16,17. “Onlar ise (işi alaya alarak) “Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver” derler. Ey Muhammed! Onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Dâvûd’u an; O, daima Allah’a yönelirdi.” Öncekilerin durumu bu kadar açık ve net iken şimdiki alçaklar da helâklerini çağırıyorlar. Yıkılışlarına dâvetiye çıkarıyorlar. Diyorlar ki, “Rabbimiz bizim azaptan payımızı hemen gönder. Onu kıyamete kadar ertelemeye gerek yok, beklemeye gerek yok! Haydi ne gelecekse gelsin de görelim.” Yâni inanmıyorlar da, inanmadıkları azabı haydi şimdi getir diyorlar; veya kendilerini kesin doğru yolda görüyorlar da, mükâfatımızı acele gönder, diyorlar. “Hesap gününden önce cennetten payımızı şimdi veriver de biz onu kullana duralım, rızkımızı şimdiden veriver,” diyorlar. “Konaklarımızı gösteriver, nerede konaklayacaksak,” diyorlar. Ya da buradaki ‘gıdda’, hesap kitap demektir. Yâni, “şu bizim hesap kitap hülâsamızı bir görelim, nedir bu? Ne kadar üstümüze geliyorsun? Nedir bizim durumumuz?” diyorlar. Bugün maâlesef Müslümanların da aynı şeyi söylediklerini görüyor ve duyuyorum. Meselâ adama anlatıyoruz, yükleniyoruz, adam diyor ki, “dur hele, ne oluyor arkadaş? Neyiz biz? Biz bunu hak ediyor muyuz? Söyle bakalım, neyimiz var bizim?” Adam o kadar kendisinden emin ki, sanki kesin cennetlik. “Ne yaptım ben yahu? Neyim var benim? İçkim mi var? Kumarım mı var? Zinam mı var? Fâiz mi yiyo-rum? Domuz mu yiyorum? Allah’a mı küfrediyorum? Falan gibi mi yaptım? Filan gibi mi ettim?” diyor. Kendisini cennete gitmeyeceklerle veya hayvanlarla mukayese etmeye çalışıyor. O bunları saymaya başlayınca, benim gözümün önünde Bey-yine sûresi canlanmaya başlıyor. Rabbimiz orada insanlar Beyyine ile tanışmadıkça kendilerini hep hakta ve doğruda görecekler, diyor. Am-ma ne zaman ki vahiyle tanışınca, kimileri diyecekler ki “eyvah meğer bizler yanılıyormuşuz. Meğer bizler kendimizi Müslüman zannediyormuşuz.” Bulundukları durumu terk edip Beyyine’nin istediği gibi Müslüman olacaklar, kimileri de, “yok arkadaş Müslümanlık buysa ben bunu kabul etmiyorum,” diyeceklerdir. Rabbimiz böyle akılsızlar gürûhu karşısında peygamberine ve onun yolunun yolcusu müzminlere sabır ve direnç tavsiye ediyor. Peygamberim, sen onların bu densizliklerine sabret. Onların bu tavırlarından dolayı programını bozma. Sen onların bu zırvalarına aldırış etmeden yoluna, kulluğuna devam et. Bunun için de kulumuz ve elçimiz Dâvûd’u hatırla. Dâvûd’u an, Onu gündeme al ki sabredebilesin. Evet bundan sonra yeryüzünde kendilerine en büyük mülk ve saltanat verilmiş iki elçiden söz edilecek. Rabbimiz bu örneklerle Rasûlullah Efendimize sabır tavsiye ediyor. Sabır, tüm peygamberlerin ve onların kutlu yollarının yolcusu olan mü’minlerin kulluk yolunda en büyük sermayeleridir. Bırak peygamberim, onlar devam etsinler itirazlarına. Sen bakma onlara. Sen dayan, diren. Onlar öyle yapıyorlar diye sakın sen bıkıp usanma. Hayatı ben belirliyorsam, sen beni dinle, benim dediğimi yapmaya devam et. Sakın onların sözlerine, onların tavırlarına takılıp kalma. Onların sözleri, söylemleri, gündemleri sakın seni meşgul etmesin. Sen bırak onların gündemlerini. Senin gündemin Dâvûd olsun. Çünkü bu Kur’an zikir sahibidir, gündem sahibidir, gündem be-lirlemeye tek yetkilidir. Öyleyse sen ey peygamberim, kulumuz Dâvû-d’u gündeme al, onu gündemde tut. Bırak onların lakırdılarını da işte gündemin bu olsun. Sanki bu âyetler bize şunları söyledi: Diyor ki Rabbimiz; karşınızdakine hakkı ve hakikati anlatın. Allah’ı, Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşunu, hayata egemen oluşunu, ölümü, ölüm ötesi dirilişi, hayatı, hayatta başka ilâhlara yer verilmemesi gerektiği gibi sûrenin başından buraya kadar anlatılanları insanlara duyurun. Ama baktınız ki, onlar dinlemiyorlar, ilgilenmiyorlar. Gözlerini, kulaklarını, kalplerini ka-patmışlar. Bu konuların gündemini kapatmak istiyorlar. O zaman sizler ısrar etmeyin, geçin başka bir konuya. Çünkü Allah’ın hayata karışıcı tek İlâh oluşunun anlatım yöntemi bir tane değildir. Allah’ın bize yol gösterilerinden birisi de, işte bakın bir de bunu Dâvût ile anlatın şeklindedir. Sabredin, bıkmayın, usanmayın diyor Rabbimiz. Bakın birden bire