18,20. “Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm ver-me selâhiyeti vermiştik.” Hak ettiği için Rabbimizin Dâvûd aleyhisselâma bir lütfu var. Dağları onunla beraber kılmış. Dağları onun emrine vermiş. Girin onun emrine buyurmuş. Onlar da sabah akşam onunla beraber tesbih ediyorlar. Dahası, Allah ona hüküm vermişti, hikmet vermişti. Allah’ın istediğine göre nasıl uygulanacak, nasıl pratize edilecek? Bunun bilgisini vermişti Allah ona. Ayrıca bir de fasle’l hitap verilmişti. Hall ü fasl etme, ayrıştırma, yâni ne denilecekse onu güzelce deme, konuyu hükme bağlama gücü verilmişti. Muhakkak ki Biz, akşam sabah onunla birlikte tesbih eden dağları ve kuşları onun egemenliği altına vermiştik. Dâvûd’la beraber Biz dağları ve kuşları tesbihe Mûsâhhar kıldık. Biz dağları ve kuşları onun emrine verdik ki, onlar da onunla birlikte tesbih ediyorlardı. Dağlara ve kuşlara da aynı şeyi emrettik. Dağlar da kuşlar da akşam-sabah onun tesbihine katılıyorlardı. Dâvûd (a.s) Rabbimiz tarafından kendisine vahy edilen Zebûr’u o güzel sesiyle, o Dâvûdî sesiyle okurken, dağlar onun okuyuşunu yankılandırıyor, onun okuyuşuna tabi oluyorlardı. Kuşlar da havada toplanıp onun okuyuşuna karşılık veriyorlardı. Görünürde hiçbir gücü olmayan dağlar ve kuşlar onun tes-bihine, onun tahmidine eşlik ederek onun şânını, şerefini artırıyordu. Hep birlikte onun Rabbi yüceltmesine, Rabbi Rabb olarak tanımasına onlar da eşlik ediyorlardı. “Bizler de tıpkı Allah’ın elçisi gibi Rabbimizi tüm noksan sıfatlardan münezzeh ve tüm kemâl sıfatlarla muttasıf biliyoruz. Bizler de tıpkı Dâvûd (a.s) gibi Rabbimizin emrindeyiz, Rab-bimizin yaratış yasasının dışına çıkmadan O’na kulluk ediyoruz,’ di-yorlardı. Rabblerini gündeme alıyorlardı, hep Rablerini yüceltiyorlardı. Çünkü tesbihin başka bir anlamı da budur. Tesbih, Rabbi gündeme almak, Rabbi yüceltmektir. Tesbih, Rabbi en yüce sıfatların sahibi, noksan sıfatlardan münezzeh bilmektir. Tesbih, bir varlığın yaratılış gâyesi istikâmetinde hareket etmesidir. Bu mânâda gülün kokuşu, ateşin yakışı, bülbülün ötüşü, suyun akışı, bulutun yağmur yağdırması, güneşin aydınlatması, kuşun ötüşü tesbihtir. Kitabımızın bir âyetinden öğreniyoruz ki tüm varlıklar Rab-blerini tesbih ederler, ama biz onların tesbihlerinin mâhiyetini bilemeyiz. Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm verme selâhiyeti vermiştik. Rabbimiz Dâvûd’a (a.s) çok büyük bir saltanat vermiştir. Daha çocuk yaşlarında yeryüzünün en büyük zalim ve tâğutlarından birisi olan Câlût’u öldüren Dâvûd’a (a.s) Rab-bimiz büyük bir devlet ve saltanat vermiştir. Onun döneminde yeryüzünde İslâm devleti kurulmuş, Müslümanlar en izzetli dönemlerini ya-şamışlardır. Dâvûd (a.s) yeryüzünün en büyük meliki olmuştur. Sonra oğlu Süleyman’ı (a.s) Rabbimiz ona varis kılmış, Süleyman’a (a.s) da yeryüzünde hiç kimseye verilmemiş büyük bir mülk ve saltanat verilmiştir. Şeytanlar onun emrinde, cinler onun emrinde, kuşlar, kurtlar, dağlar, taşlar, rüzgarlar hepsi onun emrindeydi. Bir de ona hikmet ve “faslel hitap” verdik buyuruyor Rabbimiz. Hikmet ilimdir, hikmet risalettir, hikmet sünnettir, hikmet söz ve fiilde, iman ve amelde isabettir. Rabbimiz Dâvût’a (a.s) Zebûr’u ve bir de hikmet vermiştir. Yâni Zebûr’un nasıl anlaşılması, nasıl uygulanması gerektiğinin bilgisini de vermiştir ona. Dâvût (a.s) bu bilgiyle kendisi ve Allah, kendisi ve mahlukât, kendisi ve insanlar, kendisi ve mevcûdât arasındaki diyalogu kurabiliyordu. Yâni bu bilgiyle Allah elçisi, varlıklar âleminde kendi yerini bulmuş, konumunu anlamıştır. Allah’ın verdiği bu hikmet, yerinin ne olduğunu, konumunun ne olduğunu, ne-rede nasıl hareket edeceğini, konuşma, susma, ölme, öldürme, ya da tavır ve davranış olarak ne yapması gerektiğini, her bir konumda, her bir makamda Allah’ın kendisinden nasıl bir davranış beklediğini bilmesi mânâsınadır. Yâni hayat programıdır hikmet, hayatı anlamaktır. Allah ona hikmet vermiş ve o da bu hikmetle, bu bilgiyle Allah’a nasıl kul olacağını bilmiş, hayatı nasıl değerlendireceğini bilmiş, idareciliği bilmiştir. Halifeliği, yöneticiliği bilmiş, devleti idare etmeyi bilmiş, ya da saltanatı yürütebilmeyi bilmiştir. Bir de Rabbimiz Dâvût’a (a.s) “faslel hitap” verdik buyuruyor. Bitirici, ayırıcı, halledici, hall-ü fasl edici bir söz özelliği, bir hitap imkânı vermiştir Rabbimiz ona. Büyük bir söz belâğatı ve fesâhatı vermişti. O konuştu mu her şeyi hall-ü fasl ediyordu, her şeyi çözüme kavuşturup bitiriyordu. Her şeyi Allah bilgisiyle hükme bağlıyordu. Sözü, hük-mü çok net ve açıktı. Bakın işte burada onun bu özelliğine bir örnek verilecek: