6,7,8. “Onlardan ileri gelenler: “Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uyarmadır. Kur’an, aramızda Muhammed’e mi indirilmeliydi?” dediler. Hayır; bunlar Kur’an’ımızdan şüphededirler. Hayır; azabımızı henüz tatmamışlardı.” Onlardan ileri gelenler, mele’ grubu, elit tabaka, yönetici kadro, ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran kalburüstü grup halk tabakasına diyor ki, “yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sabredin, yardım edin İlâhlarınıza, memnun etmeye çalışın onları, unutmayın ki sizden istenen şey budur. Sizden istenen şey de bu değil mi? Sizler buraya ne için geldiniz? Zaten bu adamın derdi de bu değil mi? Bu adam sizi İlâhlarınızdan koparmaya çalışmıyor mu?” Evet diyorlar ki, “ey insanlar sizler yürüyün, durmayın, dinlemeyin, kulak vermeyin, ilgilenmeyin, gündeme almayın bu Muhammed’in dediklerini. Ciddiye almayın bu kitabı, bu peygamberi. Siz hayatınıza devam edin, işinize bakın. Ona karşı koyacak, ona cevap verecek, onunla mücâdele edecek biz büyükleriniz varız. Siz bu işle ilgilenmeyerek onu bize bırakın. Siz hayatınız konusunda, dininiz konusunda bize güvenin. Biz sizin adınıza her şeyi düşünür ve karar veririz. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna, neyin hak, neyin bâtıl olduğuna biz karar veririz. Siz yormayın kendinizi,” diyorlar. Şunu çok iyi biliyorlardı ki, halk kendi dinlerini bizzat kendileri öğrenmeye başladıkları anda kendilerine kölelikleri bitecek, özgürlüklerine ilk adımlarını atacaklardı. Bunu istemeyen zalimler, hep halkın akıllarının kendi ceplerinde olmasını arzu ederler. “Siz yürüyün ve İlâhlarınıza sabredin, onlara sıkı tutunun. İlâhlarınıza bağlılık konusunda, onlara sahip çıkma konusunda sabırlı olun, dirençli olun; işte sizden istenen, sizin yapmanız gereken de budur,” diyorlar. “Eğer sizler İlâhlarınıza sımsıkı sarılır, onları ciddi benimser ve onlara sahip çıkarsanız kesinlikle bilesiniz ki bu peygamberin size karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur,” diyorlardı. “O peygamber sizi asla o İlâhlarınızdan koparamayacaktır,” diyorlardı. Bugün de “aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip olun! Aman laiklik elden gidiyor! Aman şu düzeninizi yıktırmayın!” teraneleri atanların niyetleri de işte budur. Hocalarının yolunu takip ediyor adamlar. Gerçekten de "Ben dedemi şu putun önünde secde ederken buldum. Ey Muhammed ne yaparsan yap beni dedemin yolundan çe-viremezsin!" diyerek putuna sabredip sıkı tutunan Ebû Cehil’e, Allah’ın Resûlü hiçbir şey yapamıyordu, yapamamıştır. Keşke onların İlâhlarına sarılıp sabrettikleri kadar bugün Müslümanlar da kendi İlâhlarına, İlâhlarının kitabına sarılmayı bir becerebilse! O zaman tüm dünya düşman olsa bile, kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktı müslümanlara. Öyleyse bizler de sabredeceğiz. Her konuda sabırla Allah’tan yardım isteyeceğiz. Çünkü bilelim ki Allah’ın yardım kapılarının anahtarı sabırdır. Bazen nefsin egemenliği, bazen dışındaki ve içindeki şeytanlar, bazen mal mülk derdi, hayatın sıkıntıları bizi baş aşağı getirecek noktaya gelebilir. Bazen bir şeylerden dolayı güçsüz düşebiliriz. İşte o zaman da sabırla Allah’tan yardım isteyeceğiz. Sabır direnç de-mektir. Veya dayanmak demektir, süreklilik veya devamlılık demektir. Kâfirlerin de hareketlerinde bir sabır veya müslümanların da hareketlerinde bir sabır söz konusudur. Meselâ kâfirler peygamberimiz karşısında dayanabilmek için birbirlerine yürüyün! dediler. Aman bu peygamber karşısında pes etmeyin! Dayanın, dişinizi sıkın ve sabredin! dediler. Ayrıldılar, kalkıp yürüdüler, haydi dediler yürüyün. Aynı ortamda bulunmayın bu adamla. Onu dinlemeyin, onun sözlerine kulak vermeyin dediler. Elbiselerine büründüler başka âyetlerin beyânıyla. Bir şeylerinin arkasına saklandılar, önlerine kalkanlar gerdiler de sözün, mesajın kendilerine ulaşmasına engel oldular. Aman ilâhlarınıza sıkı tutunup dayanın, direnin, sabredin dediler. Demek ki hak yolda, iman teslimiyet yolunda yapıldığı gibi bâtıl yollarda da yapılırmış. İlâhlara sabır. Hani Resûlullah Efendimiz bir hadislerinde; “Bu din için, kulluk için Allah’ın istediklerine azı dişlerinizle sarılır gibi sarılın” di-yordu ya, sanki bu kâfirler de kendi ilâhlarına aynı inançla sarılmalarını istiyorlar. Aman ilâhlarınıza sıkı tutunun. Zaten bu adamın da sizden istediği budur. Bu adam sizi ilâhlarınızdan koparmak, tanrılarınızdan uzaklaştırmak istiyor. Aman kopmayın ilâhlarınızdan, değilse onun ilahının yanında bulursunuz kendinizi. Peki acaba şu anda şeytan ve çömezleri Müslümanları kendi İlâhları olan Allah’a sarılma noktasında sarsmaya çalışmıyorlar mı? Allah’tan başka Rezzaklar tanıtarak onların tek Rezzâkları olan Allah’a karşı imanlarını, güvenlerini, teslimiyetlerini sarmıyorlar mı? Böylece Müslümanları helâke sürüklemiyorlar mı? Onların karşısına başka şâfiler çıkarıp tek Şâfileri olan Rablerine karşı güvenlerini sars-mıyorlar mı? Başka rabler, başka yasa belirleyiciler çıkarıp, hayatlarına program yapmaya yetkili tek Rablerine karşı imanlarını sarmıyorlar mı? Onların yaptıklarını yapma konusunda bizler de kendimize bir proje olarak geliştirmeli değil miyiz? Yâni onların sahte ilahlarına, putlarına sarıldıklarından çok daha fazlasıyla bizler de Rabbimize, İlâhımıza sarılmalı ve O’na kulluğa sabretmeli değil miyiz? Onlar bu sahte tanrılarını, bu yapay tanrıçalarını kesinlikle tartışmaya bile açmayacaklar, onların dokunulmazlığını savunacaklar da biz ne yapacağız? Efendim, biz biraz objektif olsak, biz biraz her inanca, her düşünceye açık olsak, her kitaba, her dine açık olsak. Olalım, ama bir şartla. Şeytan ve dostlarını da bağlasınlar da o zaman bakalım meseleye. Tamam, ben çocuklarımı hangi okula gidecekleri, hangi kitapları okuyacakları, nerelerde yaşayacakları konusunda zorlamayayım. Hiç-bir şey söylemeyeyim onlara. Ama kimse hiçbir söylemesin onlara. Hayatı bütün çıplaklığıyla kendileri görsün, hiç kimse onlara bir şeyler empoze etmesinler. Damarlarında kan gibi dolaşan şeytan da onlara verdiği vesveselerini bıraksın. Okulda, çarşıda, televizyonda onların körpe dimağlarına küfür ve şirk empoze etmeye çalışan şeytan çömezleri de bu işi bıraksın. O zaman ben de çocuklarıma hiçbir şey demeyeyim. Mümkün mü bu? Yaparlar mı bunu? Bakın adamlar şöyle diyorlar: Bugün de aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip olun! Aman laiklik elden gidiyor! Teraneleri atanların niyetleri de galiba budur. Hocalarının yolunu takip ediyor adamlar. Onların İlâhlarına sarılıp sabrettikleri kadar keşke bugün müslümanlar da kendi ilahlarına, İlâhlarının kitabına sarılmayı bir becerebilselerdi tüm dünya düşman olsa bile kimsenin yapabileceği bir şey kalmayacaktı. Zaten sizden istenen de budur! diyorlardı. Sabırlı olmak demek bıkmamak, usanmamak demektir. On yıldır namaz kılıyorum! Yeter artık dememek sabırdır. On yıldır içki içmiyorum! yeter artık bu kadar dememek sabırdır. İbâdetten bıkmamaya, günâhtan kaçınmaya devam etmek sabırdır. Allah’ın nasıl isterse bizi öylece imtihan et-tiğine, edeceğine, gönderilen sorular istikâmetinde Allah’a kulluk etme şuurunun devamına da sabır diyoruz. Bazen yangınla, bazen hastalıkla, bazen zenginlik, bazen fakirlikle, nasıl isterse öylece imtihan edeceğine iman etmek sabırdır. Bazen müslümanların zafiyetleriyle, bazen kâfirlerin gücüyle, bazen zaferle, bazen yenilgiyle, bazen Bedirle, bazen Uhut’la imtihan eder Allah. Biz de o konuda sabredeceğiz. Yani o konuda nasıl kulluk etmemizi istiyorsa öylece kulluk edeceğiz. Sabır insanın vücudundaki baş mesabesindedir. Başı olmayan bir bedenden nasıl ki hayır beklenmezse sabrın kontrolünde olmayan bir imanda da bilelim ki hayır yoktur. Sabır çok önemlidir İslâm’da. Bakıyoruz Kur’an-ı Kerimde; Allah, namaz kılanlarla beraberdir denmezken, sabredenlerle beraberdir dendiğini görüyoruz. Allah namaz kılanlarla beraberdir denmezken, sabredenlerle beraberdir dendiğini görüyoruz. Çünkü sabır namazdan da şümullüdür. Zira namaz kılabilmenin, bunları yapabilmenin yolu da sabırdan geçer. Namaza sabredecek ki kişi namazı kılabilsin, zekâta sabredecek ki verebilsin. Sabır önemlidir. Kulluğa sabır, şeytana uymamaya sabır gibi. Evet sabırla Allah’tan sürekli yardım isteyeceğiz. Çünkü her an şeytanla karşı karşıya bir hayat yaşıyoruz. Üstelik şeytanın tüm yardımcıları da bizi çepeçevre kuşatmışlardır. Şeytanın sıkıntıları, şeytan dostlarının ürettiği sıkıntılar, dünyanın tabii sıkıntıları, bir de müslümanlıklarının farkında olmadan yaşayan müslümanlardan gelecek sıkıntılar bizi bunaltacak noktaya geldiği zaman başka da çaremiz yoktur. Tüm bu aleyhte şartlara rağmen yine de müslüman kalabilme bilinciyle Rabbimizden yardım isteyeceğiz. Şimdi Allah için bu ortamda herkes, hepimiz kendi yerimizi bulmaya çalışalım. Farz edin ki Rasûlullah var, etrafında Ebû Talib, Ebû Cehil, insanlar ve bizler varız. Böyle bir ortamda Rasûlullah’ın bir teklifiyle karşı karşıyayız. Diyor ki Allah’ın Resûlü: “Ey insanlar, gelin hayatınıza karışmaya yetkili tek İlâh Allah olsun. Zevkinize, menfaatiniz, kılık-kıyafetinize, kazanmanıza harcamanıza, mesleğinize, yemenize, içmenize, hukukunuza, eğitiminize, gecenize-gündüzünüze, o-kumanıza-yazmanıza, sosyal, siyasal, ekonomik, bireysel ve toplumsal tüm hayatınıza karışan öteki İlâhları bırakın, terk edin, hayatınızı sadece Allah ayarlasın.” İşte şu anda okunan Kur’an, peygamberin bu teklifini size ulaştırdı. Peki siz ne diyorsunuz bu teklife? Ya da siz hangi taraftasınız bu teklif karşısında? Bunu duyduktan sonra yine aynen Kur’an’dan önceki hayatınıza mı dönüyorsunuz? Yoksa, “ya! Öyle miydi?” diyerek onları bırakıyor ve hemen can fedâ La İlâhe illallah mı diyorsunuz? Eğer bu ikiden birinin tercihini açıkça ortaya koyacaksak o zaman niye okuyoruz ki bu Kur’an’ı? Ne gereği var da bunu okumanın? Evet ne kadar korkunç bir tablo çıktı karşımıza değil mi? “Gerçekten bu çok acayip bir şeydir, çünkü biz bunu son dinde de işitmedik. Bizler bunu daha önceki toplumlarda hiç görmedik,” diyorlar. Yâni, “babamın babasının dedesinde görmedim. Hocamın hocasının hocasında görmedim. Îsevîlik, Mûsevîlikte görmedim, Ku-reyş’in dininde görmedim. İmam hatipte okudum görmedim. Nedir bu senin dediğin yahu?” diyorlar. Bizler de bunu fiilen demiyor muyuz? Bu ancak bir uyarmadır. “Kur’an, aramızda Muhammed’e mi indirilmeliydi?” dediler. “Yâni aramızda bir tek sen biliyorsun bunu ha? Biz bi-lemedik de sadece sen bildin ha? Biz de okuduk, biz de hafızlığı bitirdik, biz de imam-hatibe gittik, biz okuduk bu Kur’an’ı, biz de yıllarca nice hocaları dinledik, biz de yıllarca mukabelelerde bulunduk. Yâni bunu bilen bir tek sen misin?” diyenlerin ataları da diyorlar ki bakın, “bu sana mı düşmüş? Tamam bir peygamberi biz de bekliyorduk ama, bu senden önce Mekke’de filana, Taif’te falana gelmeliydi.” Hayır hayır, bunlar Bizim Kuran’ımızdan şüphededirler. Evet, diyorlar ki biz bunu son dinlerde hiç görmemiştik, nereden çıktı bu iş? Uyduruk bir şeydir bu. Son din; babasının dinidir. Babasının dininde görmemiştir adam bunu. Çünkü babası öyle yaşamıyordu adamın. Son din; dedesinin dinidir. O da bu dinden habersiz yaşamıştı. Son din; Hıristiyanlık, ya da Yahudiliktir. Görebilmişler miydi o dinlerde Resûlullah Efendimizin dediklerini? Duyabilmişler miydi onlardan Kur’an’dan duyduklarını? Var mıydı onlarda bu tek İlâh ve Rab inancı? Bir tek İlâh olsun, hayata sadece O etkili olsun. Duymuşlar mıydı bunu onlardan? Duymuşlar mıydı babalarından, dedelerinden? Hayır. Babasından duymadı, dedesinden duymadı, kocasından duymadı, ne yapacaktı şimdi bu adam? Meselâ şu anda bu ülkedeki tüp Tıp Fakültelerini kapatsalar. Tıbba yasaklar koysalar, bundan sonra kimse tıp konusunda tek kelime konuşmayacak deseler. Hattâ tıp bilgilerini ağzına alan herkesi cezalandırsalar, asıp kesseler. Uzun süren böyle bir yasaklamadan sonra, biraz gevşeklik ortaya koysalar, herhalde eline kerpeteni alıp; “ben de diş doktoruyum, ben de güzel diş çekerim, ben de tedavi ederim” diyenler çıkar mı? Din konusu da böyle olmaz mı? Meselâ bir ülkede Allah’ı, dini, kitabı ve peygamberi ağza almak yasaklansa. Kur’an ve sünnet tümüyle gündemden kaldırılsa. Hattâ Allah’ın kitabı evlerden, duvarlardan, minderlerden ve yastıklardan bile esirgense, kıskanılsa, yasaklansa. Kitabı ve sünneti kazara ağzına alanlar hemen cezalandırılsa. İnsanlardan birileri çıkıp da biz bunu kimseden duymadık deseler ne anlam ifade eder? Böyle bir ortamda kimden duyabilecekler dini? Kimden öğrenebilecekler kitap ve sünneti? Kimden duyabilecekler bu gerçekleri? Evet, diyorlar ki son dinlerde, başka dinlerde bunun benzerini duymamışlar. Devam ediyorlar saçma sapan iddialarına, ama Allah da onları sorgulamasını sürdürüyor: Ciddi misiniz? Samimi misiniz? Kendinizden emin misiniz? Ne dediğinizin, ne yaptığınızın bilincinde misiniz dercesine bundan sonra Rabbimizin sorgulamaları gelecek. Bakın, işte onlardan biri şöyle: Yok yok, onlar gündem konusundan tereddütlüler. Orda zorlanıyorlar. Onların tüm dertleri gündemlerinin değişmesi korkusudur. Bu kitap ve bu peygamberi kabul ettikleri zaman gündemlerinin değişeceğinden ürküyor bu inançsızlar. O zaman şu andaki gibi istedikleri günâhları yapamayacaklarından, diledikleri gibi keyiflerince bir hayat yaşayamayacaklarından korkuyorlar, onun için buna yanaşmıyorlar diyor Rabbimiz. Gündemlerini Kur’an’la oluşturmaya yanaşmıyorlar. Onlar azabımızı henüz tatmamışlardır. Kur’an’ı gündem yapmaya yanaşmıyorlar ve de üstelik dikkat ederseniz, hainler bir dini reddetmek için bir başka dini kullanıyorlar. Bir dini reddedebilmek için bir başka dine sarılıyorlar. “Biz böyle bir şeyi son millette, millet-i âhire’de, son dinde görmedik, duymadık,” di-yorlar. Son dinden, Allah’ın İsrâil oğullarına gönderdiği Hıristiyanlığı kastediyorlar. Çünkü Allah’ın gönderdiği dini, kitabı bozan, hak dinden sapıp giden Hıristiyanların dininde de teslis inancı vardı. Üç İlâh inancı vardı. İşte buna bakarak diyorlar ki, “son dinde de biz tek İlâh inancını, tevhid inancını göremiyoruz. Şimdi bu nasıl bir şeydir ki pek çok İlâhı bir tek İlâha indirgiyor? Öyle kabul ettiğimiz zaman öteki İlâhlarımız ne olacak? Muhammed tüm bu tanrıların yetkilerini alıp bir tek tanrıya mı veriyor? Biz bunu ne önceki atalarımızda duyduk, ne de son dinlerden birinde!” “Sonra içimizde filan filan nüfûzlular, filan filan ekonomik güce sahip olanlar dururken bu din kala kala Muhammed’e mi gönderiliyor?” diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’ı şartlandırmaya, O’na yol göstermeye cüret ediyor hainler. “Başka birini bulmamış ta bula bula onu mu bulmuş Allah?” diyorlar. Onlara mı soracaktı Allah, elçiliğini kime vereceğini. “Hayır hayır, onlar Bizim kitabımızdan şüphe içindedirler ve onlar henüz Bizim azabımızı tatmadılar da onun için bu tür sapıklıklarını sürdürebiliyorlar diyor,” Rabbimiz. Aramızda bula bula Allah onu mu bulmuş? Başka vahiy gönderecek bulamamış mı? Onu mu lâyık görmüş bu işe? Gündem belirlemek, hayat programı yapma işi ona mı düşmüş? Ona mı verilmiş bu yetki? Abdulmuttalib’in yetiminden başka bu işe lâyık bulamadı mı diyorlardı. Allah da buyuruyor ki; yoksa işin aslı, siz benim kitabım ko-nusunda bir şüphe içinde misiniz? Yoksa bu itirazlarınız ondan kaynaklanmasın? Yoksa benim hayatınıza karışmaya yetkili oluşumu hazmedemediniz de onun için mi diskalifiye etmeye çalışıyorsunuz? Ya da henüz azabımı tatmadınız da onun için mi bu itirazınız? Söyleyin bakalım: Yok yok, aslında onlar benim zikrimden şüphe içindeler. Ana program maddelerinden şüphe ediyorlar da ondan. Öyleyse bileceğiz ki Kur’an Allah’tandır. Bileceğiz ki Kur’an mutlak haktır, doğrudur. Kur’an demişse tamamdır diyeceğiz. Kur’an’a karşı bizde böyle bir teslimiyet yoksa, ondan şüphe içindeyiz demektir. Daha azabımızı tatmadılar da ondan. Gerçi kitabımızın başka âyetlerinin delâletiyle zaten dünyada da azabın içindeler bu hainler. Hem dünyada azabı hak edecekler, hem de âhirette. Bir soru daha: Bakın yine sorgulama devam ediyor: