14. “Gerçek dua ve ibadet ancak Onadır. O'ndan başka çağırdıkları putlar kendilerine hiç bir cevap vere-mezler. Durumları suyun ağzına gelmesi için avuçlarını ona açmış bekleyen adamın durumu gibidir. Hiçbir zaman suya kavuşamaz. İşte kâfirlerin yalvarışı da böyle, boşunadır.” Gerçek çağrı, gerçek dua, gerçek ibadet, gerçek kulluk Allah’adır, Allah’a yapılır, Allah’ın hakkıdır. Çünkü kulluğa, itaate, ibadete lâyık sadece Odur. Çünkü çağrıya, duaya icabet edecek olan sadece Odur. Onun berisinde çağrılanlar, kendilerine dua edilenler asla duymazlar, asla çağrılarına icabet edemezler. Allah’ı bırakıp da O’nun berisinde başkalarını çağıranlar, başkalarına dua edenler, Allah’tan başkalarını çağrıştıranlar, hayat problemini Allah’tan başkalarına arz edip onların çözüm önerilerine başvuranlar, Allah berisinde bir kısım yapay tanrıların ve tanrıçaların kapısında çözüm dilenenlerin durumu aynen şuna benzer: Ağızlarına suyun gelmesi için avuçlarını ona doğru açmış bekleyen kimsenin durumu gibidir. Onlar bu durumda hiçbir zaman suya ulaşamazlar. İşte kâfirlerin duaları, yalvarıp yakarmaları aynen böyle boşunadır, beyhudedir. Kur’an-ı Kerîmin pek çok yerinde bu konu anlatılır. Yeryüzün-de hiçbir şey yaratmaya güç yetiremeyen, kendi varlıkları konusunda bile Allah’a muhtaç olan, yoku var etmeye, varı yok etmeye, fayda sağlamaya ve zararı def etmeye kadir olmayan bir kısım âciz varlıklara dua eden, onları imdada çağıran, onlara kulluk eden kimselerden daha akılsız ve daha zalim bir kimse düşünülemez. Allah’ı bırakıp da böyle dualarını bile duyamayacak, kendilerine icabet edemeyecek, kendilerinin imdadına yetişemeyecek varlıklara dua eden kimselerden daha şaşkın, daha sapık kim olabilir? Çünkü bu varlıklar onların dualarından, çığırtkanlıklarından gafildirler. Onlar ne hakkıyla işitebilirler ne de icabet edebilirler. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten ve bilen sadece Allah’tır. Peki ne demektir hakkıyla işitmek? Ne demektir çağıranın çağrısına icabet etmek? Hakkıyla işitmek demek, işittiğine icabet edebilmek demektir. Hakkıyla işitmek işittiğinin derdine derman olabilmek onun imdadına yetişmek, onun problemini çözümlemek demektir. Allah, işittiklerine icabet etmek üzere işitir. Çağıranın elinden tutup onun derdine derman olmak üzere işitir. Allah’tan başka hiç kimse işittiklerinin imdadına yetişemez. Bu kâfirlerin Allah’ı bırakıp da O’nun berisinde kıyâmete kadar kapılarını dövdükleri bu âciz varlıkların onlara hidâyet sunmaları, onlara yol göstermeleri, onlara reçeteler sunmaları, onların dertlerine derman olmaları, problemlerini çözümlemeleri mümkün değildir. Kıyâmete kadar onları Hakka ulaştırmaları mümkün değildir. İstedikleri kadar bu zalimler onların önünde eğilip onlardan yardım beklesinler. İstedikleri kadar onları Rab bilip onlardan hayat programı istesinler. Aman bizi kurtarın! Aman bize güzel yasalar yapıp bizi sahil-i selâmete çıkarın! Bizim ekonomik problemlerimizi çözüverin! Bizim eğitim sorunlarımızı hallediverin! diyerek istedikleri kadar onlara yalvarıp yakarsınlar. Kıyâmete kadar bir fayda sağlamaları mümkün olmayacaktır. Çünkü isteyenler de zayıf isteneler de âcizdir. İsteyenler de kul, istenenler de kul. Bu durumda onların Hakka ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır. Öyle değil mi? Hani şu ana kadar bu âciz insanlardan han-gisinin insanlığa sunduğu sistem, hangisinin insanlığa sunduğu re-çete insanları huzur ve sükuna kavuşturabilmiştir? Dünya açısından bu böyle olduğu gibi âhiret açısından da böyledir. Dünyada bir fayda sağlayamadıkları gibi âhirette de insanları Allah’ın azabından kurtaramayacaklardır bu varlıklar. İşte görüyoruz bu âcizlerin elinde dünyamız kan gölüne döndürülmüştür. Tarih boyunca, dün ve bugün kâfirlerin, müşriklerin Allah’ı bı-rakıp da kendilerine dua ettikleri varlıklar üç kısımdır. Birincisi ruhsuz, şuursuz, cansız, putlardır. Taştan, tunçtan yapılmış cansız camitlere dua edip yalvarırlar. İkincisi daha önceki dönemlerde yaşamış Allah’ın kutlu elçileri ve Allah’ın sâlih kullarıdır. Üçüncüsü de yine geçmişte yaşamış, sapmış, sapıtmış ve sapıklığı kendilerine din edinmiş, yol edinmiş ve kendileri saptıkları gibi Allah kullarını da saptırmak için çırpınmış, binlercesini Allah’a kulluktan çıkarmış, tâğutlar, sapıklar ve saptırıcılar olarak dünyadan göçüp gitmiş olan insanlardır. Birinci sırada yer alan putların, cansız varlıkların ne kendi varlıklarından ne kendilerine dua edip yalvaranların dualarından haberleri yoktur. Bunlar zaten duymayan, duygulanmayan cansız varlıklardır. İkincilere yâni Allah’ın kutlu peygamberlerine gelince ve de daha önce yaşamış vefat etmiş Allah’ın sevgili, sâlih kullarına gelince, aslında bunlar yaşadıkları dönemde Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk etmiş ve insanları sadece kendi yollarına, kendi kulluklarına, Allah’a kulluğa çağırmış kimselerdir. Tüm hayatlarında bunun mücâdelesini vermiş insanlardır. Allah’ın bu sâlih kulları da vefatlarından sonra kendilerine yapılan duaları duymazlar, duyamazlar. Duymazlar çünkü vefat etmiştir onlar. Duymazlar çünkü duyurmaz Allah onlara bunu. Bu zalimlerin, bu akılsızların bu densizlerin densizliklerini duyurarak Allah üzüntüye sevk etmez bu sâlih kullarını. Bu zalimler tarafından kendilerinin putlaştırıldıklarını ve hayatları boyunca savundukları dâvânın tamamen aksine kendilerine ibadet edildiğini duyurarak bu kutlu kullarını üzmez Rabbimiz. Çünkü bunlar hayatları boyunca sadece Allah’a kulluk yap-mışlar, hayatları boyunca sadece Allah’a dua etmişler, isteyeceklerini sadece Allah’tan istemişler, hayatları boyunca tevhide inanmışlar, tevhidi yaşamışlar ve çevrelerindeki insanları sadece buna çağırmışlardır. Bir ömür boyu çırpındıkları ve uğrunda şehit düştükleri dâvâlarının kendilerinden sonra gelen zalimler ve cahiller tarafından ne hale getirildiğini göstererek onları asla üzmez Rabbimiz. Üçüncü gruptakilere gelince yâni geçmişte kendileri sapmış ve insanları saptırmış insanlara gelince bunlar zaten yaşadıkları pis hayatın cezası olarak, suçlu kimseler olarak Allah katında beklemektedir. Ve geberip gittikleri andan itibaren dünyadan hiç bir haber ulaş-maz onlara. Hem dünyadaki haberleri ulaştırarak sâlih kullarını üzmediği gibi bu zalimlerin de orada sevinmelerini sağlamaz Allah. Yâni bazen bu alçakların yaşadıkları dönemde savundukları sapıklıklar kendilerinden sonra gelen insanlar arasında yaygınlaşmış ve zâhiren zafere ulaşmış olabilir. Allah kendilerinin saptırdıkları haleflerinin yay-gınlaştırdıkları bu sapıklıkları onlara haber vererek onların dâvâlarının galibiyetini göstererek onları asla sevindirmez. Evet kâfirlerin duaları boşunadır. Sağanak bir yağmurda ellerini tamamıyla açmış bir kimsenin suya ulaşmasına benzer bu adamların durumu. Sicim gibi yağmur yağmaktadır ama adam iki avucunu da tamamen açtığı için suya ulaşma imkânı bulamamaktadır. Kâfirlerin müşriklerin durumları da aynen buna benzemektedir. Çünkü onlar Allah’a dua edip yalvarmamaktadırlar. Problemlerini Allah’a arz etmemektedirler. Problemlerini Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine havale etmemektedirler. Tüm hayat programlarında Allah’ın çözüm önerilerine müracaat etmiyorlar. Dilekçeyi yetkiliye vermiyorlar.