Sâd Suresine Dön

Sâdص

43. Ayet

43Sâd Suresi

وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ

Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine öğüt olması için ona, ailesini ve bir o kadarını daha verdik.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

41,43. “Ey Muhammed! Kulumuz Eyyûb’u da an; Rabbine: “Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi” diye seslenmişti. “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su” dedik. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.” Bir de kulumuz Eyyûb’u hatırla ey peygamberim. Eyyûb’u da gündemine al, onu da gündeminde tut. Hani o Rabbine: “Ya Rabbi, doğrusu şeytandan bana bir yorgunluk ve zarar dokundu. Şeytan bana bir yorgunluk ve azap verdi. Şeytan beni Senden meyus kılmak için vesvese veriyor. Sana karşı, Senden gelecek şifaya karşı şeytan benim ümitlerimi kesmek istiyor. Şu içinde bulunduğum ortamdan ötürü, şu imtihan konumumdan ötürü şeytan bana yaklaşıp vesvese vermeye yol buldu, ya Rabbi!” diye dua etmişti. Rabbimiz kitabının çeşitli yerlerinde böyle kerîm elçilerinin diliyle bize farklı farklı dua modelleri öğretmektedir. Ne güzel, ne hoş duadır bunlar değil mi? Yâni keşke bizler böyle kendi kendimize dua modelleri oluşturma çabası içine gireceğimize, pişdârlarımızın dua modellerini öğrenerek Rabbimize dua etsek, elbette çok daha hayırlı olacaktır. Bakın Eyyûb (a.s), hastalığının iyileştirilmesi için Şâfî olan Rabbimizin şifa lütfetmesi için dua ediyordu. Rabbimizin bir hastalıkla imtihanı ve de şifanın gecikmesi şeytanın yaklaşmasına sebep oluyordu. Şeytan onu bu zayıf noktasından vurup Rabbine karşı isyana teşvik ediyordu da, o da Rabbine böylece yalvarıp yakarıyordu. Gerçekten hastalıkla imtihan edilen Müslümanlara ne güzel bir dua örneği sunuluyor değil mi? Allah’ın kutlu elçisi böyle bir durumda, sırf Allah’ın merhametine sığınıyor ve şifayı Allah’tan bekliyor. Onun bu içten duasına karşılık Rabbimiz de şöyle buyuruyor: “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su. Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik.” Rabbimiz, böyle O’nu etkin ve yetkin görerek dua eden bir kulunun imdadına yetişmez mi? Yeter ki kullar O’nu bilsinler, yeter ki kullar O’nu yetki sahibi, güç kuvvet sahibi, şifa sahibi bilip O’na yönelsinler, O’na yalvarıp yakarsınlar, O’na dua etsinler, O’na kulluk etsinler, O’ndan istesinler. Yeter ki hastalar, yeter ki fakirler, yeter ki günâhkârlar hallerini arz edecekleri, is-teyecekleri kapıyı bilsinler. Öyle değil mi? Biz kulları bütün kulluğumuz, bütün âcizliğimiz içinde, bütün samimiyetimizle dua dua yalvararak Rabbimize yönelsek, hiç o Rabb dualarımızı reddeder mi? Hiç cevapsız bırakır mı? “Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar aile ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik,” buyuruyor Rabbimiz. Ehlini, ailesini ve bir mislini daha verdik. Yâni hem sıhhatini ona iade ettik, hem ailesini lütfettik. Allah en iyisini bilir, hastalığından dolayı dayanamayıp kendisini terk eden ehlini ona döndürdük. Ya da sadece Eyyûb (a.s) değildi bu ölümcül hastalıkla imtihana tabi tutulan; ehli, karısı, çoluk-çocuğu da bu hastalığa tutulmuştu da, hepsini Rabbimiz iyileştirivermiştir. Rabbimiz ehlini ona gerisingeriye lütfettiği gibi fazlasını da veriyor. Ya ona daha başka sâliha kadınlar veriyor, ya da evlâtlar, oğullar, kızlar veriyor ve ailesi çoğalıyor. İşte tüm bu verilişler, Allah katından bir rahmettir. Şifayı veren Allah’tır, sağlığı veren O’dur, ehlini veren O’dur, kısaca her şeyini veren O’dur. Evet, hasta olduğun konumda da Eyyub’u hatırla. Allah’ın kendisine sıhhat ve âfiyet verdiği, ama sonra da imtihan için sağlığını alıverdiği ve hastalık döneminin de şeytanın kendisini zorlayacağı kadar bir müddet süren bir kul olarak Eyyub’u bir hatırla. İnsanlar ba-zen ruhen, bazen bedenen hasta olurlar. Kimilerinde bunun her ikisi birlikte gerçekleşebilir. Kocasını ya da hanımını kaybetmiş bir kişi, ya da çocuğunu, ya da anne babasını kaybetmiş bir kişi düşünün. Bu adamın ruh ve beden dengesinin yerinde olması mümkün mü? Böyle bir kişi elbette unutabildiği kadar sıhhat ve afiyettedir. Hele hele böyle bir durumla karşı karşıya kaldığı ilk günlerde eli kolu hiç kalkmaz değil mi? Aslında ellerinde, bileklerinde, dirseklerinde hiçbir ârıza yoktur, sinirleri tastamamdır ama hiçbir şeye uzanmaz değil mi? Hiçbir şeyi canı çekmez de ondan böyledir. İşte bir anlamda bir hastalık, bir dert, bir ıstıraptır. İşte her tür hastalıkta, her tür sıkıntıda Eyyub’u anlayacağız. Onu hatırlayacak, onu gündeme alacak, onunla beraber olacak ve onu örnek alacağız. Böyle bir durumda imtihan edilirken, Rab-bimizin razı olduğum kulum dediği Eyyub aleyhisselâmı gözümüzün önüne getirsek biraz rahatlar mıyız? Tabi bu da bizim rahatlık anlayışımıza bağlıdır. Dünya planında bir rahatlık beklentisi içindeysek elbette bu mümkün olmayacaktır. Ama bak Allah’ın sevgili kulu ve şerefli elçisi bile bu dünyada böyle bir hastalıkla imtihan olunmuşsa, bana ne oluyor ki? Meğer bu dünyada bunlar olabilecektir diyebilirsek işte bu sabrın sembolü olacaktır. Bir tarafta Nuh aleyhisselâm Allah’ın istediği kulluğa devam et-mede, dayanıp direnmede hoş bir örnek, bir tarafta Eyyub aleyhisse-lâm hastalıkla imtihan karşısında isyan etmemede, dayanıp sabretmede, böyle uygun görülmüş, Rabbim dilediği gibi imtihan eder, demek ki ben bununla cennet kazanacakmışım demede güzel bir örnek. Belki de bu iki güzel örneğin arasında bazen birine, bazen ötekisine yakın imtihan olunan bizler ve diğer insanlar. Öyleyse bu güzel örnekler şahsında bizler de hep diyeceğiz ki, Rabbim güzel imtihan eder. O’nun imtihan modeline benim karışmam gerekmez. Ben neyim ki ka-rışayım? Ya Rabbi beni bana bırakma. Sen elbette her şeyin en iyisini bilirsin. Sen gönderdiysen tamamdır bu iş. Benim cennetim için böyle uygunsa canım başım üstüne. Bana gönderdiklerin, sonunda bana lütfunu getirecekse, beni rahmetine ulaştıracaksa ben hepten gelenlere razıyım ya Rab demek bizim görevimiz olacaktır. Dikkat ediyorsanız peygamber efendimizden sabır istediği bu bölümde Rabbimiz iki tür imtihandan söz etti. Dâvût ve Süleyman (a.s) gibi yeryüzünde en büyük mülk ve saltanatla imtihan edilen iki peygamber, iki kul ve de Eyyûb (a.s) gibi her şeyini kaybetmiş bir peygamber. Birbirine tamamen zıt iki imtihan konumu? Öyleyse şunu kesinlikle unutmamalıyız ki, imtihanı yapan Allah’tır. İmtihanın konusunu takdir eden Allah’tır. Bizi bu dünyada güç, kuvvet, zenginlik, ser-vet ve saltanatla, imkân ve fırsatla da imtihan edebilir, bunun tamamen zıddına fakirlikle, yoklukla, hastalıkla, mahrumiyetle de imtihan edebilir. Her iki durumda da kul olduğumuzu, Allah’ın takdirine, Allah’ın imtihan konularına rıza göstermek ve asla Rabbimizi unutup, Rabbimize isyan içinde bir hayatın adamı olmamamız gerektiğini bilmek zorundayız. Öyle değil mi? Dâvût ve Süleyman (a.s) gibi de imtihan edilebiliriz bu dünyada, Eyyûb (a.s) gibi de. Süleyman ve Dâvût (a.s) gibi mülk ve saltanatla imtihan edildiğimiz zaman asla şımarmayacak, müstekbirleşmeyecek, Allah’a kafa tutup O’na isyan etmeyecek, sürekli bütün bunları kendisine borçlu, her şeyimizle kendisine muhtaç bir kul olduğumuzu, imtihanda olduğumuzu unutmayacağız. Eyyûb (a.s) gibi mahrumiyetlerle imtihana çekildiğimiz zaman da, bize tahsis buyurduğu bu imtihan konusundan ötürü asla O’na isyan etmeyecek, kafa tutmayacak, kendimizi dağıtmayarak kul olduğumuzun şuurunda O’na dua dua yalvarıp yakaracağız. Hani o Rabbine şöyle nida etmişti. Hasta iken Rabbe nida edi-lir. Hasta iken, sıkıntıda iken Rabbe iltica edilir. İhtiyaç halindeyken Rab anılır, Rab çağrılır. Hattâ Resûlullah Efendimizin bir hadisinin be-yânıyla hastanın ah edip inlemesi de tesbihtir, duadır. Ona sevap ve şifa kaynağıdır. Böyle bir durumda kendisine iltica edeceğimiz, dönüp varacağımız tek varlığın Allah olduğunu bilmeliyiz. Bakın işte Eyyub aleyhisselâm Allah’a nida etti, dedi ki, ya Rabbi şeytan bana dokundu, şeytan bana yorgunluk getirdi, sıkıntı getirdi. Şeytan beni yormaya başladı. Bana azap vermeye başladı diyerek durumunu Allah’a arz etti, havale etti. Peki şimdi aynı durumda halimizi biz kime arz ediyoruz? Önce kim aklımıza geliyor? Kimi çağırıyoruz? Kimi çağrıştırıyoruz? Kimin çözüm önerisine başvuruyoruz? Dua tedai konularını kitabımızın önceki âyetlerinde demeye çalışmıştık. Yâni acaba Eyyub aleyhisselâm’ın önceleri Allah aklında değildi de hastalanınca mı aklına geldi? Şeytan onu yoruncaya kadar aklına gelmedi de o zaman mı aklına geldi dersiniz? Bu, peygamberlik misyonuna aykırıdır, bunu baştan reddediyoruz. Peygamber sürekli Allah kontrolünde, sürekli Allah’la beraber olansa, öyleyse zaten baştan beri Allah’la beraberdi de ama şikayet etmiyordu. Yâni razıydı durumundan, kabullenmişti hastalığı, olacaktır diyordu. Ama iş şeytanın yormasına gelince durumunu Allah’a havale ediyordu. Hani bir hikâye anlatılır. Bir kral eline aldığı Ebu Cehil karpuzuyla oynarken elinden ağzına bir damla dokununca dayanılmaz acı olduğunu görür. Hizmetçilerinden birini çağırır ve elindekini ova verir, al bunu ye der. Sanki bir bal ya da baklava yercesine, dünyada tadı bulunmaz nadide bir meyve yercesine ağzının suyunu akıtırcasına hizmetçi onu yer. Kral; al bakalım bir de şunu ye diye ikincisini uzatır. Hizmetçi aynı iştahla onu da yemiş. Kral sorar; acı değil mi bu yediklerin? Evet efendim, acıdır. Ama hiç öyle acı gibi yemedin? Hiç itirazın olmadı? İkincisine bari yeter artık demedin, yüzünü buruşturmadın? Demiş ki; efendim, yıllardır kapındayım, yıllardır tadı hoş, lezzeti hoş güzelim yiyecekler verdin ve yedim. Ha bir kere de acı vermişsin, onu da güzel yiyelim ne olur? Demiş. Şimdi Allah yıllarca ve yıllarca ağzımıza gözümüze, ayağımıza dizimize, tüm vücudumuza sıhhat ve âfiyet veriyor da, bir an alıverince ne diyorsunuz? Şikâyet mi edecektiniz? İsyan mı edecektiniz? Beni mi buldun? Bana mı münasip gördün? Beni buna mı lâyık gördün mü diyeceksiniz? Olmaz elbette böyle şey. Ama bir şikâyetimiz, bir sızlanmamız varsa sadece şu kadarını söyleyebilelim: Ya Rabbi ben buna razıyım. Ben bana verdiğinle imtihan olarak cennet kazanacağımı biliyorum, ama ne olur ya Rabbi bunu dayanamayacağım boyuta ulaştırma. Ben âcizim, ben zayıfım sen bana şifa veriver ya Rabbi diye O’na nazlanacağız. Yâni neden ben diye kafa tutmayacağız Rabbimize. Bakın örneğimiz diyor ki; ya Rab şeytan bana dokunuyor, şeytan beni dürtüklüyor, beni yoruyor, yorgunluğa davet ediyor, sen yardım eyle diye iltica ediyor. Rabbimiz de şöyle buyurdu: Ayağını yere vur dedi. Rabbinden bir emir alan kul başka ne yapar? Ya aynı konumda biz olsaydık bu emir karşısında ne yapardık? Allah bize ayağını yere vur deseydi nasıl hareket ederdik? Ne? Ne dedin? Ayağını yere vur. Nedir bu ya Rabbi? Ne demektir bu? Ben hastayım diyorum, sen ayağını yere vur diyorsun. Nasıl bir iştir bu? Ne ilgisi var bununla hastalığın? Der miyiz ki? Hayır peygamber teslimiyetiyle Allah’a teslim olmayınca şifanın bize gelmeyeceğini baştan bilelim. Rabbimiz öyle buyurdu. Vur ayağını yere, işte bir soğuk su, haydi yıkan onunla ve içeceğin bir su. Ne oldu ondan sonra? Diye sormak gerekir mi Allah’a? Hayır. İşte iki su, birinden içecek, ötekisiyle de yıkanacak o kadar. Olayı Rabbimiz bir senaryo olarak bizim önümüze koymadığına göre, bu kadar yalvarıp yakarmadan, bu kadar sabırdan ve güzel kulluktan sonra elbette Rabbimiz onun şifasını veriverdi. Allah şu kadarını söylüyor bakın: Ona ehlini, ahalisini, oğlunu kızını, ehlini ona lütfetti Allah. Hattâ dahalarını, nicelerini, benzerlerini de veriverdi. Yâni çoğalttı, bir o kadar daha verdi. Yâni daha nice imkânlar verdi ona katından bir rahmet olarak. Allah’ı Vehhâb bilenlere Allah Vehhâb olur, lütfedici olur. Eğer biz de Allah’ı Vehhâb bilirsek, lütfeden, ihsan eden, bolca veriveren, nimetlere fark eden olarak iman edersek elbette Rabbimiz elçilerine verdiği gibi bize de verecektir. Ama bana neyin lâzım olduğu O bilir ve bu hikmetiyle verir. Ama biz kendimizce, kendi mantığımızca lütuf olduğunu zannettiğimiz şerleri istersek vermeyebilir. Çünkü o zaman belki de vermemesi lütuftur. Dua ediyor ve hayır olduğunu zannettiğimiz şeyleri istiyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki bizim için nelerin hayırlı, nelerin hayırsız olduğunu en iyi Allah bilir. Öyle olunca belki geciktirir bizim için hayırdır, belki iptal eder bizim için hayırdır, belki çabucak veriverir hayırdı. Unutmayalım ki duanın kabulünde böyle bir sistem vardır. İşte Rabbimiz Eyyub aleyhisselâm’ın duasını kabul buyurdu, al sana biri yıkanılacak, diğeri de içilecek iki su. Yâni böyle olunca, sıhhat ve âfiyete kavuşunca cennet hak etme fırsatı daha mı fazla oluyor? Hayır öyle diyemeyiz. Kim diyebilir ben sıhhatliyim, binaenaleyh hastaya göre cennete daha lâyığım? Olur mu böyle bir şey? Olmaz elbette ama, Allah dediği ve peygamberimiz de öğrettiği için elbette Allah’tan sıhhat ve âfiyet isteriz. Değilse nice hastalıklar nice şerlere engel olduğu için bizim için hayırdır. Hastalıklar kalbimizin incelme sebebi olduğu için bizin hayırdır. Hattâ Rasûlullah Efendimizin beyanıyla kulun günâhlarının temizleyicisidir. Peygamber Efendimiz buyurur ki; “Allah bir kulunu af-fetmeyi dilerse, onu hastalıklarla müptelâ kılar da, demirin ateşle isinin, pasının temizlendiği gibi hastalık da kulu tertemiz hale getirir.” Onun içindir ki hasta ziyaretine gidince; Allah sana cennet versin deriz. Sonra güzel bir tavırla; “Lâ be’se tahûrun inşallah” deriz. Yâni geçmiş olsun, bir şeyin yok inşallah, kefâret olur inşallah, günâhlarını temizleyici olur inşallah deriz. Sonra mümkünse elini tutup güzel dualarda bulunuruz, onun da duasını isteyerek izin alıp ayrılırız. İşte bu, aklı olanlar için bir gündemdir, bir hatırlatmadır, bir hatıradır. Yâni insanlar için unutulmaması gereken bir derstir. Bu hep bizde kalmalıdır. Unutmayacağız ki Allah bazen öyle imtihan eder, bazen de böyle. Bazen vererek imtihan eder, bazen de alarak. Bazen sıhhatle, bazen de hastalıkla. Hastalığı veren alabilir de, sağlığı veren alabilir de. Her hal-ü kâr da O’nunla irtibat halinde olmalıyız. Sonra Rabbimiz Eyyub aleyhisselâm’a şöyle buyurdu: