Saffât Suresine Dön

Saffâtالصافات

35. Ayet

35Saffât Suresi

اِنَّهُمْ كَانُٓوا اِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ يَسْتَكْبِرُونَۙ

Onlara, “Lailaheillallah” denildiği zaman büyüklenirlerdi.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

35,36. Onlara: “Allah’tan başka tanrı yoktur” denildiği zaman şüphesiz büyüklenirler. “Deli bir şair yüzünden tanrılarımızı mı bırakalım?” derlerdi.” Onlara “La İlâhe illallah deyin, Allah’tan başka sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak, arzuları yerine getirilecek, kendisi için hayat yaşanacak İlâh yoktur deyin; İlâh sadece Allah’tır, kendisine kul olunacak, ibadet edilecek varlık sadece Allah’tır, emir ve yasaklarına boyun eğilecek varlık sadece Allah’tır,” denildiği zaman onlar büyükleniyorlar, kibirleniyorlar, müstekbirce bir tavır takınıyorlardı. Kimmiş Allah? Neymiş Allah? Allah’ın emir ve yasakları da neymiş? Allah’a kulluk da neymiş? Rabb ve İlâh biziz. Yasa belirleme yetkisi bize aittir. Siyasal, ekonomik ve askerî güç bizim elimizdedir. Egemenlik yetkisi bizdedir. Bizi dinlemek zorundasınız. Bizim istediğimiz gibi bir hayat yaşamak, bizim dinimizi, bizim hayat programımızı uygulamak zorundasınız diyerek karşı geliyorlardı. İşte bundan dolayı onlar cehennem azabını hak ediyorlar. Bir de yine onlar diyorlardı ki, “biz hiç deli bir şair için İlâhlarımızı terk eder miyiz?” Peygamberlere, Allah’ın elçilerine, son elçi Muhammed’e (a.s) “deli bir şair” diyorlardı. Biz asla böyle cinlenmiş, cin çarpmış, şiirleriyle, sözleriyle bizi kandırmaya çalışan bir deli için İlâhlarımızı terk edemeyiz, diyorlardı. Modası geçmiş bir kitap için, devri tamamlanmış bir peygamber için biz kesinlikle İlâhlarımızı, siyasal, ekonomik ve askerî tanrılarımızı ve onların geliştirdikleri siyasal yapılanmalarımızı, hayat tarzlarımızı terk edemeyiz, diyorlardı. Demokrasimizden, laikliğimizden asla ödün veremeyiz, diyorlardı. Biliyoruz ki Mekke’de Resûlullah Efendimizin; “Lâ ilâhe illallah deyin, kurtulursunuz!” Çağrısı çok büyük bit tepki gördü. İlk dönemde kelime-i tevhid büyük bir tepkiyle karşılaştı. Bilhassa toplumun ileri gelenleri, seçkinler, yönetim kadrosu, ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduranlar, statükocular, menfaatleri gereği mevcut düzenin devamından yana olanlar büyük tepki gösterdiler. Eyvah! Bu da nereden çıktı? Vah başımıza gelenlere! Kasas sûresinin 57. âyetinin ifadesiyle: “Seninle beraber doğru yolda gidersek, yurdumuzdan ediliriz” dediler. Eğer bizler şimdi sana ve getirdiğin bu dine tabi olursak, bu hidâyet yoluna girersek o zaman bizim yerimiz yurdumuz sallanacak. Yerimizden yurdumuzdan olacağız. Her şeyimizi kaybedeceğiz biz. Yâni biz yerimizden yurdumuzdan oluruz. Sallanır yerlerimizi, makamlarımızı, konumlarımızı kaybederiz. Bakanlığımızdan, dekanlığımızdan, müdürlüğümüzden, genel müdürlüğümüzden, doktorluğumuzdan, doçentliğimizden oluruz. Şu makamlarımızı, şu konumlarımızı kaybederiz. Eğer bizler seninle birlikte hidâyete tabi olursak, se-nin gibi müslümanca bir hayat yaşamaya yönelirsek, senin istediğin gibi giyinirsek, biz okullarımızı, diplomalarımızı, sosyal statülerimizi kaybederiz. Eğer senin istediğin gibi bir ticaret yapacak olursak, şu şu yollara tevessül etmeyecek olursak tüm servetimizi kaybederiz dediler. Tüm peygamberlerin hayatında görüldüğü gibi “Lâ ilâhe illallah” çağrısını kabul etmeyenler, bu çağrıyı gerçekleştirenlere karşı onları bu dâvetten vazgeçirebilmek için sahip oldukları tüm imkânlarını, tüm güçlerini, tüm mal ve mülklerini harcamaktan çekinmemişlerdir. (Enfâl 36) Peygamber ve ona iman edenlerle alay etmişlerdir. Onları küçük düşürmek için uğraşmışlardır (Ra’d 32). Müslümanların büyülendiklerini söylemişlerdir (İsrâ 47,101). Cinlendiklerini, cin tarafından çarpıldıklarını söylemişlerdir (Hicr 6). Şair demişler (Sâffât 36). Birileri tarafından öğretilmiş olduğunu (A’râf 66), Yalancı olduğunu (A’râf 66) söylemişlerdir. Peygamberi dâvâsından vazgeçirebilmek, ona iman edenleri döndürebilmek için çeşitli tuzaklar kurmuşlar (Ra’d 42). Yurtlarından çıkarmak üzere tehditler etmişlerdir (Muhammed 32). Taşlamışlardır(Şuarâ 116), öldürmeye ve yakmaya teşebbüs et-mişlerdir( Ankebût 24), Eskilerin masallarını anlatıyor demişlerdir( Kalem 15) Peygamberin insanlarla irtibatını kesmeye çalışmışlardır( En’âm 26), Başlarına gelen felâketlerin sorumlusu göstermişlerdir peygamberleri (A’râf 131) Ama burada dikkat edilecek bir husus var: Mekke’de insanların peygamber efendimize ve onun getirdiği mesaja karşı çıktıkları dönem henüz ilk günler, ilk yıllardır. Yâni adamların karşı çıkıp reddetmeye çalıştıkları o ilk dönem henüz bir sistemi öngören sosyal, siyasal, ekonomik muhtevalı âyetlerin gelmediği bir dönemdir. Bu tür hükümler henüz gelmemiştir. Bu dönemde sadece Allah’tan başka ilah olmadığının ilânı vardır. Henüz statükoyu, mevcut düzeni reddeden hükümler, âyetler, yasalar gelmemiştir. Buna rağmen statükocular, düzenciler buna şiddetle karşı çıkarlar. Onların bu tepkilerinin se-bebini anlamak çok kolaydır. Hayata karışıcı Allah’tan başka tanrıların, sosyal, siyasal, ekonomik egemenlerin varlığına inanan insanların yaşadıkları bir ortamda elbette; Allah’tan başka hayata program yapacak tanrı yoktur ilkesinin ilânı tepki görecektir. Çünkü “Lâ ilâhe illallah” çağrısı ile bu adamlar kendi şirk dinlerine, inançlarına, tanrılarına, egemenlerine, atalarına, geleneklerine hakaret edildiği düşünülecek olursa, elbette buna karşı çıkacaklardı. Değilse tüm bu değerlerine samimi olarak bağlı olmadıkları açığa çıkıverecekti. Evet, bu adamların hayatlarında sahiplenmeleri gereken yüzlerce put vardı. Herkesin, her ailenin, her kabilenin özel putları vardı. Ayrıca meselâ sadece bir yolculuk esnasında istifade edilen putları vardı. Yine bir kabilenin putuna bir başka kabile saygı duymuyordu. Peki o zaman acaba bu kadar çok putun arasında, herksin hepsini kabul etmediği bir ortamda birilerinin de ayrı bir inanç sahibi olmasına karşı bu tahammülsüzlüğü nasıl anlayacağız? Yüzlerce tanrının, yüzlerce putun arasında ha bir de müslümanların inancı olsaydı ne çıkardı? Yâni eğer mesele sadece peygamber aleyhisselâm ve beraberindeki bir avuç müslümanın onların putlarına saygı duymayıp reddetmeleri olsaydı, o zaman bunu herkes yapıyordu. Herkes birbirinin putunu reddediyordu zaten. Putlara ayrılan yiyecekleri yiyenlerin, tanrılara adananları çalanların hattâ acıktıkları zaman tanrıları bile yiyenlerin dolu olduğu bir toplumdu Mekke toplumu. Babasının katilinden intikam almak için gittiği putun karşısında fal oku çekip, istediği sonuç çıkmayınca da; be alçak, eğer öldürülen senin baban olsaydı beni engellemezdin diyenlerle, putlara sövenlerle dolu bir toplum. Bunlar her zaman görülen ve kimse tarafından tepkiyle karşılanmayan bir durumdu. Peki o zaman neydi bu tepkilerinin asıl sebebi? Benim anladığım asıl sebep, onların bilmedikleri, tanımadıkları, duymadıkları yeni bir ilâha çağırılmış olmaları da değildir. Çünkü bu adamlar Allah’ı biliyorlardı. Kâbe’nin adı beytullahtı(Allah’ın evi). Ebrehe’nin