Rahmân Suresine Dön

Rahmânالرحمن

12. Ayet

12Rahmân Suresi

وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ

Kabuklu taneler ve hoş kokulu bitkiler vardır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

11-13. “Orada meyveler, salkımlı hurma ağaçları, kabuklu taneler, güzel kokulu otlar vardır. Ey insanlar ve cinler! Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?” Orada, o yeryüzünde bizim için çeşitli meyveler vardır. Akıl ve hayalimize gelmeyecek çeşitte, renk ve tatta meyveler yaratmıştır bizim için Rabbimiz. Bizim yaşadığımız iklimin dışındaki coğrafyalarda daha neler var? Ne tür meyveler var? Onların çoğunu bilmiyoruz. Başka neler var? Salkımlı hurma ağaçları… Böyle birbirinin üzerine âhenkle dizilmiş hurmalar… Sonra kabuklu taneler… Filiz şeklinde toprağın üzerine çıkıp kendilerini bize arz eden her tür hububat çeşitleri… Sonra etrafa güzel koku saçan, bediî zevklerimizi okşayan, gülünden, çiçeğinden, otundan her tür bitki... Rabbimiz bunlarla bizim bozduğumuz şehir havalarını düzenliyor, temizliyor. Gönderdiği rüzgarlarla yapıları değiştiriyor. Dağların başındaki lâlelerin, sümbüllerin güzel kokusunu bizim evin içine kadar getiriyor. İnsanların bozup ifsat ettikleri şehirlerin pis ve çekilmez kokularından bizi kurtarıveriyor. İşte gördünüz Rabbinizin size olan nimetlerini. Söyleyin bakalım, Rabbinizin hangi nimetlerine yalan dersiniz? Hangisini yalanlayabilirsiniz? Bunlardan hangisinin Allah’tan olmadığını söyleyebilirsiniz? Hangisini kendinize izâfe edebilirsiniz? Rabbinizin hangi gücünü, kudretini yalan sayabilirsiniz? Rabbiniz size bütün bu nimetlerini sunmasaydı ne yapardınız? Yaratabilir miydiniz güneşi? Var edebilir miydiniz ayı? Kendi kendinizi meydana getirebilir miydiniz? Bulabilir miydiniz şu beyân gücünüzü? Nereden, kimden alabilirdiniz o konuşma ve anlama yeteneğinizi? İndirebilir miydiniz? Yazabilir miydiniz böyle bir Kur’an’ı? Üzerinize böyle direksiz bir gökyüzü dikebilir, altınıza böyle bir yeryüzü serebilir miydiniz? Güneşi, ayı, yıldızları emrinize âmâde kılabilir miydiniz? Şu yediğiniz meyveleri, hurmaları, bitkileri yaratabilir miydiniz? Haydi bir tek bitki yaratın bakalım. Bir elmanın sadece bir çekirdeğini yaratın bakalım da görelim. Bırakın bir insan yaratmayı, bırakın kendinizi var etmeyi, saçınızın bir telini yaratın da görelim. Bir tırnağınızı yaratın da görelim. Öyleyse söyler misiniz, Allah’ın bunca nimetlerini nasıl yalan sayabilirsiniz? Rabbinizin güç ve kudretini nasıl yok farz edebilirsiniz? Nasıl oluyor da tüm bu nimetlerin sahibine karşı böyle vurdumduymaz bir tavır sergileyebiliyorsunuz? Nasıl oluyor da O’na teşekkürden, O’na kulluktan yan çizmeye kalkışabiliyorsunuz? Nasıl oluyor da Allah’ın bunca nimetleriyle bir hayat yaşadığınız halde O’na başkalarını ortak etmeye kalkışabiliyorsunuz? Unutmayın ki tüm bu nimetlerle bir hayat yaşadığı halde, nimetlerin sahibinin istediği bir hayatı yaşamayanlar nimetleri yalan sayanların ta kendileridir. ‘Ni’met’ sözlükte, her türlü iyi hal (durum) demektir. Geniş an-lamıyla nimet; hayatın güzel ve hoş olması, geçim yönünden geniş ol-mak, manevî olarak rahat olmak anlamına gelir. Nimet kelimesinin içerisinde, iyilik, mutluluk, ihsan, bağış, hayırlı mal ve servet, her türlü güzel durum manaları bulunmaktadır. Türkçe’de başta ekmek olmak üzere, yiyecek, içecek ve ihtiyacı karşılayan şeylere ‘nimet’ denildiğini hatırlayalım. Aynı kelimeden gelen in’âm; nimet verme, nimetlendirme demektir. Kur’an’da bir sûreye (altıncı sûre) adını veren ‘En’âm’, ken-dilerinden faydalanılan deve, davar ve sığır gibi hayvanlara denmek-tedir. Yine aynı kökten gelen ‘naîm’ pek çok nimet anlamındadır. Cennet’te mü’minlere haddinden fazla nimet verileceği için, oraya ‘Naîm cenneti’ adı verilmektedir. Kur’an’da ‘nimet’ kelimesi sık sık geçmektedir ve Allah’ın insana verdiği bağışlar hatırlatılmaktadır. İnsanın sahip olduğu her türlü imkân, yetenek ve varlık, aslında Rabbinin ona verdiği nimetlerdir. Bu nimetlere akıl ve aklın işlevleri girdiği gibi, bedenin düzgün olması, kullandığı eşyalar, yeryüzü ve onun üzerinde yararlanılan her şey, doğru yolu bulmak, rahat olmak ve benzeri her şey girmektedir. Nimet, aslında insanın tat aldığı durum, yani mutluluk demektir. Buradan hareketle insanın tat alarak mutlu olduğu her şeye nimet denmiştir. Elinde dünyalığı olduğu halde, onu gereği gibi kullanamayan, ondan yeterli tadı alamayan, nimet içinde değildir. Allah’ın nimet ver-mesi, bir anlamda, verdiği şeyin tadını tattırmasıdır. Canlı veya cansız bütün varlıklara verilen ve varlıklarını sürdürmelerini sağlayan şeylere ‘rızık’ denir ve bu hayvan veya insan için kullanılır. Ancak nimet keli-mesi yalnızca insan için kullanılmaktadır. Çünkü yediği, kullandığı, kavuştuğu şeyin tadını tam anlamıyla almak yalnızca insana ait bir olaydır. İnsana verilen nimetler ya dünyalıktır ya da âhiretliktir. Dünya-da ulaşılan nimetler de iki çeşittir: Allah vergisi nimetler; Çalışılarak elde edilen nimetler. Allah vergisi (vehbî) nimetler de ya maddî olur veya mânevî. Ruhun bedene üfürülmesi, yani can verilmesi, akıl ve zekânın işe yaraması, düşünme, konuşma, akletme, vicdan ve iç duy-gular, anlama ve ifade etme gibi yetenekler birer vehbî nimettir. Vücu-dumuz, vücudumuzdaki bütün organlar, bunların işe yaraması, kuvvet ve hareket yeteneği yine birer nimettir. Çalışarak elde edilen nimetlerin başında iman gelir. İlim sahibi olma, ahlâkı güzelleştirme, doğru olma, itibar sahibi olma, mal ve mülk kazanma gibi şeyler, nimet olan şeylerdir. Âhiret nimeti ise, Al-lah’ın bağışını kazanarak nimetler yurdu Cennete kavuşmadır. Bu anlamda insanlar Allah’ın nimetlerini saymaya kalksalar sayamazlar. Çünkü Allah’ın insana verdiği nimetler sayısızdır. Yenilen ve içilen bü-tün rızıklar, sahip olunan ve kullanılan bütün eşyalar, tabiatın verdiği her şey, insanın bütün yetenekleri, hayatın devamını sağlayan her şey Allah’ın insana verdiği nimetlerdir. Bunları kim sayabilir? Değerli nimetlerin başında; yaşama hakkı, hürriyet hakkı, inanma, vicdan sağlığı, öğrenme ve kazanma hakları gelir. Bunlar da Allah’ın insana ihsanıdır. Hidâyet, yani doğru yolu bulma imkânı ise en büyük nimettir. Allah’ın bu yolu insanlara vahy veya peygamberle göstermesi de onlar için muazzam bir nimettir. Nimet ayrıca, insana her türlü faydanın sağlanması, her türlü zararın ondan giderilmesidir. İnsana düşen, kendisine sayılamayacak kadar çok bağışta bulunan nimet sahibi Allah’ı tanıması ve kendisine nasip edilenlere hakkıyla şükretmesidir. Bunun yanında müslümanlar, kendilerine rızkın ve ni-metlerin ulaşmasına sebep olanlara da teşekkür etmeyi bilmelidirler. Kullara teşekkür etmesini bilmeyen, zaten Allah’a şükretmesini bil-mez. Eğer nimet, dini için imkân sağladığı ve ilimle ibadetle meşgul olup Allah'a yaklaşmasına sebep olduğu için kul seviniyorsa, bu tam şükür olur. Bunun özelliği, dünyada kendisini ilim, ibadet ve hak yol-dan alıkoyan her nimete üzülmek, onu nimet olarak bilmemek, belki de o nimetin geri alınmasını nimet bilip buna şükretmektir. Kişiyi Al-lah’tan uzaklaştıran hiçbir şey, o kişi için nimet olamaz! Gerçekte ni-met, âhiret saadetidir. Bunun dışındakilere nimet ve mutluluk demek, ya yanlıştır veya mecazdır. Âhirete yardım etmeyen dünyevî mutlulu-ğa, rahat ve zevklere nimet ismi vermek böyledir. Dünyada yaratılan her şey, ancak insan onunla âhiret saâdetine ersin, Allah'a yakınlığı elde etsin diye kula bir âlet/araç olarak yaratılmıştır. Her insan, tâa-tinin oranında, tâatte kullandığı sebeplerle Allah’ın nimetine şükreder. Her nimetin şükrü, kendi cinsinden yapılır. Malın şükrü, zekât ve sa-daka vererek; ilmin şükrü, onunla amel edip, başkalarına da öğrete-rek, vücudun şükrü, onu Allah yolunda kullanarak yerine getirilebilir. Allah korusun da işte Rabbimizin bize lütfettiği bunca nimet, bunca imkânların arasında sürekli şikâyet eden, ama bir türlü şükretmeyen bir toplum olduk. Her taraftan şikâyetler yükseliyor. Herkes durumunu birilerine şikâyetle meşgul. Haline şükreden insan kalmadı. Hep kendimizden yukarıdakilere bakıyoruz, şunlara şunlara şunlar verilmiş, ama bize verilmemiş diyor ve doyumsuz oluyoruz. Kanaatsiz oluyoruz. Halbuki biraz da kendimizden aşağıdakilere bakabilsek o zaman ne büyük nimetler içinde yüzdüğümüzü anlamakta güçlük çekmeyeceğiz. Bakın Riyâzu’s Salihîn isimli eserde peygamber efendimiz bu konuda şöyle buyuruyor: “Dünya konusunda hep kendinizden aşağıda olanlara bakınız, sizden üstün olanlara bakmayınız. Bu elinizde olan nimeti hor görmemenize en uygun yoldur” Bizden üstün olanlar, bizden aşağı olanlar… Bizden daha çok verilenler, bizden daha çok huzurlu gibi görülenler, bizden dünyası çok, malı çok, dünyadan kendisine ayrılan payı bizden daha fazla olanlar, bizden daha az olanlar var. Biz de bizden daha aşağı olanlara bakıverelim. Ne fark eder? Niye üstümüzdekilere, niye bizden fazla verilenlere bakacakmışız? Rahatımızı kaçırmak mı istiyoruz? Ne kârımız olacak da? Bize hiçbir faydası olmayacak böyle bir bakışa neden teşebbüs edelim? Bizden daha az olanlara bakacağız, böylece Allah’ın bizde olan, elimizde olan nimetlerini hor görmeyeceğiz. Nelere sahip olduğumuzu daha iyi anlamış, görmüş olacağız. Benim aylık gelirim şu kadar, eh onu da bulamayanlar var ya. Ben yılda şu kadar et yiyebiliyorum, eh onu da bulamayanlar var ya. Benim elbisemin kalitesi, eh onu da bulamayanlar var ya. Benim evimin tefrişi, ısınma ya da barınma şeklim, eh onu da bulamayanlar var ya desek ne kadar rahat olacağız değil mi? Yâni kendimizden daha aşağıdakileri gördükçe egosunu tatmin edecek; “oh olsun size! Sizler benden aşağıdasınız! Mahvolun, kahrolun!” mu diyeceğiz? Hayır, ama Allah’ın bize verdiği nimetleri hor görmeyecek, o nimetlerle kulluk yapmaya çalışacağız Rabbimize. Aa! Meğer bende onlardan daha çokmuş, ben de birazını bu kardeşlerime vereyim diyebilecektir o zaman kişi. Demek ki aslında insanlar dünyada imtihanda olduklarını biliyorlar, bu imtihandan başarıyla çıkmaktan yanalar, bunun bilincindeler, yarın Allah tarafından hesaba çekileceklerini fark ediyorlar, ama dünyaya olan bağlılıkları onları bu konuda yanlışlıklara sürüklüyor. Sanki dünyada her şeye rağmen kendilerini cenderede gibi hissetmeleri onları sıkıyor. Dünya zaten mü’minin zindanı değil mi? Bakın şöyle bir hadis hatırlıyorum: “Dünyada hiçbir gün görmeyen, rahat ve huzur yüzü görmeyen bir mü’min cennete gittiği zaman Allah onu cennete şöyle bir anlık bir girdirip çıkardıktan sonra soracakmış ona: “Kulum, sen bundan önce hiç sıkıntı çektin mi? Vallahi ya Rabbi, diyecekmiş hiç sıkıntı çekmedim. Cennete bir girdi çıktı adam, anında tüm sıkıntıları unutulacak. Tam tersine dünyada tüm istediklerini yerine getirmiş bir kafir şöyle cehenneme bir daldırılıp çıkarılacak, o da dünyada hiç gün görmediğini söyleyecektir. Yâni ebedî hayata göre dünya hayatını bir kıyaslasanıza. Dün-yada bir adam kâfir olarak huzur ve sükun buluyorsa zaten cenneti dünyadır onun. Yaşayabildiği kadar yaşamak sevdalısı olacaktır elbette. Çünkü ölümüyle her şey bitecek. Ama müslüman dünyada ne kadar rahat ve huzur içinde olursa olsun, nihayet üç gün beş gün içinde çıkıp gideceği bir dünya. İşte o asıl cennet yanında bu dünyanın ne kadar boş olduğunu anlayacak ve ona göre hareket edecektir. Ama dünya hedef olunca, dünya cennet olunca o zaman ne yapacağımızı şaşırıyor, rahat ve huzur bulamıyoruz. Kitabımızın ilk âyeti "Elhamdü lillâh" diye başladığı halde; ham di, şükrü unutan bir toplum olduk. Şükretmek için nimetlerin farkında olmak lazımdır. Günümüz insanı ise, bunca varlık içinde, öylesine nankör ve âsî ki... Çok şikâyetçiyiz. Toplum ve fert olarak karamsar ve aç gözlülüğün ıstıraplarıyla kıvranıyoruz. Şikâyetlerin başında geçim sıkıntısı var. Bu tabir, eskiden pek bilinmezdi. İnsanımız bugüne göre daha fakirdi. Fakirdi ama, gönlü zengindi. Kanaat denilen bir hazineye sahipti dedelerimiz. Dillerden şükür, zikir taşardı. "Kim benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı, geçim sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşr edece-ğiz."(Tâhâ,123) Hamd ve şükür zikirdir. Zikirden yüz çevirmenin dünyadaki ce-zası sıkıntılar ve özellikle geçim sıkıntısı, âhiretteki cezası da nimetleri ve nimet vereni dünyada göremediği için kör olarak haşr olmak. Çözüm ise zikir ve şükürde: "Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti." (İbrahim, 7) Şükür, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok manevî nimet-lere karşı yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Hikmet, mârifet, ilim nimetleri, maddî nimetlerden daha büyüktür anlayanlar için. Kita-bımızın hamdle başladığını unutmamak, iman ve hidâyet gibi nimet-lere sahip olduğumuzu, başka problem ve eksiklerin çok da önemli ol-madığını, dilimizle ve tebessümümüzle şükür ve hamdi devamlı taşı-yarak gösterebiliriz. Çay ikram edene teşekkür eden kadirşinas kimse, hiç bunca nimet verene teşekkürü unutur mu? Bir insan, kendi ha-beri olmadan birinin sürekli kendi iyiliği için çalıştığını öğrense acaba ne yapar? Herhalde, önce kendisine bu iyiliğin niçin yapıldığını öğ-renmek ister. Sonra, bu yapılanlara kayıtsız kalmaz; en azından teşekkür eder. İşte şükrün bir anlamı da budur. Allah, bize bizim haberimiz olmadan iyilikler, güzellikler veriyor. Ama biz, gaflet içinde yaşadığımızdan bunların farkında değiliz. Her şey biz insanlar için ayarlan-mış, uygun hale getirilmiş, emrimize verilmiş. Fakat insanoğlu bunların gelişi güzel, rasgele yapıldığını zannediyor. Bu uyumu, bu muazzam düzeni ve bunun sanatkârını fark etmek, Allah'a sonsuz teşekkürü gerektirir.