu zatlara. Meselâ bakın, Yunus Emre vahdet-i vücut felsefesinin baştan sona her şeyini terennüm etmiştir. Kim o? Bilinen bir adam bile değil. Neredeyse yaşamadığını bile söyleyeceğiz. Yani mevcut piyasadaki şiirleri, sözleri, divanı söyleyebilecek tarihte bir adam yoktur. Bugüne kadar bu kadar şeyi söyleyebilecek bir adam çıkmamıştır. Ne kelâm tarihinde, ne akait tarihinde, ne felsefe tarihinde var böyle her şeyi söyleyebilen birisi. Ama böyle bir adam vardır işte. Niye var? Herkes ona kendi fikrini, kendi felsefesini dedirtmiş. Gelelim bize. Ya biz, biz ne yapıyoruz? Allah ve Resûlü’nden gelen mesajın önüne kimi, kimleri ve neleri kalkan kullanıyoruz? Ön bilgilerimizi mi? Babamızdan duyduklarımızı mı? Hocamızdan anladıklarımızı mı? Toplumdan empoze edilenleri mi? Gazete kültürünü mü? Basın-yayını mı? Televizyonun bizi meşgul etmesini mi? Şeytan vahiylerini mi? Takvim yaprağından öğrendiklerimizi mi? Neyi öne alı-yoruz? Neleri kalkan yapıyoruz da, “bizim dünyamız bize yeter be peygamber! Sen yine git kendine bir başkasını bul! Biz şu anda çok meşgulüz! Bizim okuyacak çok kitaplarımız var! Sen kendine daha az meşgul olanları bul!” diyoruz.