Nûh Suresine Dön

Nûhنوح

2. Ayet

2Nûh Suresi

قَالَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ي لَكُمْ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۙ

Demişti ki: “Ey kavmim! Hiç şüphesiz ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

2. “O da şöyle söyledi: “Ey Milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım” İfadeye dikkat ediyor musunuz? Ne diyor Nuh (a.s)? “Ey kavmim! Ey milletim! Ey benim kavmim! Ey benim olan, benden olan kavmim! Ey babam! Ey anam! Ey çevrem!” diyor. Anlıyoruz ki Hz. Nuh işi ciddiye alıyordu, işi sıkı tutuyordu. Allah’ın elçisi işe iki elle sarıldı yarım elle tutmadı. “Hişt! Ey insanlar! Ey filanlar, ey falanlar!” diyerek işi geçiştirmeden yana olmadı Allah’ın elçisi. “Ey benim kavmim! Ey benden olanlar!” diyerek ciddiyetini ortaya koyuyordu. Öyleyse tıpkı onun gibi görevlendirilmiş olan, onun yolunu takip etmekle görevli olan bizler kavmimize ne diyeceğiz? Onlara yaklaşırken, onlara din duyururken, onları Allah’ın âyetleriyle uyarmaya başlarken tıpkı önderimiz, örneğimiz gibi diyeceğiz ki, “ey kavmim! Benim kavmim! Ey benden olanlar! Ey benim bir parçam olanlar! Ey babam! Ey anam! Ey milletim! Ey arkadaşlarım! Ey akrabalarım!” Böylece bir taraftan işe iki elle sarıldığımızı, bunu kendimize iş edindiğimizi, dert edindiğimizi ortaya koyarken diğer taraftan da onlara değer verdiğimizi, onları insan yerine koyduğumuzu ihsas ettirmeliyiz. Öyle değil mi? O baba ne kadar kötüyse de senin baban! O ana ne kadar istenilenden uzaksa da senin anan! O hanım ne kadar söz dinlemiyorsa da senin karın! O çocuk ne kadar huysuz, ne kadar hoyratsa da senin çocuğun! O insan ne kadar İslâm dışı bir hayatın adamıysa da, ne kadar Kitap ve sünnetten uzak bir hayat yaşıyorsa da senin milletin, senin toplumun, senin arkadaşın! Öyleyse bu insanlara yaklaşırken, “oğlum! Kızım! Karım! Komşum! Eşim! Dostum! Amirim! Memurum! Müdürüm! Patronum!” diyecek ve konuyu kendine iş edinecek, dert edineceksin. Bileceksin ki bu iş senin işin. Bu iş senin ilk işin, son işindir. Allah’ın elçisi, “ey kavmim” dedi: “Ey kavmim! Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım! Ben eğri büğrü demiyorum! Yamuk yumuk konuşmuyorum! Dolambaçlı söylemi-yorum! Size açık ve net söylüyorum!” “Ben size apaçık bir uyarıcıyım,” diyor Allah’ın elçisi. Öyleyse bizler de açık uyaralım insanları. Dolambaçlı yollar yerine açık ve net olalım. Allah’ın dinini açık ve net ortaya koyalım. Allah’ın elçileri dini çok açık ve net ortaya koydular. Dini açık olarak anlatmayı şöyle anlamaya çalışıyoruz: Dini açık anlatmak demek, dini Allah ve Resûlü’ne anlattırmak demektir. Dini Kur’an ve sünnete anlattırmalıyız. İnsanları uyarırken Allah’ın â-yetleri ve Resûlullah’ın hadisleriyle uyarmalıyız. Direk âyet ve hadislerle uyarmalıyız. Çünkü dini en güzel anlatan Allah ve Resûlü’dür. Bir de uyarırken, dini anlatırken Allah ve Resûlü’ne raci anlatmalıyız. “Bu-nu ben değil Allah ve Resûlü istiyor, ben değil Allah ve Resûlü söy-lüyor,” diyerek anlatmalıyız. Dini, doğrudan dinin kaynaklarıyla ortaya koymalıyız. Meselâ adam tiyatroyla din anlatmaya çalışıyor, şiirle, gazeteyle, dergiyle, radyoyla, televizyonla din anlatmaya çalışıyor. Bildiğim o ki bunların hiçbirisi açık ve net anlatım değildir. Çünkü din anlatımında muhatap karşımızda olmalı ve muhatabın dünyasına inebilmeliyiz. “Put onu dikene kırdırılır” diye bir söz vardır. Peygamberimizin Kâbe’deki putları onları dikenlere kırdırmasının yansıması olarak şunu da ifade edebiliriz: İnsanların kafalarındaki, içlerindeki putları açığa çıkarıp onları kendilerine kırdırmak için, din ancak sözlü anlatılır, yazılı anlatılmaz. Çünkü bir adamla karşılıklı konuşacaksın, adam içindekileri mecburen dökecek, konuştukça açığa çıkaracak, o açığa çıkardıkça da siz onun müşahhas hale getirdiği putunu ona kırdıracaksınız. Yani kendisi bizzat onu kabullenecek, ondan sonra da değiştirecek bu işi. Yazmanın hiç faydası olmaz anlamına değil bu. Ama nihaî hedef, hani savaşta sonuç piyadenin olduğu gibi, bu iş de ancak konuşmakla olacaktır diyorum. Allah’ın elçilerinin tamamı bu metodu benimsemişler, muhataplarına giderek bizzat onları dille uyarmışlardır. Biliyoruz ki Peygamberler dinlerini şiirle anlatmaz, karikatür çizmezler, mesajlarını tiyatro çizerek ortaya koymazlardı. Veya dergiler, sayfalar, nesirler şeklinde dolambaçlı yollarla dini ortaya koymazlardı. Bir de uyarının iki veçhesi olduğunu biliyoruz: Cennet, cehennem. Ama biliyoruz ki bu uyarılar, Nuh’un (a.s) ilk çağa ait uyarılardır. Hz. Adem’le başlayan insanlık tarihini ikiye ayırıyoruz. 1- Hz. Adem’den (a.s), Hz. Mûsâ (a.s) döneminde Firavun’un suda gebermesi dönemine kadar ki zamandır ki, bu zamana ilk çağ denir. 2- Ondan sonra da Rasûlullah dönemine kadardaki döneme de ikinci çağ diyoruz. İşte diyoruz ki Nuh’la (a.s) gerçekleşen bu uyarılar ilk çağa ait uyarılardır. Bir de bu ilk çağdaki insanları ilgilendiren bir azab dönemi daha vardır ki, toptan helâk olma dönemidir bu dönem. “Azaptan uyarıyorum sizi!” Neymiş bu azap? Sonradan öğreniyoruz ki su da boğulmaymış bu azap.