sûrede bir peygambere intikal ediverdi Rab-bimiz. Demek ki yeni bir konuya, farklı bir konuya geçilmeliymiş. Programda bir peygamber var. Ama bakıyoruz yukarıda anlatılan ne Âd kavminin peygamberi Hûd aleyhisselâma, ne Semûd kavminin peygamberi Salih aleyhisselâma benziyor Dâvûd aleyhisselâm. Ne Lût gibi, ne Nûh gibi değil toplumunda. Dâvûd aleyhisselâm insanlık tarihinde ilk defa devlet olma, saltanat bulma, hayata hakim olma, her istediğini yapabilme konumunda bir peygamberdir. Yeryüzünün halifesi olan bir şahsiyettir. Belki de peygamber efendimizi kabul edebilmek için onda şöyle şöyle özellikler arayanlara; bakın benim böyle peygamberlerim de var, biz istersek böyle de yaparız, aklınızı başınıza alın diye bir tehdit oluşturuyor Rabbimiz. Takma kafana. Ne derlerse desinler, sen takma kafana. Sen onlar dediler diye peygamber değilsin ki. Sen onlar kabul ederlerse peygamber değilsin ki. Onlar kabul ederlerse devam et, onlar reddedince sen de bırakıver demedim ki ben sana. Onların ne deyip demediklerinden sana ne? Sen bırak onları da devam et görevine. Hayatını onlara göre ayarlama. Programını onların tavırlarına göre şekillendirme. Ben sana ne demişsem sen onu dinle. Kur’an sana ne yapacağını belirliyor, sen ona göre hareket et. Gücünü kendi programında harca. Bunu biz de bir anlayabilsek. Güçlü, kuvvetli, güç kuvvet sahibi kulumuz Dâvûd aleyhisse-lâmı an. Kul, köle. Kulluk, kölelik Allah’a oldu mu, işte en güzeli budur. İsrâ sûresinin başında da Rabbimiz aynı ifadeyi kullanır. Yine meselâ Furkân sûresinde bu kul ifadesi peygamber için kullanılır. Şe-hâdet kelimesinde de peygamberin önce kul olduğu sonra elçi olduğu vurgulanır. Öyleyse kulluk makamı makamların en büyüğüdür. Müslüman, Allah’ı kendisine kulu kölesi olunması gereken varlık bilen kişidir. Peki, siz kime kulsunuz? Kimin kulu kölesi olmaya çalışıyorsunuz? Boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu kimin elinde? Kimin çektiği yere gitmeye çalışıyorsunuz? Kimin seçimini seçim kabul ediyorsunuz? Hayatınızda söz sahibi kim? Anneniz babanız mı? Hanımınız, kocanız, efendiniz, şeyhiniz, ağanız, patronunuz mu? Müşteriniz, piyasanız, hocanız mı? Devletiniz, yasalarınız, yönetmelikleriniz mi? Modanız, çevreniz, âdetleriniz, töreleriniz mi? Nefsiniz, hevânız, şeytanlar mı? Yoksa Allah mı? Kime kul köle oldunuz? Herkes kendisini daha iyi bi-lir. Halbuki Beled sûresi, Allah’a iyi bir kul olmak için boyunlarınızdaki başkalarına ait kulluk iplerini kesmeniz gerektiğini anlatıyor. Hepsini kesip sadece Allah’a kulluk ipini bırakmamız gerektiğini anlatıyor. Boynumuzda sadece “Hablullah” olan Kur’an’ın ipi olacak ve Kur’an bizi nereye çekiyorsa oraya gideceğiz. İşte burada bu konuya örnek olarak boynuna Zebur isimli Allah kitabının ipi takılmış ve O’na nasıl kul olacağımız konusunda bize sunulan en güzel bir örnektir. Dâvûd (a.s), Rabbine kulluk konusunda, bedeninde, malında, mülkünde, saltanatında Allah’ı söz sahibi bilme konusunda çok güçlüydü. Namaz, oruç ve Allah’ı zikir konusunda çok kuvvetliydi. Ev-vah’tı o. Hep Rabbine yönelirdi. Çok büyük askerî, siyasal ve ekonomik gücü vardı, ama o bunların hiçbirisine güvenmeyip sadece Rab-bine güvenirdi. Bu gücü, bu saltanatı onu Rabbini zikirden, Rabbine kulluktan asla alıkoymazdı. Tüm varlığını, tüm gücünü, tüm saltanatını, devletini Allah’ın sözcülüğüne vermişti. Evvah’tı o. Dönmesi gereken yöne dönerdi. Yönelinmesi gereken kıbleye yönelirdi. Tüm hayatında hep Rabbine müteveccihti o. Çok tövbe eden, çok tesbih edendi. Evet, O, Allah’a dönen, O’na yönelendi. Dönüşü, tevbesi O’na ait olandı. Programı, hedefi Allah’tı. Hep Allah’ı memnun etmek için bir hayat yaşıyordu. Tüm derdi, tüm endişesi, tüm sıkıntısı oydu. Bundan başka bir derdi yoktu. Evvâb idi o. Hani “Evvâbîn” namazı diye bir namaz var değil mi? Rabbimiz sâlih ameller karşılığında bire on, bire yedi yüz, bire otuz bin ve daha fazla vereceğini söylüyordu. İşte Ev-vâb olanların namazı da Evvâbîn namazıdır. Dâvûd aleyhisselâm ev-vâbtı, daha sonra göreceğiz Süleyman aleyhisselâm evvâbtı. Her ikisi de hep Allah’a dönen, hep Allah’a yönelen, hep Allah’ı razı etmeye çalışan, hep O’nun niyetini taşıyan, hep O’nunla beraber olmayan çalışandı.