Saff Suresine Dön

Saffالصف

4. Ayet

4Saff Suresi

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِه۪ صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ

Şüphesiz ki Allah, kendi yolunda, kenetlenmiş bir bina gibi saf hâlinde savaşanları sever.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

4. “Doğrusu Allah, kendi uğrunda, kenetlenmiş bir duvar gibi, sıra halinde savaşanları sever.” Hayır hayır, Allah böylelerini asla sevmez. Böyle sırf konuşan, sırf işin edebiyatını yapan, ama amelini gerçekleştirmeyenleri sev-mez. Konuşma yerine, iddia yerine iş yapmayı, amel işlemeyi sever. Mü’minlerin saf saf uğrunda savaşmalarını, Allah için savaşı göze almalarını, savaş toplumu olmalarını, top yekûn savaş konumu almalarını ister. Kendi uğrunda, kendi yolunda iman, düşünce ve ideal bütünlüğü içinde birbirlerine kenetlenmiş bir yapı gibi saf saf savaşmalarını sever. Öyle düzensiz, dağınık, paramparça değil, düzenli, disiplinli saflar halinde savaşanları sever. Söz, iddia planında Allah için bir savaştan söz edip de düşmanla karşı karşıya geliverince dağılan, parçalananları değil, birbirlerine kurşunla perçinlenmiş, kaynamış, kaynaşmış duvarlar gibi sağlam ve sarsılmaz bir şekilde savaşanları sever. Yani iman, tevekkül ve hedef bakımından mükemmel bir birlik oluşturan Müslümanları sever. Kâfirlerin hayatı sevdiklerinden çok, Allah adına ölümü sevenleri sever. Şehir toplumu, yerleşik toplumu değil, savaş toplumu olarak yapılananları sever. Savaş insanının hayatıyla yerleşik insanın, şehir insanının hayatı, yapılanması farklıdır. Savaş hayatı, göçebe hayat hareketli, akıcı, durağan ve kokuşkan olmayan hayattır. Şehir hayatı, yerleşik hayat, toprağa yapışkan hayat, yani A’raf’ın beyanıyla “Ehlade ilel arz” olan hayat, durağan ve kokuşmaya müsait olan bir hayattır. Savaş insanının evi, yapılanması, savaş insanının eşyası, şehir insanının yapılanmasından, evinden ve eşyasından çok farklıdır. Savaş insanı yarın öleceğine inanan, ölümü hep yakınında hisseden insandır ve asla şu evlerle, eşyalarla uğraşmaz, uğraşamaz; çünkü vakti yoktur buna. Onun ne böyle bir evde oturacak, ne de böyle eşyaları kullanacak vakti yoktur. Onun tüm eşyası bir atın sırtının alabileceği kadardır. Çünkü yarın ya düşman gelecek bu ev ve eşyalar ona kalacak, ya da kendisi savaş için, fetih için bir yerlere gidecek, onlarla ilgilenemeyecektir. Ama Kur’an’ın beyanıyla şehir hayatının, yerleşik hayatın insanı, yani Yahudi’nin hayat tarzı, arza çakılı insanın hayatı bundan çok farklıdır. O hayat durağan, yerleşik ve kokuşmaya müsait bir hayattır. Orada kişiler ebedî kalacaklarmış gibi plan, program yapar, ev-bark kurarlar. Allah böyle durağan, kokuşmaya mahkum, dedi koducu, laf ebeliği yapan bir hayatın insanlarını değil, akıcı, canlı, hareket sahibi, yolunda, uğrunda saf saf savaşan insanları sever. Toprağa, dünyaya yapışıp hiç ölmeyecekmiş gibi bir plan ve programın içine gömülenleri değil, yarın ölüverecekmiş gibi bir hayat yaşayanları sever. Çünkü ölüm bizim için her zaman mukadderdir. Ona hazır olanlar da, ondan kaçanlar da ölmektedir. Öyle değil mi? İnsanlar savaş yapmadan da ölmüyorlar mı? Kurtulabilen var mı ölümden? Dünya üzerinde savaşan toplumlarda ölüm var da, savaşmayan toplumlarda yok mu? Şu anda dünya üzerinde yüzyıllarca ömür sürdükleri halde “biz savaşmayacağız, “yurtta sulh cihanda sulh içinde bir hayat yaşayacağız” diyerek özgürlük ve şereflerini birilerine teslim edip zelilce bir hayata razı olan toplumlara ölüm gelmedi mi? Şereflice özgürlük savaşı verenler öldü de, savaştan korkarak zillet içinde bir hayata razı olanlar ölmedi mi? Ölümü değil de yaşamayı seçenler, ölümden kurtuldular mı? Cenneti seçenler öldü de, dünyacı kesilenler kurtuldu mi? Allah için, cennet, ebedî hayat için gözünü kırpmadan savaşa atılanlar öldüler de, Âd ve Semûd gibi âhireti unutup da dünyayı kıbleleştirenler, Firavunlar gibi dünyaya kazık çakma sevdasına kapılanlar ölmedi mi? Yeryüzünün en büyük saltanatına sahip Süleyman ve Dâvût’lar (a.s) öldüler de, Nemrutlar, Karunlar yaşamaya devam mı ettiler? Kim kurtulmuş ölümden? Madem ki Allah yolunda saf saf savaşanları seviyor, öyleyse bizler asla savaşı terk ederek kâfirlerin egemenliği altında, zillet içinde bir hayata razı olamayız. Kâfirlerin, zalimlerin, müşriklerin egemenliği altında bir barışa Müslümanın evet demesi mümkün değildir. Kaldı ki biz böyle bir hayata evet desek bile, dünya üzerindeki kâfirler hiçbir zaman savaşsız bir dünyaya evet demeyeceklerdir. Dünyada böyle savaşsız bir hayata evet diyen birkaç felsefî ekol çıkmış olsa da, Hz. Adem’in oğlu Kabil’in Habil’i öldürdüğü o ilk günlerden bu yana dünyada hiçbir zaman savaş bitmemiştir, bitmesi de mümkün değildir. Rabbimizin beyanıyla kâfirlerin yeryüzünde Müslümanlara karşı kıyamete kadar amansız bir savaşı sürdürecekleri kesin olduğu gibi, kâfirlerin kendi aralarındaki savaşları da hiç kesilmeden devam edecektir. Demek ki Allah sevgisine ulaşmanın yolu, O’nun uğrunda savaştan geçmektedir. Unutmayalım ki Allah sevgisinin, Allah rızasının, Allah cennetinin yanında dünya hayatı, dünya metaı çok azdır. Şu anda dünyanın ne kadarına sahip olsanız, ne kadarına egemen olsanız, tüm dünya mülkleri, tüm dünya saltanatları sizin de olsa, bilesiniz ki âhiretin ve âhiret saltanatının yanında çok azdır. Madem ki dünya metaı çok azdır, madem ki tüm dünya sizin olsa bile bir gün bitecektir, öyleyse bir gün bitecek olan dünya metaı hesabıyla Allah için bir savaştan geri kalarak ebedî bir âhiret hayatını, ebedî bir cenneti fedâ etmek akıl kârı mıdır? Hayatlarını Allah için yaşayanlar, Allah yolunda savaşanlar, Allah adına canlarını ve mallarını fedâya hazır olanlar için âhiret yurdu gerçekten çok hayırlıdır. Böyle yapanlar, yarın yaptıklarının, yaşadıkları hayatın karşılığını mutlaka göreceklerdir. Bir tek nefesleri, bir damla terleri bile zâyi olmayacaktır. Elbette Allah’ın bu âyetlerinden habersiz bir hayat yaşayan, Kitabı tanımadan bir hayat yaşayan insanların tüm bakışları, tüm anlayışları bozuk olacaktır. Cihada bakışları da, zekata bakışları da, tesettüre, namaza bakışları da bozuk olacaktır. Böylelerinin inandığı Allah, uğrunda ölmeye değmeyen bir Allah’tır. Uğrunda can ve mal fedâ etmeye değmeyen bir Allah’tır. Böylelerinin Allah için fedâkârlığa, Allah için ölüme sağlam bir bakış taşıması mümkün değildir. Allah için şehadet gibi çok yüce değerlerin bunlar için hiçbir anlamı yoktur. Bunlar Mûsâ’nın (a.s) toplumuna benzerler. Bakın Allah şöyle buyuruyor: