22,24. “Onlar, Rab’lerinin rızasını dileyerek sabrederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizlice ve açıkça sarf ederler; iyilik yaparak kötülüğü ortadan kaldırırlar; işte onlara bu dünyanın iyi sonucu, girecekleri Adn cennetleri vardır; babalarının, eşlerinin, çocuklarının iyi olanları da oraya girerler. Melekler her kapıdan yanlarına girip: “Sabretmenize karşılık size selâm olsun; burası dünyanın ne güzel bir sonucudur!” derler.” Onlar Rab’lerinin hatırına sabrederler. Rab’lerinin hatırı için her şeye göğüs gerip direnirler. Rab’lerinin rızası için dayanırlar, direnirler. Yaptıklarını ve yapmayıp terk ettiklerini sadece Rab’lerinin hatırı için yaparlar. Bıkmazlar, usanmazlar. Ama bunu da Rab’leri için yaparlar. Sabretmelerinin sebebi de sadece Rab’lerinin veçhidir. Yâni sabırlı ol-maları, dayanıp direnmeleri çaresizliklerinden dolayı değil, güçsüzlüklerinden dolayı değil, insanlar hoş görsünler diye değil, insanların alkışına ulaşmak için değil, Rab’leri öyle istediği için yaparlar bunu. Sabırlarının dayanağı sadece Allah’tır. Allah’a dayanırlar ve yürürler. En uygunsuz, en namüsait şartlar altında bile Rab’lerinin istediğine yönelip geri adım atmazlar onlar. Allah var başkasına gerek yok derler. Eh efendim âlim yok, fazıl yok, para yok, pul yok, ekono-mik gücümüz yok, dergi yok, cemaat yok, cemiyet yok! bu durumda biz ne yapabiliriz? demezler asla onlar. Ah şunlar, şunlar bir olsa de-mezler. Allah var ya; tamam müslüman olmalıyız. Allah var ya; ne ya-pacaksak yapalım derler. Öyle değil mi Allah aşkına? Rabbimiz var mı? var. Öyleyse Rabbimiz ne dedi? Rabbimiz ne istedi? Rabbimiz nasıl istedi? Rabbimiz nasıl hükmetti? biz başkasına değil sadece O’na bakacağız. Sadece O’nu dinleyecek ve başkasına bakmayaca-ğız. Rabbimizin isteklerine sabredecek, direnecek, dayanacak ve her şart altında yolumuza devam edeceğiz, kulluğumuza devam edeceğiz. Belâlara sabır, musîbetlere sabır, küfrün amansızlığına, küfrün enginliğine derdin çokluğuna, çevredekilerin ilgisizliğine, veya yakınların ihanetine, mü'minlerin cehaletine, veya toplumsal cinâyetlere rağmen mü'min sabretmek durumundadır. Her şeye rağmen mü’min Allah’a kulluk yolunda tökezlemeden yoluna devam etmeyi becerebilmelidir. Tüm insanlık karşımıza geçip alkışlasa, ya da tüm dünya bize düşman kesilip yuhâlâsa da Allah’ın istediği biçimde yapacağımızı yine yapmaya, yolumuza yine devam etmeye bakalım. Allah ne dediyse yapmaya, ne demeydiyse de yapmamaya çalışalım. Şımarmayalım, ya da korkup vazgeçmeyelim. Allah için sabredelim. Yine onlar namazı da ikâme ederler. Namazı ayağa kaldırırlar. Yâni o mü’minler kitapla beraberliklerinin, kitaba sarılmalarının, kitaptan mesaj almalarının pratikteki ilk eylemi olarak namazı ikâme ederler. Salât aslında yöneliş demektir. Öyleyse insanın bütün varlığıyla, içiyle dışıyla Rabb’ine yönelişinin, Rabb’ine ait oluşunun adıdır namaz. İşte o mü’minler namazlarını ayağa kaldırarak bunu gerçekleştirirler. Tüm hayatlarıyla, geceleriyle-gündüzleriyle, mallarıyla-ticaret-leriyle, oturmalarıyla-kalkmalarıyla, yemeleriyle-içmeleriyle Allah’a yönelirler, Allah’a teslim olurlar. İkâme de doğrultmak, ayağa kaldırmak demektir. Namazın ikâmesi de hayatın namazla doğrultulması demektir. Kişinin imanıyla doğrulması, imanını ayağa kaldırması, inancıyla ayağa kalkması ve hayatını iman kaynaklı yaşamaya karar vermesi demektir. İşte onlar bunu beceren insanlardır. Yine namaz Allah’la buluşmak demektir. Namaz Allah’la ko-nuşmak, Allah’la sözleşmek demektir. Onun kelâmıyla, bizzat onunla sözleşmek demektir. O sözlere göre bir hayat yaşayacağına söz ver-mek demektir. Namazla özdeş bir hayat yaşamaya, namaza endeksli bir hayat yaşamaya, hayatı düzenleyecek bir namaz kılmaya sözleşmek demektir. Hukuka etkili, eğitime etkili, ekonomiye etkili, kazanmaya harcamaya ve tüm hayat birimlerine etkili bir namaz kılmaya ve bunun gereği olarak da namazda alınan mesajla hayatı düzenlemeye sözleşmek demektir. Elbette böyle bir namaz kılabilmek için de kitaba sımsıkı sarıl-mak gerekmektedir. Kitabı bir an bile elimizden düşürmememiz, onunla oturup onunla kalkmamız, onu hayata tatbik etmemiz gerekmektedir. İşte o mü’minler böyle bir namaz kılarak tüm bedenlerinde, tüm hayatlarında Allah’ı söz sahibi kabul ettiklerini, Onun istediği bir hayatı yaşamaya doğrulduklarını ortaya korlar. Sonra onlar gizli ve açık, sırri ve aleni olarak kendilerine verdiklerimizden infak ederler. Allah kendilerine ne vermişse onu Allah kullarıyla paylaşma kavgası verirler. Kur’an-ı Kerîmde Rabbimiz nerede namazdan söz etmişse infakla birlikte anlatmaktadır. Çünkü infak malî bir kulluktur, namaz ise bedenî bir kulluktur. İnfak, zekât toplumsal bir kulluk, namaz ise bireysel bir kulluktur. Veya namaz Allah’la diyalogdur, infak da namazla aldığımız bu mesajın topluma indirgenmesidir. İşte o mü’minler namazla bireysel kulluklarını, infakla da toplumsal kulluklarını Allah’ın istediği şekilde icra ederler. Yâni namazla Allah’ın bedenlerine karıştığını ortaya koyarlarken, infakla da mallarında Allah’ın söz sahibi olduğunu ortaya koyarlar. Namazla Allah’tan mesaj alırlar, infakla da bu mesajı Allah kullarına duyurarak müslü-manlıklarını kardeşleriyle paylaşmanın, imanlarını, teslimiyetlerini Allah kullarına ulaştırmanın kavgasını verirler. Ve yine onlar kötülüğü iyilikle defederler. Kötülüğü iyilikle savarlar. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezler. Kötülük en hafif, en iyi nasıl defedilecekse, nasıl bertaraf edilecekse öylece bertaraf ederler. Bu konuda bu âyetleri en güzel bir şekilde anlayan ve bu âyetler istikâmetinde bir hayat yaşayarak kendisine kötülük yapmaya çalışanlara bile iyilik yapmaya, kötülerin kötülüklerini iyilikle savuşturmaya çalışan örneğimiz ve onun pırlanta ashabının örnek hayatlarını iyi bilirsek Rabbimizin bu isteğini çok güzel bir şekilde uygulama imkânı bulabiliriz. Yeryüzünde mü’minler olarak kendi varlığına şahitler olmamızı isteyen Rabbimiz bu âyetleriyle bizden iyilik taraftarı olmamızı, iyiliğe sahip çıkmamızı, kötülüğü iyilikle defetmemizi, kötülük yapanlara iyilik yapmamızı emrediyor. Öyleyse bizler yeryüzünde Allah’ın varlığının şahitleri olarak, iyiliğin temsilcileri olarak hep iyilikten yana olacağız. Bizler bize kötülük yapmadan yana olanlara iyilikten yana tavır belirleyeceğiz. Hep aftan yana olacağız. Bize kötülük yapan kimselere karşı kötülük yap-ma imkânına sahip olduğumuz halde kötülük yapmayacağız. Kötülük yapana kötülükle mukabelede bulunmamak ihsandır. Hattâ kötülük yapanlara karşı kötülükle mukabelede bulunmadığımız gibi bir de üstelik onlara iyilikte bulunmamız mesajımızın gönüllere nüfuzunu sağlayacaktır. Bizim bu ihsanımız karşısında en zalim insanlar, en katı kalpliler bile eriyecek ve sonunda bize düşmanlık besleyen insanların bize ve dâvâmıza sıcak bir dost olduğunu göreceğiz. Çünkü Allah’ın Resûlü öyle buyuruyor. Dün sizi yok etmek isteyen zalimlerin yarın sizin dâvânıza gönül verdiğini göreceksiniz. Meselâ böyle gözü dönmüş, gemi azıya almış size kötülük yapmak isteyen birine karşı o anda söylenecek güzel bir söz, tatlı bir tebessüm, sakin bir konuşmanın o anda birden bire ortamı değiştiriverdiği, kötülük yapmak isteyenin bile utanarak bu kötülükten vazgeçtiği çok görülüştür. Öyleyse daha büyük kötülüklere fırsat vermemek, daha büyük felâketleri tevlid etmemek için kötülük karşısında kötülüğü değil kötülük karşısında iyiliği tercih etmeliyiz. Tüm kötülükleri iyilikle savuşturmak zorundayız. İşte böyle olanlara, böyle yaşayanlara, vahiyle böyle birliktelik kurarak yaşayanlara bu dünyanın en iyi sonucu ve öbür tarafta da girecekleri Adn cennetleri vardır. Babalarının, eşlerinin, çocuklarının iyi olanları, sâlih olanları da oraya gireceklerdir. Melekler her kapıdan onları karşılayıp, her bir kapıdan onların yanlarına girip şöyle diyecekler: Sabretmenize karşılık size selâm olsun; burası dünyanın ne güzel bir sonucudur! Evet o mü’minler kendileri cennetlere girdirildikleri halde akrabaları da cennete girdirilecek. Yâni meselâ adam kendisi cennette olduğu halde, halde babası, anası, karısı, kızı başka cennetlerde, başka yerlerde, başka makamlarda olabilir. Bu durumda sevdiklerinden ayrılık mü’mini sıkabilir. Halbuki Rabbimiz cennette mü’minleri üzebilecek her şeyi kaldırmıştır. Cennette kulları sıkıntıya sokabilecek, orada huzuru kaçırabilecek hiçbir şey yoktur. Orada sadece huzur vardır, sükun vardır, mutluluk vardır. İşte babalardan, analardan, kocalardan, kadınlardan, çocuklardan hangisi cennetin en üst makamın-daysa, hangisi en üstün cennete gitmişse Allah öteki akrabalarını da oraya gönderecek ve onları sevdikleriyle birleştiriverecek, Rabbimiz onlara böyle bir ikramda bulunacak anlıyoruz. Ve melekler de her bir kapıdan onları karşılayacak, istikbal edecekler onları ve diyecekler ki sabrınıza karşılık selâm olsun sizlere. Dünyada sabredip kulluklarınıza devamınıza karşılık esenlik, selâm, selâmet yurdu olan cennet sizin olsun. O ne güzel bir yurttur derler. Meleklerin tahiyyeleri, birbirleriyle cennette karşılaştıkları zaman mü’minlerin tahiyyeleri böyledir. Orada tahıyye selâmdır. cennette mü’minler birbirleriyle karşılaştıkları ortamlarda da birbirlerine sözleri mukabeleleri, sadece selâm olacaktır. Birbirlerine selâm, selâmet ve esenlik dileyecekler. Çünkü Selâm Rabbimizin isimlerinden birisidir ve böylece melekler mü’minlere Rab’lerini hatırlatacaklar, bu nimetleri kendilerine veren Rab’lerine hamdi ve Rablerinin nimetlerinin güzelliklerini hatırlatacaklardır. Dünyada iken tüm bu nimetleri Rab’lerinden bilip O’na teşekkür adına kulluklar yapmışlardı. Rab’lerinin istediği kulluğa sabretmişler, direnmişler ve dayanmışlardı. İşte şimdi de bu sabırlarına mukabil cennette kendilerine gözlerinin görmediği, kulaklarının duymadığı, akıl ve hayallerinden bile geçiremedikleri envai çeşit nimet ve lütuflarda bulunan Rab’lerine karşı hamd ve kullukları devam etmektedir. Elbette dünyada selâm, selâmet İslâm ve teslimiyet içinde bir hayat yaşayan mü’minlerin yurdu selâmet yurdu olan cennet olacaktır. Dünyada kişi nasıl bir hayat yaşamışsa sonunda bulacağı hayat da onun aynısı olacaktır. Dünyada cennnemî bir hayat yaşayan, cehennem isteyerek bir hayat yaşayan, yâni biletini cehenneme kesen bir kişi cehenneme giderken, cennet isteyerek bir hayat yaşayan kim-de de cennete gidecektir. Bunun tespit ve tayini insanın bizzat kendisine, kendi tercihine bırakılmıştır. İnsan şu anda nasıl bir hayat yaşıyorsa sonunda kavuşacağı hayat da onun aynısı olacaktır. Selâm, selâmet, emniyet, teslimiyet ve müslümanlık içinde bir hayat yaşayan kişi sonunda selâmet yurdunda selâmet ve emniyet içinde bir hayata kavuşacaktır. Zaten şu anda mü’minler dünyada böyle bir hayat yaşıyorlar. Yâni şu anda mü’minler dünyada cennet hayatı yaşamaktadır, kâfirler de cehennemi yaşamaktadırlar. Bakın bundan sonraki âyetlerinde de Rabbi-miz kâfirlerin âkıbetlerini, onların durumlarını şöylece anlatacak: