2-3. “Ey inananlar! Yapmadığınız, (yapmayacağınız) şeyi niçin söylersiniz? Yapmadığınız şeyi yaptık demeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur.” “Ey iman edenler, yapmadığınız şeyleri niye söylüyorsunuz? Yani konuştuğunuz şeyler konusunda niye kendinizi unutuyorsunuz? Sözcülüğünü yaptığınız şeylerin eylemini, amelini niye gerçekleştirmi-yorsunuz? Bir şeyin sözcülüğünü yapıyorsanız, bir konuda iman iddiasında bulunuyorsanız onu eyleme geçirmeniz gerekmez mi? Sözlerinizle hayatınız aynı olmalı değil mi? İddialarınızla amelleriniz bütünlük teşkil etmeli değil mi? Ya da birilerinden yapmasını istediğiniz şeyi sizin de yapmanız gerekmez mi? İnsanlara bir şeyler söyler de kendinizi unutur musunuz? Veya kendinizin yapmadığı, yapmayacağı şeyleri niye başkalarına söylüyorsunuz?” Bu âyetin bir kaç boyutu vardır: 1- Ey mü’minler, amelin konusu olmayan, yapmanın konusu olmayan şeyleri niye konuşuyorsunuz? Yani amelin konusu olmayan, yarın amele dökülemeyecek konuları, sizi amele sevk etmeyecek, uygulama imkânı olmayan konuları niye konuşup duruyorsunuz? Ne gibi! A.B.D’yi konuşuyoruz, Çin’i, Maçin’i, Mançurya’yı, İnkaların Amerikan kültürüne etkilerini konuşuyoruz. Sumatra dosyasını konuşuyoruz. Başkalarının çocuklarının eğitim problemini konuşuyoruz. Yani bütün bunlar bizden amel istemiyor ki! Lüks şeyler bunlar! Yarın amele dökülemeyecek fantastik konuları niye konuşuyorsunuz? diyor Allah. 2- İkinci mânâsı da, yapmadığınız, yapmayacağınız şeyleri niye konuşup duruyorsunuz? Konuştuğunuz şeyler niye olduğu yerde kalıyor? Yani sizler hep söz Müslümanı mı olacaksınız? Hep söz planında mı Müslüman olacaksınız? Amel planında Müslüman olmayacak mısınız? Namaz kılmayacağınız yerde niye abdest alıyorsunuz? Abdest, bir daha abdest bir daha abdest! Yeter ya, bir de namaz kılmayı öğrensenize! Halbuki Allah, konuşma yerine iş yapmayı sever. Allah, konuşma yerine iş yapmayı sever. Laf ebeliği, laf üretmek yerine lafı eyleme geçirmeyi ve saf saf savaş toplumu olarak Allah yolunda savaşanları sever. Bu işin edebiyatını yapanları değil, amelini gerçekleştirenleri sever. “Yapmak lazım, kurmak lazım, kırmak lazım, vermek lazım,” gibi laf ebeliğiyle meşgul olanları değil. Bu âyetinde Rabbimiz: 1- Yapmadığımız şeyleri konuşmaktan bizi menediyor. Namaz kılmadığımız halde kıldık demekten, borcumuzu ödemediğimiz halde ödedik demekten, oruç tutmadığımız halde tuttuk demekten bizi me-nediyor. 2- Amelin konusu olmayan, yapmanın konusu olmayan, bizi hemen amele sevk etmeyecek, ya da bizden herhangi bir amel istemeyecek lüzumsuz konuları konuşmaktan menediyor Rabbimiz. Dünyamızı ve âhiretimizi ilgilendirmeyen konuları konuşmaktan kaçınacağız. Bakın Allah’ın Resûlü buyuruyor ki: “Kişinin iyi bir Müslüman olduğunun alâmetlerinden birisi de onun kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesidir.” Başka bir hadislerinde de Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen mâlâyânileri ter-ketmesi onun imanındandır.” Kişinin mâlâyâniyi, yani kendisine gerekli olmayan şeyleri terk etmesi iyi bir Müslüman olduğunun alâmeti, delili, ispatıdır. Kişi iyi bir Müslüman olmak isterse, lüzumsuz şeyleri terk edecek. Eyvah! Bu bizim hayatımızın tümünü kapsıyor. Tüm hayatımızı içine alan bir konudur bu. Tüm konuşmalarımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı, hareketlerimizi içine alan bir konu... İnsan bir adım atacak, bir söz söyleyecek, bir bakış yapacak, bir karar verecek, bir eylem gerçekleştirecek ama bu lüzumsuzsa, kendisi için gereksizse he-men onu terk edecek. Fakat burada önemli bir şey var. O da, kişi için lüzumlu ve lüzumsuzu Allah ve Resûlü söyleyecektir. Öyleyse kişi önce Allah ve Resûlü’nün dediklerini tanımalı ki, lüzumluyu ve lüzumsuzu ayırabilsin, lüzumsuzu hemen terk edebilsin. Demek ki bu iş Kitap ve sünneti tanımaktan geçmektedir. İyi bir Müslüman olmanın yolu, Kitap ve sün-neti tanımaktan geçmektedir. Kitap ve sünnet bilinmeden lüzumlu ve lüzumsuz bilinemeyeceğine göre, iyi bir Müslüman da olunamayacak demektir. Müslümanlık güzelleşmeyecek demektir. “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen konular üzerinde lüzumsuz bir şekilde konuşmaması onun fakihliğinden-dir.” Bu hadisten de anlıyoruz ki, Müslümanlığın güzelleşmesi için terk edilmesi gereken lüzumsuzluklardan birisi boş sözlerdir. Dinimizi, kulluğumuzu ilgilendirmeyen, amelin konusu olmayan, amele dönüştürülmesi mümkün olmayan tüm sözler boş sözlerdir ve Müslümanın terk etmesi gerekmektedir. Çok lüzumsuz şeyler konuşuyoruz. Filan şu kadar kazanmış, filanın şu kadar malı varmış, filanın evinin tipi, tefrişi şöyleymiş, falanın arabasının modeli, filanın dükkanı, tezgahı böyleymiş konuşuyoruz. Kendi çocuklarımızın eğitim derdini unutup başkalarının çocuklarının eğitim problemini konuşuyoruz. Veya adam henüz evlenmemişken boşanma konularını tartışıyor. Her gün yatağa girerken okunacak duaları bırakıp, hac ortamında değilken oturduğumuz yerlerde ihramlıyken okunacak duaları, ihramlıya yasak olan konuları konuşuyoruz. Oturduğumuz her bir mecliste attan, avrattan, fiyattan, arabadan, saptan, samandan, marktan, dolardan söz ediyoruz. Niye konuşuyoruz bütün bunları? Yani bizden amel istemiyor ki bütün bu konular! Lüks şeyler bunlar! Yarın amele dökülemeyecek fantastik konuları niye konuşuyorsunuz? Sizi ilgilendirmeyen, amelin konusu olmayan ve yarın mizanınıza konmayacak cinsten olan, konsa bile sizi cennete götürücü olmayan bu sözleri niye konuşup duruyorsunuz? Bunların tümünden yüz çevirmek zorundasınız, diyor Rabbimiz. 3- Mü'min, söylediği şeyi mutlaka kendisi bizzat yapmalı, yaşamalıdır. Sözleri bir vadide, kendisi başka bir vadide olmamalıdır. Bakara’da ve kitabımızın başka yerlerinde anlatılan sözleriyle hayatları, dilleriyle amelleri farklı münâfıklar gibi olmamalıdır. Başkalarına du-yurduklarıyla kendi yaptıkları farklı olmamalıdır. Başkalarını aydınla-tırken kendisi karanlıkta kalanlardan olmamalı, söylediğini bizzat kendisi yaşamalıdır. Mü’min, çevresine yapın diye tavsiye ettiği şeyleri bizzat yapmak, uygulamak zorundadır. Ama bunun zıddı geçerli değildir. Yani kişi yapmadığı, yaşamadığı şeyleri söylemeyecek demek doğru değil-dir. Örneğin ben kendi yaşadıklarımın dışında insanlara bir şey anla-tamaz, bir şey söyleyemezsem, o zaman din eksik anlatılır. Sadece kendi yaşayabildiğimi anlatır, ötekisi de kendi yaşadıklarını anlatırsa, o zaman din güdükleşir. Bildiğim dini tümüyle anlatmak zorundayım. Benden daha güzel bu dini yaşayan birileri çıkabilecektir. Nitekim Allah’ın Resûlü veda hutbesinin bir bölümünde, kendisini dinleyen ashabına şöyle buyurmuştur: “Burada olanlar, duyduklarını duymayanlara aktarsın! Umulur ki sizden daha iyi anlayıp yaşayanlar çıkabilir!” Örneğin ben gece namazı kılamıyorsam, “ben bunu yapamıyorum, öyleyse kimseye anlatmamalıyım!” diyemem. Zira benden daha güzel bu işi beceren birileri çıkacaktır, o halde gece namazını da anlatmalıyım. Veya meselâ ben zengin değilim, zekat veremiyorsam da onu birilerine anlatmak zorundayım. Çocuğum yok, çocuk eğitimi konusunda herhangi bir şey yapmıyorum, ama çocuğu olanların bilmeleri için bu konudaki hükümleri de anlatmak zorundayım. İmam Ebu Hanife efendimize izâfe edilen bir yalan var: Bal hikâyesi. Adamın biri sürekli bal yiyen çocuğunu İmam Ebu Hanife’ye getirir ve: “Ey imam, bu çocuğa bir nasihatte bulunsanız da şeker ye-mese!” İmam Ebu Hanife efendimiz der ki: “Al bu çocuğu götür, kırk gün sonra getir.” Adam götürür çocuğu ve kırk gün sonra getirir. İmam Ebu Hanife efendimiz çocuğu karşısına alır ve üç kere: “Oğlum bal yemeyeceksin!” buyurur ve artık çocuk da bir daha bal yemez. Babası der ki: “Ya imam, söylediğin üç cümle. Bunu kırk gün önce söyleseydin de oğlum kırk gün bu azabı çekmeseydi olmaz mıydı?” İmam Ebu Hanife der ki: “Ben o anda kendim bal yiyordum, o durumdayken çocuğa bal yeme deseydim, tesirli olmayacaktı. Ama bu kırk gün zarfında ben sabredip bal yemedim, kendimde tatbik ettiğim için, kendim yaşadığım için tesirli oldu” der. O zaman şunu sormamız gerekecek: Peygamberimiz Ebu Ce-hil’e tesirli olamadı. Acaba Allah’ın Resûlü yaşamadığı için mi tesirli olamadı? Bu yanlıştır, çünkü tesir bizden değil Allah’tandır. Bir de birilerine balı yasaklamak için illa da biz bal yemeyeceğiz diye bir şey yoktur. Bakara sûresinde: buyurulur. İyiliği, birri, hayrı, İslâm’ı, imanı insanlara emredersiniz de kendinizi unutur musunuz? İnsanları imana dâvet ettiği halde, kendi dünyasında kendince bir hayat süren insanlara, yani pratikteki hayatlarıyla teorideki hayatları farklı olan Müslümanlara deniyor bu. Üstelik sizler kitabı da biliyorsunuz. Gerçi İslâm toplumunda bir grubun âlim diğer bir grubun da bu âlimlere tâbi olan bir grup olması gibi mutlak mânâda bir ayırım söz konusu değildir. Her Müslüman kendi çapında âlim olmak zorundadır. Yani kendilerinden daha çok âlim olanlardan bilgi, kendilerinden daha az âlim olanlardan da yine bilgi alışverişi kurmak zorundadırlar. Her bilen, bildiği kadarının âlimidir. Bundan dolayıdır ki, her bilenin kendi bildikleri kadarını birilerine ulaştırabilme sıkıntısını yaşaması gerekmektedir. İşte bu âyet, mü'minle-rin bu sıkıntılarına çözüm getirmektedir. Yani siz insanlara iyiliği emreder de kendinizi ihmal mi edersiniz? Üstelik siz biliyorsunuz bunu? Aklınızı kullanmıyor musunuz? İşte böyle yapmadığınız şeyleri, yapmayacağınız şeyleri konuşup durmanız, yapmadığınız şeyi yaptık diye övünmeleriniz, yapmayacağınız şeyleri dilinize dolayıp durmanız Allah katında büyük bir gazaba sebep olur. Yapmayın böyle, değilse Allah’ın gazabını celbe-dersiniz. Kendisi yapmadığı halde insanlara hayrı (iyiliği) öğreten kimse tıpkı insanları aydınlatırken kendisini yakıp tüketen bir kandil gibidir. Hasan Basrî şöyle dedi: “İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sadece sözlerinle değil. Yine Hasan Basrî'nin diğer bir nasihati: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” Bu konudaki âyet ve sahih hadislerin lafızları, ma’ruf ve mün-keri tanıyıp bunların her birisinin gerektirdiği görevi yerine getirmenin vücubunu bilen bir kimsenin, bildiğinin ve emrettiğinin aksine davra-nışından dolayı, bunları bilmeyen bir kimseye göre cezasının daha ağır olacağını göstermektedir. Çünkü o bu şekilde yüce Allah’ın ya-saklarını küçümsüyor, hükümlerini hafife alıyor gibidir. Ve böyle bir kimse kendi bilgisiyle yararlanamayan kimsedir. Rasulullah (s.a.s.) ise şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandır-madığı ilim adamı olacaktır.” Kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır? Hayır. Bu-rada yasaklanan, kötülük yaparken iyiliği emretmek değil; iyilikle em-rederken kötülük yapmaya devam etmektir. Yani, "siz iyiliği ermedi-yorsunuz, güzel; o halde kötülüğü de terk edin, emrettiğiniz o iyiliği kendiniz de yapın" denmektedir. Bunu az önce söyledim. "Siz Kitabı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) hal-de, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" (Bakara: 2/44) Âyette geçen birr (iyilik) den kasıt, itaat ve sâlih ameldir. Âyet-te geçen "kendinizi unutur musunuz?" buyruğundan kasıt, "kendinizi terk eder, o halde bırakır mısınız?" demektir. Unutmak, terk etmek anlamına da gelir ve burada kasıt budur. Allah'ın: "Onlar Allah'ı unut-tular, Allah da onları unuttu." (Tevbe:68) âyetinde unutmak da hatır-lamanın ve bellemenin zıddı anlamındadır. Kur'an'ın bu hükmü, başlangıçta her ne kadar İsrâil oğulların-da görülen hâdiseler üzerine nâzil olmuş idiyse de bütün insanlığa ve özellikle din âlimlerine hitap edişi bakımından bu ebedî tebligat yalnız bir nesle veya bir kavme münhasır değildir. Din, sıcak bir ruh ve mü-dâfaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, sanat ve ticaret haline geti-rilirse din adamları tehlikeli bir âfet olur. Bu tip din adamları, inanma-dıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlâhî kelâmın aslını değiştirip tahrif ederler. Allah'ın kat'i hükümlerini bir ta-kım menfaat ve arzulara göre te'vil ederler. Yahudi hahamlarının yap-tığı gibi, dıştan ilâhî hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağ-daşmayan fetvâlar verirler. İyiliğe dâvet edip de iyilikten kaçınmak, iyi-lik yolunda olanlara karşı çıkmak, sadece dâvâ adamlarında değil, bizzat dâvânın kendisinde şek ve şüphe âfetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumî efkârı/kamuoyunu karıştıran ve kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de çirkin fiil-ler müşâhede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüde ka-pılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalp-lere serptiği nurlar kaybolur. Din adamlarına olan itimatlarını yitirdik-ten sonra artık dine de bağlılıkları kalmaz. Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz; ölüdür, mu-hatabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir nü-munesi/örneği olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimat eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler câzip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür. Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz ile hareket, akide ile ahlâk arasındaki mutâbakatı (uyumu) sağlamak kolay değildir. Bu, sadâkatle çalışmayı, O'ndan medet dilemeyi ve O'-nun hidâyet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok kere fert ile itikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın dâvet ettiği yolu zorlaştırır. Fâni olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedî olan kuvvete bağlanmadık-ça zayıftır. Zira şerrin, tuğyânın ve sapıklığın kuvveti (Allah'ın yardımı için gerekli sebeplere yapışılmadıkça) insanı mağlup etmeye kâfidir." Dikkat ederseniz az evvel okuduğum Bakara sûresinin 44. âyeti, "...Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısınız?"sorusunu sorar. Çünkü başkalarına iyiliği emrettiği halde kendi ni unutan insan, akıllı kabul edilmez ve akıllı olmaya dâvet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır. Halbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selâmete çıkarıp kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından bir çelişki teşkil eder. İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraf-tan aydınlatmak isterken, diğer taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise böyle çeliş-kilere düşmez. Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna geve-zelik akıl kârı değildir. Halbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisi-nin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmek-tir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bun-dan büyük budalalık olmaz. Özetle, iyilik iyiliktir; elbette insanlara iyiliği emretmek de haddi zâtında iyidir ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu âyette yasaklanan da budur. Bundan dola-yı bu âyet, fâsığın/günahkâr sapığın doğru söylemek, sözünde ciddî olarak iyiyi söylemek şartıyla vaaz etmesini (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber, bu gibiler hakkında gâyet bü-yük ve büyük olmakla beraber zarif/ince bir inzârı (korkutmayı) içe-riyor ve aptallıklarını anlatıyor. İyilikle emreden kişinin kendi hakkında ciddî olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şa-şılacak şey olduğunu gösteriyor. İnsan, başkasına öğüt verirken, ken-dini unutmamalı, ele telkin verip de kendi zakkum salkımı yutmuş ol-mamalıdır. Halkı aydınlatmak için doğru söyleyenler (kendileri söyle-diklerine ters davrandıkları için) hadislerde belirtilen azâba çarptırı-lacaksa, bir de insanları saptırmak için eğri söyleyenlerin hali buna kı-yas edilsin!.. Evet, iyiliği emredip kötülüğü sakındırmaktan maksat, başka-sını menfaatine olan şeyi elde etmeye ve zararına olan şeye düşmek-ten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın kendisine iyiliği, başkasına iyilik yapmasından daha evlâdır. Başkasına nasihat edip kendisi nasihat almayan kimse, sanki aklın kabul edemeyeceği aykırı bir işte bulun-muş olur. İnsanlara nasihat edip ilmini gösteren, sonra da kendisi yapmayan kimsenin nasihati, insanların günaha rağbet etmelerine sebep olur. Çünkü insanlar o zaman şöyle derler: "O, bu ilmi ile eğer bu anlattıklarının bir aslı esası olmadığını anlamış olmasaydı, bu gü-nahı işlemezdi." Onun bu günahı işlemesi, böylece insanları dinî ko-nularda aldırmazlığa götürür ve günah işleme hususunda onlara ce-saret verir. İyiliği emredip kendisi günah işlemeye cesaret verecek bir fiili işlediği zaman, sanki o iki zıt şeyi birleştirmiş olur; ki bu da akıl sa-hibi olanlara yakışan bir fiil değildir. İyiliği emreden kimsenin, nasi-hatinin kalplere tesirli olmasına gayret etmesi gerekir. Günah işlemek ise, kalpleri günah işleyenin sözünü kabulden uzaklaştırır. Nasihat e-denin maksadı, sözünün kalplere etki etmesidir. İşte bu sebeple her ikisini beraber yapmak, akıllılara yakışmayan bir çelişkidir. Bundan dolayı Hz. Ali, "Belimi iki kişi kırar: Şerefinin zedelenmesine aldırma-yan âlim ve zâhid olan câhil." der. Ebu’l Atahiye bir şiirinde der ki: “Takvâyı sanki sen takvâlı imiş gibi anlatıyorsun; Halbuki günahların kokusu senin elbisenden yayılı-yor.” Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını te-dâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü söyler: “Kelin merhemi olsa, başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek ko-nuyla ilgili halkın değerlendirmesi açısından şöyle diyebiliriz: “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi başına sü-rer, kendi kelini tedavi ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dâvâ için bu çeşit sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleriyle uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur. Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür davranışa duyulan tepkinin ifadesidir. Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir: Günahı terk ve başkasını günah işlemekten alıkoymak. Bu iki görevden birini yapma-mak, diğerini de yapmamayı gerektirmez. "Mâ lâ yüdrakü küllühü, lâ yütrakü küllühü” Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa, tamamen de terk edilmez." İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her yöne açarak ve git-tikçe derinlere dalarak kendine lâzım olan besin kaynaklarına müra-caat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda meyve ver-meye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güç-lenmeye hem de meyve vermeye devam ettiği müddetçe sadece ken-di gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün, meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor. Demek ki, dikkat etmemiz gereken; başkasına iyiliği emreder-ken, kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz. Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi on-dan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kes-mez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kur-tulamaz.” Amel söze uymalı; söz amele. İnsanın çifte standartlı olma-ması, içi başka dışı başka olan münâfıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. İslâm'a dâvet eden kişi, her çeşit davranışının, sözlerine uymamasından şiddetle sakınmalıdır. Sözü ile özü, mesajı ile yaşayışı aynı doğrultuda olan, iki dille insana tebliğ etmiş olacağından, hem kulak hem göz etkilenecek, mesaj do-nuk ve soyut olmaktan çıkacak, canlanıp canlandıracaktır. Bu tavır, hem ihlâsın meyvesi olduğundan Allah katında büyük ecir getirecek, hem bereketini dünyada neticeleriyle görecek ve sözünün kabul gör-mesine büyük oranda vesile olabilecektir. İnsan karakteri, ilmiyle amel etmeyen ve sözü fiiline uymayan kimselerin sözünden faydalanmamak eğilimindedir. Bakın, Şuayb (a.s.) sözüyle olduğu kadar namazıyla ve davranışlarıyla da kavmine tebliğ ediyor ve dâvet ettiği şeyleri kendisi tümüyle yaşadığını belirtme ihtiyacı hissediyordu: "Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak iste-miyorum." (Hûd:88) Peygamberler, ümmetlerine tebliğ ettikleri şeyleri her şeyden önce kendi nefislerinde yaşarlar; sözleri ile özleri, kalpleri ile amelleri birbirine uyar; ümmetlerine tebliğ ettiklerine muhâlif davranmazlar. Peygamberler, birer ıslahatçıdır, onların görevi, yapmak ve düzelt-mektir; iyiliğin hâkim olması, insanların doğruya ve iyiye yönelmesi için elinden geldiğince çaba göstermektir. Peygamberler, sadece Al-lah'a güvenir ve dayanırlar; başarının, yalnız Allah'tan geldiği husu-sunda hiçbir şüpheleri olmaz; bu sebeple de Allah'tan başka hiçbir kuvvete ve desteğe sahip olmasalar bile, yine de ümitsizliğe düş-mezler. Unutmayalım ki dâvetçilerin kendi nefislerine karşı sorumluluk-ları, toplum karşısındaki sorumluluklarından daha büyüktür. Onların kendi görevleri konusundaki eksiklikleri de toplumun onlar üzerindeki hakları konusundaki eksikliklerinden daha tehlikelidir. İçinde yaşamış oldukları toplumda davranışlarıyla iyi bir örnek oluşturmaları gerekir. İnsanları kendisine dâvet ettikleri dâvânın etkileri bizzat kendi hayat-larında görülmeli, davranışlarında inandıkları prensiplerden işaretler olmalıdır. Ancak böyle olursa halk, bu dinin fiilî varlığını duyar ve pra-tik tatbikatını görme imkânına kavuşur. Dâvet ve tebliğ alanında bu-nun büyük etkileri vardır. Anlatılan hakikatlerin, entellektüel tatmin aracı olarak kalmaması, hayata yansıması için teori planından çıkıp pratiğe aktarılmalıdır ki, müslümanın hayatı, İslâm'ın aynası ve tab-losu olsun. Öyleyse dâvetçiler, hayatlarının her safhasında dâvâlarını uygulamak zorundadır. Söz ve davranışlarında özel ve genel meselele-rinde, bireysel ve toplumsal alanlarında, özel hayatlarında, bir işçi veya işveren olarak işlerinde, bir baba ve koca olarak evlerinde, sokak-larda, hayatın her safhasında. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: "Kim kendisini başkalarına bir önder olarak tayin ederse, başkasına öğüt vermeden önce kendi kendisine öğüt versin. Diliyle terbiye kurallarını anlatma-dan önce davranışlarını o kurallara uydursun. Kendi kendisine öğüt veren ve kendisini düzelten, başkalarına öğüt verip başkalarını düzeltmeğe çalışan kimseden daha çok saygıya lâyıktır." Örneklik, iyiliği emir ve kötülükten sakındırma işleminin onsuz gerçekleşemeyeceği ve meyvesini veremeyeceği bir esasıdır. Çoğu zaman konuşmadan, sözden çok uygulamalar etkili olur. Mârufu em-reden ve münkerden sakındıran, nasihat eden kişiler, söylediklerine uymadıkları zaman; muhâtabın fitneye düşmesine, dâvetçinin söyle-diklerinin doğruluğuna ikna olmamasına götürür. Hasanü'l-Basrî şöyle der: "İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sözlerinle değil. Nasi-hatçi, bir şeyi emir ve tavsiye etmek istediğinde kendi nefsinden baş-lar ve önce kendisi onu yapar. Bir münkerden de sakındırmak iste-diğinde önce kendisi ondan sakınır." Yine Hasanü'l-Basrî'ye ait baş-ka bir tavsiye de şöyledir: “Mârufu emreden birisi olduğun zaman, o-nu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helâk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helâk olursun.” Bir müslüman, hakkı tavsiye ve bâtıldan sakındırma işlemi sı-rasında hakkıyla etkili olabilmesi için, gündeme getirdiği bir konuda az bir şeyle yetinmeyip o konuyu en çok sahiplenen biri olmalıdır. Bir dâvetçinin kendi nefsini eğitmeye güç yetirmesi, başkalarını eğitmeye onu ehil kılar. Kimin de nefsi, kendisini esir almışsa, kendi hevâsına kul olmuşsa, başkalarına etkili olması mümkün değildir. İnsan, karşısındaki şahsa bir mesaj vermek istiyorsa, sözünün tesirli olabilmesi için en önemli şart, sözü özün desteklemesi; söyle-nen sözün hâle tercüman olmasıdır. Câmi, hâl diliyle durmadan na-maza dâvet eder. Müezzin ise bu dâvete namaz vakitlerinde tercü-man olur. Bir mü'min de ahlâkıyla örnek insan oldu mu, çevresindeki-leri hâl diliyle durmadan İslâm'a çağırır. Onlara bir şeyler söylediğinde dili hâline tercüman olmuş olur ve sözü tesir eder. "Eğer biz, İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini davranışlarımızda orta-ya koysak, diğer dinlerin bağlıları, elbette grup grup İslâmiyet'e gire-cektir. Belki yeryüzünün bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e toptan gireceklerdir." Biz hep beraber İslâm'a uygun bir hayat sürebilsek, yani hâl diliyle İslâm'ın güzelliğini, üstünlüğünü ilân edebilsek nice in-sanların hidâyetine vesile olacağız. Bir başka ifadeyle, bunu yapma-makla kim bilir kimlerin dalâletine, İslâm'dan uzaklaşmalarına yahut en azından ona yaklaşmamalarına sebep oluyoruz. "Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma." (Mümtehine: 60/5) Yâ Rabbi, Sen bizi İslâm'ı layığınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vasıtası olmayalım; "bunların elinde de hak mı olurmuş" deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler. Haramdan sakınmayanın takvâ dersi dinlenilmez. Sâlih amel işlemeyenin de iba-det teşvikleri etkisiz kalır. Mânevî bunalım içinde çırpındığı halde Kur'-an'ın kapısını çalmayı akıl edemeyen insanlık âlemine bunu öğret-menin en büyük şartı Kur'an ahlâkını hayatımıza mal etmektir. Pey-gamber Efendimizin (a.s.) ahlâkını soran ashâb-ı kirâma Hz. Âişe (r.a)'nin verdiği cevap ne kadar ibretlidir: "Siz Kur'an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur'an idi." Cenâb-ı Hakk'ın o en son elçisi, O'nun en son kitabına en mükemmel ve en berrak bir ayna olmakla kalpleri aydınlattı; câhiliye devrini asr-ı saâdete çevirdi. Bu helâket ve felâket asrının saâdet asrına dönmesi, saâdetin bu asra taşınması da bizim O Peygamber'e lâyık ümmet olmamızda düğümleniyor. Bu düğümün çözülmesi, Kur'an'a uymayan her türlü kötü ahlâkı ruh dünyamızdan çıkarmamıza bağlı. Bunu yapabilirsek, biz de sıhhate kavuşacağız, asrımız da... Bir dâvâya en çok zararı, ona düşman olanlardan daha fazla, onu kötü savunanlar, onu kötü temsil edenler verir. Milyarlarca insan, İslâm'dan mahrum yaşıyorsa, kendine yakışır bir şekilde İslâm yaşa-namadığındandır. Dünyanın en kötü bir ürünü, iyi bir ambalaj yardı-mıyla rahatlıkla pazarlanabilir, ona bolca müşteri bulunabilir. Dünya-nın en değerli ürünü de çok kötü bir ambalajla müşteriden mahrum edilebilir. Çok lezzetli bir yemek, kalitesine uygun bir tarzda değil de, meselâ üstü başı pis bir garson tarafından çok kötü bir şekilde ma-saya başınıza fırlatılır gibi konulunca o yemeğin beğenilme şansı sı-fıra yaklaşacaktır. Yüzü sirke satan bir kimsenin sattığı bala alıcı bu-lamaması da aynı konu ile ilgilidir. Haklı olmak yetmez, hakkı savunmak da; haklılığımız ve hakkı hâkim kılmak için iyiliği emretmemiz, bâtılı yaşayarak yerine getirilirse haksız duruma düşmüş oluruz. Böylece yalnız kendimize haksızlık etmiş olmayız; savunduğumuz hakikate/iyiliğe de yanlış temsilden ve kötü örneklikten dolayı, o hakikatin bir daha yüzüne bakamayacak olan insanlara da haksızlık etmiş oluruz. En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir ya-şantı içindeyse, onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır. Bunlar âyetin umumî hatırlattıkları. Âyetin nüzûl sebebiyle alâkalı özel mânâsına gelince, daha sonra gelecek âyetlerle birlikte düşünüldüğü zaman, burada asıl maksadın İslâm için, din, Allah için mal ve candan fedâkârlıkta bulunma konusunda büyük büyük iddialarda bulunup, büyük büyük laflar söyleyip de sonra da yüz çevirenlerin kınanması gündeme getirilmektedir. Uhud başta olmak üzere insanların bu zaafları açığa çıkıyordu. Daha önceleri Rabbimiz, Müslümanları savaş ortamına hazırlamak için namaz kılın, zekat verin ve ellerinizi savaştan çekin, buyuruyordu. Ama onlardan bir grup, “ah, ne olurdu bize bir savaş emri verilseydi de savaşsaydık” diyor, savaşı temenni ediyordu. Ama Medine’de savaş emri verilince, içlerinden bir grup Allah’tan korkar gibi insanlardan korkmaya başladılar. Allah için girecekleri bir savaşta ölümden, yaralanmadan, sıkıntıya düşmekten korktular. Gerçekten zor bir imtihana tâbi tutuldular. Bu çetin imtihanda Müslüman görünenler elendiler. Mükellefiyetlerin en zoru olan cihadla karşı karşıya kalınca kalplerinde hastalık bulunanlar ölüm korkusundan dolayı baygınlık içine düşmüş, ölüm korkusuyla komaya girmiş gibi bir duruma düşmüşlerdi. Bunlar, önceki sözlerini unutmuş kimselerdi. Savaşa izin verilmeyen dün de, savaş emrini aldıkları o gün de Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman etmemiş, dilleriyle iman iddiasında bulundukları halde, ağızlarıyla iman gösterisinde bulundukları halde kalpleriyle inanmamış, menfaat ve çıkar ilişkisi içinde bulunan kimselerdi. Daha önceleri Allah’ın istediği şekilde kendilerini namaz ve zekatla maldan ve candan fedâkârlık yaparak böyle bir ortama hazırlamayan bu insanlar, bir savaş emriyle karşı karşıya kaldıklarında korkmaya başladılar. İnsanlardan gelebilecek bir takım tehlikelerden ürküverdiler. İman ve teslimiyet yönünden çok zayıf olan bu insanlar, namaz ve zekat gibi herhangi bir tehlike teşkil etmeyen kulluklar karşısında dindar kesiliyor, ama savaş gibi kendilerince tehlike boyutunda bir sorumlulukla karşı karşıya kaldıklarında korkudan oldukları yerde yığılıp kalıyorlar. Ölüm korkusuyla savaşı kötü görüyorlar. Allah’tan bir savaş emri alan Medineli Müslümanlardan kimileri serzenişte bulunmaya başlıyorlar: “Ya Rabbi! Bu savaşı bize niye yazdın? Ya Rab-bi, hiç olmazsa yakın bir geleceğe kadar bunu tehir etseydin! Bizim için biraz erteleseydin bunu. Çok erken oldu bu iş. Bari bir hazırlık yapsak, kendimizi bir toparlasaydık. Çok ani oldu bu iş. Zaten zulümden yeni kurtulmuştuk. Mekke zulüm ortamından yeni gelmiştik!” demeye başladılar. Halbuki daha önce savaş istiyorlardı. “Ne olur Allah’tan bize bir savaş emri gelse de savaşsak!” diyorlardı. Önce böyle dedikleri halde, şimdi isteyip durdukları emir kendilerine geliverince korkaklık gösteren bu insanlara, hastalık içinde bulunan bu insanlara bakın Rabbimiz diyor ki: