34,35. “Doğrusu uyarıcı göndermiş olduğumuz her kasabanın varlıklı kimseleri, onlara: “Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” diye gelmişlerdir. Malları ve çocukları en çok olan bizleriz, azaba uğratılacak da değiliz” derlerdi.” Biz bir kente uyarıcılar, elçiler gönderdik mi, o kentin azgınları derler ki, “biz onu reddediyoruz, biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, çünkü bizler evlât ve mal yönünden sizden çok fazlayız.” Evlât siyasal gücü, mal da ekonomik gücü temsil eder. Kentin mele’ grubu, zengin ve şımarık insanları siyasal ve ekonomik güçlerine güvenerek Allah’ın elçilerini reddediyorlar. Genel bir değerlendirme görüyoruz bu âyetlerde. Rabbimiz kentlere, kasabalara, ülkelere elçiler gönderiyor, uyarıcılar gönderiyor. İnsanlığın atası Hz. Adem’den (a.s) bu yana hiçbir kent, hiçbir toplum yoktur ki, kendilerine Allah’tan bir uyarıcı gelmemiş olsun. Bu uyarıcılar Allah’tan aldıkları vahyi insanlara ulaştırarak onları Allah’a kulluğa çağırdıkları zaman, dünyada Allah’ın istediği bir hayatı yaşayarak ölüm ötesine hazırlığa dâvet ettikleri zaman, insanları kıyametle, cennetle, cehennemle uyardıkları zaman, mütrafûn olanlar, kurulu düzenin menfaatçileri, statükodan yana olanlar diyorlar ki, biz sizi de, sizin gönderildiğiniz risaleti de reddediyoruz, diyorlar. Gerekçe olarak ta şunu gösteriyorlar: Bizim malımız ve evlâdımız daha çoktur. Bizim siyasal mevkiimiz ve ekonomik gücümüz si-zinkinden daha büyüktür. Bu halimizle bizler asla azaba da uğrayacak değiliz. İşte gerekçeleri de budur. Kendilerine gönderilen elçilerin bunlara sahip olmayışlarını göz önünde bulundurarak, sizin hiçbir şe-yiniz yokken bizler size mi tabi olacağız, diyerek peygamberlerin getirdikleri bir sistemi, bir hayat tarzını kabule yanaşmıyorlar. Çağlar boyu yaşanıp gelen, tekrar edilip gelen bir hastalıktır bu. Allah’ın insan hayatına karışması konusunda odak nokta seçerek arzularını kendileri aracılığıyla insanlığa sunduğu peygamberlerine ilk karşı gelenler, ilk savaş açanlar âyetin ifade buyurduğu gibi "Mütraf-lardır. Yâni toplumun zengin, şımarık servet sahipleri, toplum içinde sınırsız bir hayat yaşayan, zenginliklerinin, arsızlıklarının, servetlerinin kendilerini azdırdığı kimseler... Servetlerinin, zevk ve eğlencelerinin, lüks içinde sınırsızca yaşadıkları hayatlarının kendilerini bırakmayıp hakkı kabullerine engel olduğu varlıklı kimseler. Bunlar her dönemde ve her toplumda gönderilmiş hak elçilerine karşı ilk savaşı açan kimselerdir. Hemen hemen her dönemde topluma egemen olan bu zenginler grubu peygamberlere karşı tavır alıp, peygamberlerin yolunu kesmeye çalışıp, halkı Allah elçilerine karşı kışkırtmışlardır. Bunun sebebi de şudur: Bunlar her toplumda mevcut statükonun devamından yana-dırlar. Yâni mevcut düzeni savunmaktadırlar. Çünkü kendilerini servet sahibi yapan, kendilerini diğer insanlara egemen kılan, garibanların kanlarını emmeye izin veren, toplumun fakir kesimi üzerinde kendilerini Rableştiren o düzenin kendisidir. Mevcut sistem sayesinde palazlanıp servet sahibi oldukları için sistemin yıkılmasını asla istemezler. Şunu da kesinlikle bilmektedirler ki, peygamber bu düzeni değiştirmek için gelmektedir. Peygamber toplumda ezen ve ezilenlerin, zalimlerin ve mazlumların, sahte Rablerin rubûbiyetlerine ve köleleştirilmiş Allah kullarının kulluklarına son verip toplumda Allah hâkimiyetini gerçekleştirmek için gelmektedir. Peygamber adâleti tesis etmek için gelmektedir. Peygamberin mesajı gönüllerde yer edip o mesajın hayata hakim olması bu adamların elde ettikleri tüm gayr-ı meşrû servetlerinin ve toplum içinde bu servetleri sayesinde sağladıkları tüm statülerinin ellerinden uçup gitmesi söz konusudur. İşte bunu çok iyi bilen bu servet sahipleri, düzenlerinin bozulacağı korkusuyla Allah elçilerine ilk savaşı açmaktadırlar. Halkın cahil kalmasını istemektedirler. Halkın bilinçlenmesini, halkın peygamberle tanışmasını istememektedirler. Allah elçilerini reddederek diyorlar ki, biz mal ve evlât yönünden, ekonomik ve siyasal güç yönünden çok üstünüz. Biz Allah’ın gözde kullarıyız. Baksanıza, Allah size vermediklerini bize vermiştir. Dünyada bize oğullar, mallar, mülkler, servetler, saltanatlar veren, bizleri bu nimetlerle mükâfatlandıran Allah elbette bu dünyada bizi si-ze üstün kıldığı gibi, öbür tarafta da bizi bunlardan mahrum bırakmayacaktır. Üstün olan bizler sizlere asla itaat etmeyiz diyorlar. Ama bu adamların şunu da bilmeleri gerekiyordu. Kendilerinden önce, kendilerinden çok daha fazla mal mülk sahibi, güç kuvvet sahibi olanlar bu dünyayı terk edip gitmediler mi? Onlardan ibret almalı değiller miydi? İşte kıyamete kadar Allah elçilerine karşı aynı tavrı sergileyen, mallarına, evlâtlarına, siyasal ve askeri güçlerine güvenerek Rasûlullah’a ve O’nun yolunun yolcusu tüm uyarıcılara müstekbirce bir tutum içinde olanlara Rabbimiz şunu dememizi istiyor: