Sâd Suresine Dön

Sâdص

35. Ayet

35Sâd Suresi

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكًا لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

Demişti ki: “Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ver. Şüphesiz ki sen, (kullarına karşılıksız veren) El-Vehhâb’sın.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

35. “Süleyman: “Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; Sen şüphesiz, daima bağışta bulunansın” dedi.” Aman ya Rabbi, ben Sana karşı bana düşeni yapmaya çalıştım, fakat Sen eksiğimi tam kıl, kusurumu görme, yanlışlarımı yok eyle. Bana öyle bir mülk, öyle bir saltanat ver ki, benden sonra kimse ona ulaşamasın. Naz makamındaydı, kulluk makamındaydı. Allah’tan ne istenebileceğini, nasıl istenebileceğini biliyordu. Büyük adamlar elbette büyük düşünecekti. Allah’ın Vehhâb olduğunun farkındaydı ve böyle diyordu. Allah’ın Vehhâb olduğunu bilen kişi elbette O’ndan ne isteyeceğini çok iyi bilir. Herkes kendine, kendi kafasına göre bir şeyler isteyecektir. Efendimiz de öyle yapmıştı değil mi? Bir taraftan Ah-zâb, birleşik ordular, Mekke müşriklerinin safında toplanmış, küfür or-dusu Medine’ye doğru hareket etmiş, geldi gelecekler, hendek kazılıyor, diğer taraftan Yahudilerin ihanetlerinin söz konusu oluşu, münâfıkların düşmanla işbirliği içine girip Müslümanları arkadan vurma ih-timalleri. Bütün bu olumsuz şartlar altında bile Allah’ın Resûlü İran’ın, Bizans’ın kapılarının açılışını, fethini müjdeliyordu Müslümanlara. Nasıl olurdu bu? Bu zor durumda hendeğin arasına sıkışmış kalmış Müslümanlar, hangi güçle Bizans’ı ve İran’ı fethedeceklerdi? Evet öyleydi, çünkü büyük insanlar büyük düşünebiliyorlardı. Oradaydı zaman olarak, oradaydı mekân olarak Allah’ın Resûlü, ama çok daha ilerilere gidebiliyordu, yarını görebiliyor, bu gidişin nerelere ulaşabileceğini haber veriyordu. . Yâni kendisine bu kadar güç kuvvet, bu kadar imkân ve saltanat verdiğimiz Süleyman’ı zaten kürsüde bir ceset olarak imtihan ediyorduk, buyuruyor Rabbimiz. Yâni o tahtına konmuş bir cesetti. Bir cesetten ibaretti. Çünkü nedir bu tahtta, bu saltanatta Süleyman’a ait olan? Hepsini Allah vermedi mi? Hepsi Allah vergisi değil mi? ‘Benim’ diyebileceği varsa şâyet, o da bir cesediydi değil mi? Öteki özelliklerinin tümü Allah’tan. Meselâ şu anda rüzgâra ben de diyebilirim gel be-ni götür filan yerlere diye. Dinler mi beni rüzgar? Cinlere ben de diye-bilirim, gelin benim emrimde olun diye. Dinlerler mi beni? Allah bana vermeyince bu gücü, elbette dinlemezler değil mi? Hattâ Süleyman (a.s) diyor ki, “ya Rabbi bana verdiğin bu mül-kü benden başkalarına verme. Ya da onu benden alıp birilerine verme. Bu mülk sadece bende olsun ya Rabbi!” Hattâ bir ara Rasûlullah Efendimiz cinlerden birini tutup mescidin direğine bağlıyor, gelip insanlar da bunu görsünler diye. Sonra işte Süleyman’ın (a.s) bu duasını hatırlayıp vazgeçiyor bundan. Çözüveriyor o cini oradan. Bir tek Süleyman’a (a.s) ait olsun bu iş deyiveriyor.