Rahmân Suresine Dön

Rahmânالرحمن

16. Ayet

16Rahmân Suresi

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

(Bu durumda) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayacaksınız?

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

14-16. “O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yaratmıştır. Cinleri de yalın bir alevden yaratmıştır. Öyleyken; Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?” Bu nankör insanı yaratan Allah’tır. Onu Allah yaratmıştır, hem de kupkuru bir balçıktan, bir çamurdan. Güneşte kurutulmuş cansız, kupkuru bir çamurdan yaratmıştır Allah onu. Fahhar, yani fırınlanmış, fırına sürülmüş çamurdan bir kap gibi. Bunlar insanın yaratılış devreleridir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm’e baktığımız zaman Rabbimiz bir kısım âyetlerinde insanı topraktan yarattığını, yine başka âyetlerinde tînden, yine başka bir kısım âyetlerinde kokuşmuş bir çamurdan, bazı âyetlerinde de sarsardan yarattığını haber verir. Burada olduğu gibi kimi âyetlerinde de fahhar’dan yarattığını söyler. Anlayabildiğimiz kadarıyla bütün bunlar insanın yaratılış evreleridir ki, insan yaratılırken bu dönemlerin tamamından geçirilerek yaratılmıştır. Çünkü meselâ türab toprak demektir, tîn ise toprağın su ile karıştırılmasından sonraki şekline denir. Salsâl da su ile karışan o toprağın kokuşmuş şekline deniyor. Fahhar da o toprağın fırınlanmasına, fırında, yahut da güneşte kurutulmuş şekline deniyor. İşte Rabbimiz insanı böyle çeşitli merhalelerden geçirerek yaratmıştır. O halde Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabilirsiniz? Allah’ın verdiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Bu nimetlerin sahibine şükür, insanlık borcudur, yaratılışın gereğidir. Şükür borcu iman ettikten sonra, bütün bir ömrü Allah’ın istediği gibi yaşamakla, nimet sahibinin rızâsı doğrultusunda hayat sürmekle yerine getirilir. Bir nimete kavuşulduğu veya kişiyi memnun edecek bir hayır ona ulaştığı zaman, ‘şükür secdesi’ yapmak müstehabtır. Rivâyet edildiğine göre “Peygamberimiz (s.a.s.)’e sevindirici bir haber geldiği zaman veya o-nun müjdesi verildiğinde hemen Yüce Allah’a şükür için secdeye kapanırdı.” (Ebû Dâvud, Cihad, Hadis no: 2774) Sâdi-i Şirâzî, Gülistan'ın dibacesinde; "Bir insan, her nefesinde Allah'a karşı iki şükür borçludur." der. Bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan, iki defa can veren Allah'tır. Böyle bir Allah'a elbette dilinle, halinle, kalbinle, kalıbınla, teşekkür etmen icap eder. Bundan dolayı gerçek anlamda hamd ve şükürde bulunanlar çok azdır. "Kullarımdan şükreden ne kadar az!" (Sebe' 13) Çok sevilen, çok sayılan bir zatın, bir padişahın hediyesi bize iki hususu düşündürür. Birincisi, o kimse tarafından bize verilen hedi-yenin maddî kıymet ve değeridir ki, bu, ondan alınacak zevk ve lez-zet, sadece maddî değeri kıymetindedir. İkincisi ise, onun, çok saygın bir zatın, bir padişahın hediyesi olması hususudur ki, burada artık maddî değerin hiçbir kıymeti yoktur. Bu makamda önemli olan, bu ha-tıranın o saygın kişiye ait oluşudur. Böyle bir hediyeden alınacak zev-kin, öncekinden kat kat fazla olduğunu herkes kabul eder. Çünkü, bu hatırayla, onu bağışlayan zata bağlanılır, bu hediye, ikram edenle ya-kınlığın simgesi kabul edilir. Bu örnekle anlaşılmaktadır ki, nimet verilen kimse, nimetten çok, nimet vereni hatırlamalıdır. Verilen nimetlerden yararlanmaktan daha çok önemlidir, nimet verenin bize önem verip, bağış ve ikramlarını sunması. Nimetten, nimet sahibine intikal edilmelidir; Araçlardan amaca, postacıdan mektup sahibine, aracıdan her şeyin gerçek sahibine; Ve bunca acziyet ve isyanımıza rağmen bize ihsan ve bağışından vazgeçmeyen gerçek mürebbimiz Rabbimize. O yüzden tüm nimetlerin sahibi olan zat, büyüklüğünden ve bize değer verdiğinden dolayı devamlı şükredilmeye lâyıktır. Şükür, sadakat makamıdır. Allah insanlar için çeşit çeşit nimetler yaratmış, onlara yol gösterici olarak peygamberler gönderip kitaplar indirmiştir. Kendileri için kulaklar, gözler ve kalp var etmiş, ayrıca doğru yolda olsunlar ve dünya-ahiret saadetini kazansınlar diye emir ve yasaklarda bulunmuştur. Bütün bunların karşılığında insana düşen O'nun yolunda yürümek ve emirleriyle yasaklarının dışına çıkmamaktır. İşte hamd ve şükür budur. Allah'ın insanlardan insanlar için istediği budur. Yoksa, Allah insanların hamd ve şükrüne muhtaç olmadığı gibi, küfürlerinden de etkilenecek değildir. Hamdeden, şükreden kendi iyiliği için şükreder, hem dünyada, hem âhirette gerçek saadete erer. Allah, şükrünün karşılığında nimetlerini artırır ve kendisini mükâfatlandırır, yani O da kullarının şükrüne karşı şükredendir. Dünya nimetlerinden çok âhiret nimetleri, maddî nimetlerden çok manevî nimetler için şükretmemiz gerekir. Allah'a şükretmek, bi-ze her iyiliği, her nimeti ihsan eden Allah'a karşı, bu ihsan ve nimeti vermesi yüzünden, yalnız sözle değil; fiil ile de ta'zim etmektir. Bazı insanlar, şükretmek için kendilerine çok büyük, özel bir nimetin gel-mesini veya büyük bir probleminin çözülmesini beklerler. Halbuki in-san her ânında sayısız nimetler içindedir. Hayatı, sağlığı, aklı, duyu-ları, nefes aldığı havaya varıncaya kadar sayılamayacak nimetler için-de yüzmektedir en şikâyetçi ve nankör insan bile. Bütün bunlar şükrü gerektirir. İnsan, nimetler içinde yüzerken bunların kıymetini anlama-yabiliyor; ama elinden çıktıktan sonra nimetlerin değerini anlayıp nan-körlüğünün cezasını çekiyor. “İnsanı böyle bir topraktan yaratan Allah, cinleri de dumansız bir ateşten yaratmıştır.” Tabii kitabımızın başka âyetlerinden anlıyoruz ki cinlerin yaratılışı insanın yaratılışından öncedir. Cinleri ve insanları böylece yaratan Rabbinizin hangi nimetini, hangi gücünü, kudretini yalanlayabilirsiniz? Becerebilir misiniz bunu? Yalanlanabilir mi Allah? Yalanlanabilir mi Allah’ın nimetleri? İnsanı böyle basit bir çamurdan, basit bir topraktan yaratan, sonra ona bu güzel sûreti veren, ona aklını, fikrini, gözünü, kulağını, elini, ayağını veren, tüm azalarını en güzel bir biçimde yerli yerince yerleştiren Allah’ı ve O’nun nimetlerini nasıl yalanlayabilirsiniz? Sonra sizin görmediğiniz o cinleri dumansız bir ateşten yaratan Rabbinizi nasıl yalan sayabilirsiniz? Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer ni-mettir. Allah’ın zatını idrak etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük nimettir. Allah’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan ni-metini tamamlaması demektir. Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar. Allah’ı seven O’na ibadet eder, O’na hiç bir şe-yi şirk koşmayarak O’nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şu-urla eşi ve benzeri olmayan bir Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkiyle birlemek şükrün zirvesidir. İnsan kul olarak her zaman fakirdir, yani her açıdan Allah’a muhtaçtır (Fâtır, 15). Çünkü O’ndan başka nimet veren yoktur. Hayatını sürdürebilmek için her zaman O’-nun yarattığı nimetleri tatmak zorundadır. Kul bu nimetlerin karşılığını da ancak ibadetle/kullukla yerine getirebilir. İnsan aynı zamanda, ha-ta ve günah içerisindedir. Günahkâr ise her an Rabbinin af ve mağfi-retine muhtaçtır. Bu açıdan Allah (c.c.) kulları hakkında Rahim ve Ğa-fur’dur. Rahim olan Allah kullarına nimet vererek ve ihsanda bulunarak merhamet etmektedir. Kul daima Rabbinin verdiği nimetler ile nef-sinin günahları arasındadır. Hasan-i Basrî diyor ki: “Ben nimet ile gü-nah arasında sabahlıyorum. Bundan dolayı nimeti şükürle, günahı ise tevbe-istiğfar ile hatırlamak istiyorum.”