4,5. “Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkârcılar: “Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir” demişlerdi.” Kendilerinden, kendi aralarından, kendi cinslerinden bir uyarıcının gelmesine taaccüp ettiler, içlerinden biri kendilerini uyarıyor diye şaşırıyorlar. Tıpkı bugünün Müslümanları gibi. “Bu bir Allah elçisi değil, olsa olsa yalancı bir sihirbazdır. Bu İlâhları tek bir İlâh mı yaptı? Bir çok İlâhın içinden çıkamayacağı işleri bir tek İlâhla mı halletmek istiyor? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir,” dediler. Hastalandığı bir dönemde, Rasûlullah Efendimizin amcası Ebû Talib’in yanına geliyorlar. Diyorlar ki, “Ey Ebû Talib, bu yeğenine bir çare bulsan. Ya aramızdan çekil, onun işini biz bitirelim, ya da bir çare bul!” Çağırıyor amcası peygamberimizi. O meclise gelen Rasû-lullah şöyle içeriye bir bakıp kendisine oturacak bir yer arıyor ve Ebû Talib’in yanında boş bir yer görüyor. Tam oraya oturmak için yöneldiğinde, hain Ebû Cehil Rasûlullah’ın oraya oturmasını istemediği için hızlıca hareket edip orayı dolduruyor ve Allah’ın Resûlü mecburen bulduğu başka bir yere oturuyor. Hain, Rasûlullah Efendimizin öyle ağırlıklı bir konumda olmasını istemiyor. Şahsiyetiyle oraya oturup, daha ilk başta böyle bir otorite kurmasını istemiyor. Oturuyor Rasûlullah, teklifler, konuşmalar yapıldıktan sonra Rasûlullah buyuruyor ki, “amca mümkün değil, ben bunlardan bir tek söz istiyorum.” Bunu duyan müşrikler diyorlar ki, “babanın hatırı için ey Muhammed, bir değil on cümle söyleyelim, yüz cümle söyleyelim, söyle neymiş o cümle? İş bu kadar basitse nedir bu aramızdaki kavga?” “Ben sizden sadece “La İlâhe illallah” demenizi istiyorum.” Bunu duyar duymaz hemen elbiselerini üzerlerine atıp oradan kalkıyorlar, “vallahi biz bunu ebedîyen söylemeyiz,” diyorlar. “Bu pek çok İlâhlarımızı bir tek İlâha mı indirgemek istiyor? Ebedîyen bu mümkün değil,” deyip kalkıp gidiyorlar. Kendi içlerinden, kendi cinslerinden bir elçi seçip kendilerini uyarmak, kendilerini hidâyete ulaştırmak üzere Allah’ın ona vahiy göndermesine şaştı kâfirler. Bunu tuhaf karşıladılar. “Böyle bir şey nasıl olabilir? Nasıl olur da Allah bir meleği değil de içimizden birisini elçi seçip onunla konuşabilir? Nasıl olur da onun vasıtasıyla Allah bi-zim hayatımıza karışabilir?” dediler. Sanki bu ilk defa oluyormuş gibi. Sanki tarihte Allah başka bir beşerî elçi olarak göndermiş gibi. Halbuki Allah o elçi vasıtasıyla kendilerine gündem olacak, zikir olacak, şe-ref kazandıracak bir kitap, bir hayat programı göndermişti. Halbuki Rabblerinden gelen bu kitaba ve bu kitabın pratiği olan bu peygambere sarılarak yeryüzünde izzet ve şeref kazanacaklardı. Kendilerine izzet ve şeref kazandıracak bir kitabın ve elçinin gelişini tuhaf karşıladılar. Halbuki bundan daha doğal bir şey olamazdı. Yeryüzünde en mâkul bir şey varsa, o da Allah’ın yarattığı kullarına hayat programı göndermesidir. Yeryüzünde en mâkul şey, yine Rabbimizin insanlara onların içinden, onların cinsinden, onlar gibi yaşayan, onların örnek alabilecekleri bir beşer göndermesidir. Asıl şaşılacak şey bu dünyayı yaratan, insanları var