saldırına karşı bu beytin Rabbi olan Allah’a sığınmışlardı. Evet, peygamberin dâvetine karşı çıkışlarının sebep bilmedikleri bir ilaha çağrılışları değildi. Yine bunun sebebi onların geleneklerinin, âdetlerinin, yasalarının, sosyal düzenlerinin çiğnenişi de değildi. Çünkü bu adamlar, bunları bizzat kendileri çiğneyen insanlardı. Üstelik Mekke’de sayıları az olmayan hanifler vardı. Bunlar tâ baştan beri geleneklere karşıydılar. Bunlar Resûlullah’ın dâvetine çok yakın kimselerdi. Ama bunlar Mekke’de hiç kimsenin en ufak bir tepkisiyle karşılaşmıyorlardı. Bunlar toplumun tüm putlarını ve putçuluğunu reddediyorlardı. Yine bu tepkilerinin sebebi, bu dâveti ortaya atan peygamber efendimizin toplumun güven duygusuna sahip olmayan, egemenliği eline geçirip toplumda zalimce bir hegemonya kurmasından çekindikleri bir kişi oluşu da değildi. Çünkü bakıyoruz tarihen ona karşı çıkanların hiç birisinin böyle bir iddiasına şahit olmuyoruz. Aksine en azgın düşmanlarının bile oma Muhammedü’l emin dediklerini biliyoruz. Hakimiyeti ele geçirmesinden korkmaları bir tarafa bunu ona kendileri teklif ediyorlar. Peki o zaman bu tepkilerinin asıl sebebi ne? Neden ürküyorlar? Neden korkuyorlar? Esas mesele işte bu “Lâ ilâhe illallah” sözüdür. Çünkü önceki derslerimizde de söylediğim gibi müşrikler; “Ey Muhammed, vallahi biz seni değil, senin getirdiğin şeyi reddediyoruz” demişlerdir. (Tirmizî, tefsir 7). Öyleyse müşrikleri çıldırtan şey peygamber aleyhisselâmın getirdiği bu kelime-i tevhitten anladıkları şeydi. Zira onlar bu sözün altında yatan mânâyı çok iyi anlamışlardı. Çünkü bu sözle bir taahhüdün altına imza atacaklar ve tüm hayatları bu sözle değişecekti. Çünkü onlar hayatlarına Allah’tan başkalarını karıştırmayacaklardı. Bu sözü söyleyen insanlar üzerinde artık Allah’tan başka yetkili olmayacaktı. Tüm hayatını Allah adına ve Allah’ın istediği gibi yaşamak zorunda kalacaktı. Artık insanlar üzerinde rableşen, tanrılaşan, egemenleşen hiçbir putun, hiçbir kurumun, hiçbir insanın etkisi ve yetkisi kalmayacaktı. Allah’tan başka hiç kimse insanlara yasa koyamayacak, program yapamayacak, egemenlik iddiasında bulunamayacaktı. Onun içindir ki soruyorlardı; “Emirden, yönetimden, yasa belirleme yetkisinden bize bir şey yok mu? Bir hakkımız olmayacak mı bu konuda?”(Âl-i İmrân 154). Veya; “Ey Muhammed, şimdi ben senin dinine girersem, bana ne gibi bir ayrıcalık var? Benim kazancım ne olacak? Bir yetkim olacak mı” diyen Ebu Leheb’in derdi de işte buydu. Allah karşısında tüm yetkilerinin gideceğinden korkuyordu. Yine meselâ İslâm’ı kabul etmek için peygambere gelen Sakif heyeti de bir süre putlarına, egemenlerine dokunulmamasını isteyerek aynı endişelerini dile getiriyordu. Yine Ebu Cehil’in bazı yetkilerine dokunulmaması şartıyla müslüman olmaya hazır olduğu teklifiyle peygambere geldiğini, sen öldükten sonra hâkimiyet bize geçer mi diye defalarca peygambere sorular sorduğunu biliyoruz. Evet, Lâ ilâhe illallah sözü hayatta Allah’tan başka tüm tanrıları, tüm egemenleri bitiren bir sözdür. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik, hukuk, eğitim, kılık kıyafet, yeme, içme, kazanma, harcama hasılı bir insanın tüm hayatında sözünü dinleyeceği, arzularını yerine getireceği tek egemen varlığın Allah olduğunu ortaya koyan bir sözdür. Doğru yanlış, iyi kötü, hak bâtıl, güzel çirkin, haram helâl deme yetkisi, hayata program çizme yetkisi sadece O’na aittir. Bu konuda O’nun ortakları, yetkilileri de yoktur. Tek Rab O’dur. Herkes kuldur ve sadece O’nun hükmüne boyun eğmek zorundadır.