Nûh Suresine Dön

Nûhنوح

9. Ayet

9Nûh Suresi

ثُمَّ اِنّ۪ٓي اَعْلَنْتُ لَهُمْ وَاَسْرَرْتُ لَهُمْ اِسْرَارًاۙ

“Sonra muhakkak onlara (davetimi) ilan ettim. (Bazen de) iyiden iyiye gizledim. (Her biriyle ayrı ayrı özel olarak konuştum.)”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

8-9. “Sonra, doğrusu ben onları açıkça çağırdım. Sonra onlara açıktan açığa, gizliden gizliye de söyledim.” Allah’ın elçisi diyor ki: “Sonra onları yine dâvet ettim. Gizli söyledim, aleni söyledim. İnsanların içinde uyardım, kimsenin göremeyeceği bir tenhada anlattım. Belki insanlardan utanır da kabullenir diye aleni, insanların ortasında söyledim, belki izzeti nefsine dokunur diye tenhada söyledim. Dâvetin her şekliyle uyardım onları.” Öyleyse onun yolunun yolcuları olarak bizler de çevremizdekileri sürekli uyaracağız. Gece-gündüz anlatacağız, düğünde, nişanda anlatacağız, aleni, sırrî anlatacağız, sürekli insanlara vahyi anlatıp on-ları uyaracağız. İnsanları Allah’a kulluğa ve cennete kazandırabilmek için, onların cehennem yollarına barikatlar koyabilmek için elimizden ne geliyorsa yapacağız. Gerekirse hediye vereceğiz, para vereceğiz, işlerini görüvereceğiz, ziyaretlerine gideceğiz, yüzlerine gülümseyeceğiz, acı söyleyeceğiz, tatlı söyleyeceğiz, ikram edeceğiz, dâvet edeceğiz, ölümlerinde bulunacağız, doğumlarında yanlarında olacağız, kazandıkları zaman gideceğiz, kaybettikleri zaman gideceğiz, sevinçli günlerinde, üzüntülü günlerinde yanlarında olmaya ve onlara bir şeyler duyurmaya çalışacağız. Yazın gideceğiz, kışın gideceğiz ve karşımıza çıkan her fırsatı değerlendirmeye çalışacağız inşallah. Birine anlattık, “anlattık, bitti” demeyeceğiz. “Ben buna on kere anlattım, yüz kere anlattım, artık benim işim bitti, benim görevim bitti” demeyeceğiz. Meselâ bir adama on yıl anlatmışsak, on birinci yılın içinde adam farklı bir konuma gelmişse, o ana kadar adamın başına hiç gelmemiş bir durumla karşılaşmışsa, bizi dinleyebilecek bir duruma gelmişse, bir daha gideceğiz. Meselâ adam bizim anlattığımız on yıl içinde hiç evlenmemişti, on birinci yılın içinde evlenecek bir konuma gelmişse, babası ölmüşse, bir çocuğu dünyaya gelmişse veya bir ev sahibi olmuşsa hemen bir daha gideceğiz, çünkü belki de bizi dinleyebilecek bir durumunu yakalamış olabileceğiz. “Biz ona anlattık, görevimiz bitti” demeyeceğiz asla. Bakın Araf sûresinde böyle diyenleri kınamak üzere Rabbimiz şunu anlatır: “Aralarından bir topluluk: “Allah’ın yok edeceği veya şiddetli azaba uğratacağı bir millete niçin öğüt veriyorsunuz?” dediler. Öğüt verenler: “Rabbimize hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir, belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar” dediler.” (A’râf 164) Konu şu: Deniz kenarında İsrâil oğullarından bir topluluk yaşamakta ve bunlardan bir grup Allah’a verdikleri sözlerini bozarak günâha gidiyorlar, ikinci bir grup kendileri günâh işlememekle beraber, “beni sokmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığıyla hareket ederek günâhkârları uyarmaktan vazgeçiyor. Üçüncü bir grup da günâhkârları uyarmaya, onları bu işten vazgeçirmeye çalışıyorlar. Beriki Müslüman grupla bunlar arasında geçen bir diyalogu anlatıyor Rabbimiz. Evet bu iki grup arasındaki diyalog budur: “Allah’ın kendilerini helâk edeceği ve şiddetle azaba uğratacağı bu insanlara niçin nasihat ediyorsunuz?” demişlerdi. “Yani bu Allah’ın kalplerini mühürlediği, Allah’ın kendilerine azap edeceği bu insanları neden uyarıyorsunuz? Adam olmayacakları kesin belli olan bu adamları uyaracağız diye niye zaman tüketiyorsunuz? Niye yoruyorsunuz kendinizi? Niye vaaz ediyorsunuz bu adamlara? Bunlar adam olmaz! Bunlar yola gelmez! Boşuna niye uğraşıyorsunuz?” demişlerdi de bakın öteki Müslümanlar şöyle diyorlardı: “Rabbinize karşı bir mâzeretimiz olsun, bir de belki sakınırlar diye biz onlara nasihat ediyoruz,” dediler. Yarın Rabbimize karşı bir mâzeretimiz olsun diye bunu yapmaya devam ediyoruz! Yarın Rabbimiz: “Ey kullarım! Yanı başınızda günâh işleyen insanları görüyordunuz da ne yaptınız? Onları uyardınız mı? Onlara hakkı duyurdunuz mu?” diye sorduğu zaman: “Evet ya Rabbi, sen şahitsin ki biz vazifelerimizi yaptık!” diyebilelim diye bunu yapıyoruz, bir de “belki bugün olmazsa yarın adam olurlar! Bugün din-lemezse yarın dinlerler diye bunu yapıyoruz!” diyorlar. Elimizde bir liste yok ki! Kimler adam olacak, kimler olmayacak? Kimlerin kalbi mühürlenmiş, asla yola gelmeyecek, Kimler de yarın dönecek? Bunu bilmiyoruz ki! Onun için belki adam olurlar diye bu görevi yapmaya devam ediyoruz, dediler. Çünkü Rasûlullah’ı öldürmeye giden Ömer’in dirileceğini kim bilebilirdi? Nerden bilebilirsiniz ki Ebu Süfyan yirmi yıllık bir uğraşının sonunda Müslüman olacaktı? Öyleyse hele bir uğraşalım, hele bir çabalayalım, belki adam olurlar, diyorlardı. Biz uğraşalım belki de en zalim, en kâfir insanların içinden samimi Müslümanlar çıkacaktır. Bir de diyorlardı ki uğraştık, uğraştık farz edelim ki sonunda bunlar adam olmazlarsa bile biz kendimiz adam oluruz. Bugün, “yahu bırakıver bu vaaz ve nasihati! Senden başka adam yok mu?” diyenlere bunu söylemek zorundayız işte. “Bunlar adam olmasalar bile adam olmak için bu görevimize devam ediyoruz” diyelim inşallah. Çünkü eğer bir toplum içinde kötülükler işleniyorsa, zulümler, günâhlar, ahlâksızlıklar işleniyorsa, unutmayalım ki sadece o toplum içindeki günâhkârları değil, toplumun öteki üyelerini de hesaba çekecektir Rabbimiz. Birilerine niye bu günâhları irtikap ettiniz, ötekilere de niye bu insanları uyarmadınız? Neden onlara Allah’ın âyetlerini duyurmadınız? Neden onları İslâm’la tanıştırmadınız? Neden onlara cenneti ve cehennemi anlatmadınız? diye hesap soracaktır. Rabbimi-zin bu suali ve sorgulaması karşısında, “ya Rabbi sen şahitsin ki ben bana düşeni yapmıştım, ben elimden geldiği kadar bu insanları uyarmıştım, becerebildiğim kadarıyla bu insanlara senin kitabını duyurmuştum” diyebilecek duruma gelmek zorundayız. Rabbimiz huzurunda mazur hale gelmek zorundayız, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Sonra şunu da unutmamalıyız ki, bizim görevimiz zorla bu in-sanları Müslümanlaştırmak, bu insanların kalplerine zorla İslâm’ı sok-mak değildir. Bizim böyle bir sorumluluğumuz yoktur. Bizim görevimiz bildiğimiz Allah âyetlerini bu insanlara ulaştırmak ve bu insanları Allah’ın âyetleriyle uyarmaktır. Bu işi yaparken de evvel emirde kendi sorumluluğumuzu yerine getirmektir. Bunun içindir ki, dikkat ediyorsanız Rabbimiz âyet-i kerîmesinde bu mâzeret konusunu öne almış, bu adamların yola gelmesi konusunu daha sonra zikretmiştir. Biz, bize düşeni yaptığımız zaman Allah’ın yasalarına göre biz mazur olacağız. Çünkü biliyoruz Allah’ın nice kutlu elçileri vardır ama yanında kendisine iman etmiş tek insan bile yoktur. Meselâ işte burada anlatılan Allah’ın kutlu elçisi Nuh (a.s), 950 sene insanları Hakka dâvet e-dip büyük eziyetlere göğüs gerdiği halde yine de çevresindekileri Müslüman edememiştir. Ama ne gam, onlar yapmaları gerekeni yap-mışlar ve Rabbleri katında mazur sayılmışlardır.