eden Allah’ın onların hayatlarını düzenleyecek bir program göndermemesidir. Önceki toplumların içinden de elçiler seçip kitaplar gönderen Allah’a kulluktan kaçmak için, kâfirler bunu tuhaf karşıladılar. Böylece Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemediler. “Allah elçi seçmez, Allah vahiy göndermez, Allah hayata karışmaz,” dediler. Böylece Allah’ı, Allah’ın elçilerini, Allah’ın kitaplarını diskalifiye ederek keyiflerince bir hayat yaşamak istediler. Tıpkı günümüz kâfirleri gibi göklerin ve yerin yaratıcısı olarak inandıkları Allah’ı hayatlarına, hukuklarına, eğitimlerine, kılık-kıyafetlerine karıştırmadılar. Dediler ki: “Bizim bu konularda söz sahibi İlâhlarımız, tanrılarımız vardır. Ne oluyor ey Muhammed? Sen bir çok İlâhı tek bir İlâh mı yaptın? Bir çok İlâhın halledemediği işleri bir tek İlâhla halletmek mi istiyorsun? Bak şu anda bu kadar çok tanrılarımız, hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, kılık-kıyafet tanrılarımız, ekonomi tanrılarımız, sosyal ve siyasal tanrılarımız bile problemlerimizi çözümleyemezken, sen bir tek İlâhla mı problemleri çözmek istiyorsun? Bu mümkün mü?” diyorlar. Evet, buraya kadar denenleri bir özetleyelim inşallah: Allah’ın kendi aralarından birini seçip ona zikir indirmesini, vahiy göndermesini kabul edemiyorlar. Olmaz böyle şey diyorlar. Allah’ın ne yapıp ettiğine akıl erdiremiyorlar. Size ne bundan? Allah’ın işlerinin ne olduğuna, nasıl olduğuna ne diye akıl erdirmeye çalışıyorlar? Teslim oluversinler, tamam. Demek ki vahyi indireceği kimseyi içimizden seçermiş, bunun mantığı buymuş, deyiverselerdi daha iyi olmaz mıydı? Her halde Allah bunu onlara sormalı imiş. Kime versem bu görevi? diye Allah onlardan izin alacakmış. Bu konuda yetkili onlarmış. Şaşırıp kaldılar içlerinden birisinin elçi gönderilmesine. Sanki dışlarından birisi gelmiş olsaydı kabul edeceklerdi, asla. Şimdi de öyle değil mi insanlar? Kendilerinden birinin kendilerine mesaj sunmasını reddediyorlar. Halbuki önemli olan mesajın kendisidir. Nitekim bir ha-dislerinde Rasûlullah Efendimiz bu hususu şöyle anlatıyordu: “Benim mesajımı size ileten bir köle de olsa onu dinleyip itaat edin” Yâni dinlenecek olan köle değil de aslında peygamber (a.s) olacaktır. Allah ve Resûlünün emirlerini bize aktaran bir köle, bir çocuk, tanımadığımız birisi bile olsa ona itaat edilecektir. Ama şimdi itiraz etmek isteyenler buna çok rahat yol bulabiliyorlar. Bir söz duyduğumuzda onu söyleyene değil, onun asıl sahibine bakılacaktır. Eğer onu Allah ve Resûlü söylüyorsa, onu dinlemek zorundayız. Ama uyarıcıya, sözü söyleyene kafayı takarak sözü diskalifiye etmeye çalışmak, ciddi bir kâfir mantığıdır. İşte bakın burada kâfirler sözü söyleyene, mesajı ileten peygamber efendimize kafayı takarak diyorlar ki; bu adam sihirbazdır. Bu adam yalancıdır. Bu adam dengesizdir. Sonra diyorlar ki; Yahu bu adam ne yapmak istiyor? Nedir bunun derdi? Bir çok ilahı bir tek İlâh’a mı indirmek istiyor? Hayatımızın her bir bölümünü kendilerine parsellediğimiz yüzlerce putlarımızı bir tek ilaha mı indirmek istiyor bu adam? Bizim hayatımız o kadar düzensiz ki, bu kadar ilâh ancak hakkından