37. “Bunları ne ticaret ve ne de alışveriş Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkor. Bunlar, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.” İşte böylece Allah’ın nûruyla nûrlanmış, Allah’ın hidâyetiyle kalpleri dolmuş, kalplerinde, evlerinde sadece Allah’ın emirleri yaşanan erler var ya, ne bir ticaret, ne de bir alışveriş onları Allah’ın zikrinden, Allah’ın kitabından, Allah’ın nûrundan alıkoyamaz. Allah’ın istediği namazı Allah’ın istediği gibi ayağa kaldırmaktan hiçbir şey onları alıkoymaz. Allah’la diyaloglarını hiçbir şey engelleyemez. Bedenleri konusunda Allah’ın istediklerini uygulamaktan, bedenlerini, azalarını Allah’ın istediği yerde kullanmaktan hiçbir şey onları alıkoymadığı gibi, malları konusunda da Allah’ı söz sahibi bilmekten, mallarının zekâtını vermekten hiçbir şey onları engelleyemez. Yâni zikrin, kitabın istediği bir hayatı yaşamaktan hiçbir şey onları engelleyemez. Evet kalpleri vahye çırağlık yapan o Allah erleri öyle kimselerdir ki ne ticaret, ne para pul, ne dünya hesabı, ne altın gümüş hesabı, ne ev bark, ne dükkan tezgah hesabı onları Allah’ı gündeme almaktan, Allah’ı yüceltmekten, Allah’ın istediği bir Müslümanlık hayatını yaşamaktan, Allah’la, Allah’ın kitabıyla beraber olmaktan, Allah’la bil-gilenmekten, Allah’la şereflenmekten hiçbir şey alıkoyamaz. Yine on-lar hangi şart altında olurlarsa olsunlar asla namazı ikâmeden vazgeçmezler. Namaz ve zekâta özdeş bir hayat yaşamaktan asla taviz vermezler. Namazın ve zekâtın egemen olduğu bir dünyayı yaşamaktan asla vazgeçmezler. Namaz sayesinde Allah’la diyalogu gerçekleştirirler, namazla Allah’tan vahiy alırlar ve aldıkları bu mesajı Allah kullarına ulaştırmanın kavgasını verirler. Namaz ve zekâtla toplumsal problemleri çözmeyi hedeflerler. Allah’ın verdiklerini kardeşleriyle paylaşmayı he-deflerler. Ne bedenlerini, ne de mallarını sadece kendileri için harca-yarak bencillik etmekten uzaktır onlar. Zamanlarını, imkânlarını, be-denlerini, mallarını Müslüman kardeşlerinin, insanlığın hizmetine vakf ederler onlar. Böyle tüm dünya insanlığının parmakla işaret ettiği, işte Müslüman budur dedikleri, Allah’a kulluğun sembolü olmuş insanlar olurlar. İşte Allah’ın nûru, işte Allah’ın bir önceki âyette anlattığı teş-bihin canlı örneği diyecekleri, doğruyu, hakkı kendilerinden görecekleri insanlardır onlar. Bunlar kendileri yemez başkalarına yedirirler. Kendileri giymez başkalarına giydirirler. Başkalarının oğullarını, kızlarını aynen kendi oğulları gibi değerlendirip onları da eğitmenin, onları da cennete götürmenin derdini taşırlar. Hayatlarında bencillik, hodfu-ruşluk yoktur. Sadece Rablerinin rızasını düşünürler. Evet hiçbir şey, hiçbir ticaret, hiçbir dünya meşgalesi onları Allah’ın istediği gibi kitapla beraber olmaktan, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini gündemde tutmaktan, namazı ikâme etmekten ve zekâtı vermekten alıkoyamaz. Peki acaba bu Müslümanlar hiç mi ticaretle uğraşmazlar? Rızık dertleri hiç mi yoktur? Dükkanlarını tezgahlarını tamamen kapatmışlar mıdır? Öyleyse nasıl zekât verebilecek bu adamlar? Hayır işleri de vardır, dükkanları tezgahları da vardır belki, ama Allah’ın hakkını yerine getirmeleri konusunda ne işleri, ne ticaretleri asla engel değildir. Onlar öyle bir günden korkarlar, ürkerler ki o gün kalplerin ve gözlerin döndüğü bir gündür. O günün dehşetinden kalpler ve gözler tepe taklak gelecek, allak bullak olacak. İşte böyle bir günden tir tir titrerler. Böyle bir günü iki kaşlarının arasında hisseder, kıyâmet, hesap kitap elde bir derler ve hayatlarını bu inanca bina ederler.