gelebiliyorken, şimdi bir tek ilâh nasıl becerecek bunu? Bir tek ilâhın bizim hayatımızı düzenleyebileceğine inanmamızı istiyor öyle mi? Bu gerçekten çok acayip bir şey diyorlar. Sanki Allah’ın Resûlü yattı, kalktı, düşündü, taşındı ve bu işi kendisi bulmuş gibi. Halbuki onun da bu konuda hiçbir yetkisi ve müdahalesi yoktur. Allah onu görevlendirmiş ve diyor ki; benden başka ilâhlar tanımayın. Bunu anlayamıyorlar adamlar da itiraz etmeye çalışıyorlar. Sonra diyorlar ki: Haydi yürüyün. Dinlemeyin onu, gündeminize almayın ve ilâhlarınıza sıkı tutunun diyorlardı. Tarihte onların yaptıklarını bugün aynı yolun yolcuları da yapmaya çalışıyorlar. Aman okumayın Kur’an’ı! Aman dinlemeyin Kur’an anlatanları! Ne olur ne olmaz, belki kalpleriniz kayıverir, belki etkileniverirsiniz korkusu tarih boyunca tüm kâfirlerin korkusu olmuştur. Yürüsünler, gitsinler bakalım kendi dünyalarına. Kendi dünyalarını yaşasınlar bakalım. Herkes kendi mezarına gide-cektir sonunda. Bu hep böyle olmuştur. Kâfir dünya peygamberlerin getirdiği Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşu gerçeğini örten dünya, asla peygamber mesajıyla baş başa kalmaya tahammül edememiştir. Onun getirdiği mesaja bir kişinin bile kulak vermesine izin vermemişlerdir. Neden? Çünkü, ya içlerinden bir kişi o mesajı dinler de iman ediverirse, bir ka-yıp bile vermek istemiyorlar. Âl-i İmrân son âyetinde de aynı konu an-latılıyordu: “Ey İnananlar! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada hazır bulunun, Allah'a karşı gelmekten sakının ki başarıya erişebilesiniz.” (Âl-i İmrân 200) Ey İman edenler, dayanın, direnin, bıkmayın, usanmayın. Yâni bu imanınızı gündemde tutma yarışında bulunun. Sabırda yarışın. Dünyada hangi denenmeyle, hangi sınanmayla, hangi imtihanla karşı karşıya gelirseniz müslümanca kalabilmenin direnişini gösterin. Müs-lümanca kalabilmenin ve ölebilmenin hesabını sağlam yapın. Yâni siz sabırlı olun, direnin, dayanın. Şeytan ve dostlarının engellemelerine karşı sabır yarışına girin. Dininizden, imanınızdan, takva ve teslimiyetinizden asla taviz vermeyin, geri adım atmayın. Eğer karşınızdaki şeytan ve köleleri sizi bu imanlarınızdan vazgeçirmeye, engellemeye, bıktırıp usandırmaya çalışırlarsa, bu konuda sabır ve direnç gösterirlerse, sakın siz de bıkıp usanmayın. Onlarla sabır yarışına girin. Ama bu iş için de rabıtalı olun. Yâni Kur’an’la vahiyle bu mesajla ilginizi, irtibatınızı, rabıtanızı kesmeyin. Böylece yolunuzu hep Allah’la bulun. Yanılmayın, şaşırmayın. Hep Allah desin siz yapın. Al-lah tarif etsin kitabıyla, siz oradan alıp amele dönüştürün. Evet, rabıtalı olmak budur. Allah için bir kulluktan bir başka kulluğa, bir hayırdan başka bir hayra koşun. Bir namazdan sonra bir başka namaza doğrulun. Allah yolunda, Allah uğrunda bir savaşta nöbet tutun. Allah için düşmanı gözetleyin. Savaşın en uç noktasında direnin. Allah’ın dinine göğsünüzü siper edin. Umulur ki o zaman felaha erersiniz. İşte o zaman kurtuluşa erersiniz. Umulur ki o zaman dünyanız da, âhi-retiniz de güzel olur diyordu Rabbimiz, bakıyoruz burada bu adamlar da birbirlerine aynı şeyi söylüyorlar. Sonra bakın, birbirlerine de diyorlar ki: