7-8. “İnkâr edenler, insanlara: “Size, siz parça parça dağılıp yok olduğunuz zaman yeniden dirileceğinizi haber veren bir adam gösterelim mi? Allah’a karşı yalan mı uyduruyor, yoksa kendisinde delilik mi vardır?” derler. Hayır; âhirete inanmayanlar, azapta ve derin bir sapıklık içindedirler.” Mü’minlerin kendisiyle ilim ve şerefe ulaştıkları peygamber hakkında kâfirler, cahiller diyorlar ki sizi bir adamla tanıştıralım mı, size bir adamı gösterelim mi ki, o haber veriyor. Nasıl? Siz ölüp, parçalanıp, darmadağın olduktan sonra, vücudunuz toprak olup un ufak olduktan sonra sizlerin yeniden, yeni bir yaratılışla yaratılacağınızı, yeni baştan diriltileceğinizi söylüyor. Tamamen yok olduktan sonra sizin yeniden diriltileceğinizi ve hesaba çekileceğinizi söyleyen bir kimseyi size bildirelim mi, diyorlar. Böylece Allah’ın elçisiyle alay etmeye, Allah’ın elçisinin dirilişle alâkalı, ölüm ötesi hayatla alâkalı verdiği haberleri alay konusu etmeye çalışıyorlar. Peygamberin verdiği bilgileri, haberleri reddetmeye çalışıyorlar. Yoksa bu peygamber Allah’a yalan iftirada mı bulunuyor? Yahut acaba kendisinde cinnet mi var? Delilik mi var kendisinde? Kâfirler böyle diyorlar. Rasulullah efendimizi ve onun getirdiği mesajı reddedenler gerçekten O’na böyle bir yalancı ve deli suçlamasında bulunmalarının çok zor olduğunu, buna kimsenin inanmayacağını biliyorlardı. Çünkü Rasûlullah Efendimizin önceki hayatı gözlerinin önünde geçmişti, herkes onun hayatını çok iyi biliyordu. Bir peygamber Allah’a yalan iftirada bulunur muydu? Allah böyle bir şey demediği halde hiç bir peygamber Allah öyle diyor pozisyonunda kendi uydurduklarını Allah’a izafe etmeye kalkışır mı? 40 yıl aralarında yaşadığı topluma bir kerecik yalan söylememiş, bir kerecik toplumunu kandırmamış, aldatmamış, herkesin kendisine “Emin” dediği, emniyet sahibi gördüğü bir peygamber, peygamberlik öncesi bile asla yalan söylemeyen bir insan peygamber olup ta tüm dünyanın, tüm insanlığın, tüm varlıkların sorumluluğunu üzerine aldıktan sonra, âlemlerin Rab-bini tanıyıp herkesten çok O’na iman ettikten sonra hiç yalan söyleyip Allah’a iftira edebilir mi? Üstelik de peygamberlik şerefine ulaşıp Allah’tan aldığı vahiyle tüm dünya insanlığını sorgulayan, tüm dünya sistemlerini sorgulayıp tüm dünya insanlığının kafalarını, inanışlarını, düşüncelerini darmadağın edip, kokuşmuş dünya sistemleri üzerine gerçekten yepyeni bir iman, yepyeni bir sistem oluşturmaya çalışan bir insanın deli olduğu, cinnet içinde olduğu, yalancı olduğu, Allah’a iftira içinde olduğu söylenebilir mi? Kâfirin bu mantığına şaşmamak mümkün değildir. O gün ya da bugün, ya da kıyamete kadar böyle bir peygambere deli, cinnetli, kahin, şair, sihirbaz, ya da yalancı dedikten sonra da böylece vasfettikleri bir peygamber Kâbe’nin avlusunda ya da bir başka yerde Kur’an okurken onun okuduğu Kur’an’a engel olmaya çalışmak anlaşılacak bir tutum değildir. Deliyse niye bu kadar korkuyorsunuz, niye bu kadar tedbir alıyorsunuz? Bırakın toplum içinde yüzlerce deliden birisi olarak o da dolaşsın. Bırakın yüzlerce şairden, yüzlerce kahinden birisi olarak o da konuşsun. Öteki deliler gibi, öteki sihirbazlar gibi kimse ona itibar etmeyecektir. Öyle değil mi? Şimdiye kadar hangi deliden bu kadar korkulmuş? Şimdiye kadar hangi sihirbazın peşine bu kadar insan düşmüş? Hangi yalancının yalanları toplumda maya tutmuş? Niye engel olmaya çalışıyorsunuz onun okuduğu Kur’an’a? Aman bu insanlar Kur’an ile tanışmasınlar, aman insanlar kitaplarını tanımasınlar diye niye bu kadar telaşa düşüp çareler araştırıyor, yasaklar koyuyorsunuz? Bu telaşınız, bu korkunuz ne böyle? Dünkü kâfirler böyle yaptıkları gibi, bugünün kâfirleri de aynı şeyi yapıyorlar. Şu anda da tüm dünya kâfirleri, Yahudisiyle, Hıristi-yanıyla, Mecusisiyle, ateistiyle, lâikiyle tüm kâfirler, tüm kâfir dünya bilgilenmek için bir yol, bir sistem kabul etmişler. Bu sistemin temel felsefesi “Allahsızlık” ilkesine dayanmaktadır. Allah’ı yok farz eden, Allah’ın kitabını, Allah’ın vahyini yok farz eden, Allah’ı devre dışı bırakan, ismine bazen pozitivizm, bazen materyalizm, bazen idealizm, bazen realizm diyerek Allah’ın küfür dediği, şirk dediği değişik isimlerle insanlara sunulup, insanları bu yöntemlerle bilgilendirmektir. Şu anda dünya üzerinde kâfir ve şirk egemenliğinde bir hayat yaşamaya mahkum edilmiş tüm dünya ülkelerindeki eğitim sistemlerinin temelini oluşturan anlayış budur. Gerek kâfir ülkelerinde, gerekse onların düşüncelerinin egemen olduğu İslâm dünyasında uygulanan bilgilenme, bilgilendirme yönteminde aynen Mekke dönemindeki Allah’ı, vahyi devre dışı bırakma çarpıklığını görmek mümkündür. Ge-rek küfür dünyada, gerekse onların kölesi durumunda bulunan İslâm ülkelerinde ekonomik ve siyasal yapılanmalarında, sosyal, hukukî dü-zenlemelerinde Allah’ı devre dışı bıraktıklarını, vahyi bir kenara bıraktıklarını, başka kaynaklardan bilgilenme esasına teslim olduklarını görüyoruz. Yeryüzü kâfirleri gerek kendi dünyalarında, gerekse egemen olup köleleştirdikleri İslâm dünyasında bilgilenme noktasında temel felsefeleri Allah’ı devre dışı bırakmaktadırlar. Allah vahyini reddeden kâfirler ne siyasî hayatta, ne ekonomik hayatta Allah’a hayat hakkı, söz hakkı tanımamaya çalışıyorlar. Temel felsefeleri budur kâfirlerin. Peygamber gündeme geldiği zaman, peygamber anlayışı gündeme geldiği zaman hemen peygamber deli, peygamber şair, peygamber sihirbaz, peygamber aklı hayra şerre ermeyen bir kişidir; Allah günde-me geldiği zaman o, hayata karışmayan bir varlıktır diyorlar. Bu insanlara bir Müslüman olarak bizim teklifimiz şudur: Ey kâfirler, madem ki sizler hayatta Allah’ı devre dışı bırakmak, peygamberi reddetmek, Allah ve Resûlüne hayat hakkı tanımamak gibi bir anlayışın içindesiniz, yeri geldiği zaman Allah’ın ve peygamberinin hiç bir şey bilmediğini ortaya koymaya çalışıyorsunuz, siz şu anda sizin bilim adamlarınızın, siyasetçilerinizin, ekonomi uzmanlarınızın, hukukçularınızın her şeyi bildiklerini mi iddia ediyorsunuz? Bunların Allah’tan daha iyi bildiklerini mi demeye çalışıyorsunuz? Eğer kendinizden eminseniz, eğer kendinize güveniyorsanız, bilgilerinizden eminseniz, o zaman soruyorum size, niye bu insanların rahat bir şekilde Allah’la, peygamberle, Kur’an ile karşı karşıya gelmelerine engeller koyuyorsunuz? Niye yasaklıyorsunuz din eğitimini? Niye korkuyorsunuz bu kadar? Niye bu Kur’an’la bilgilenen insanların imanları istikâmetinde kendi siyasetlerini, kendi hukuklarını, kendi imanlarını, kendi ahlâklarını, kendi düşüncelerini ortaya koymalarına engel oluyorsunuz? Bu korkunuz ne böyle? Eğer cesaretiniz varsa, bırakın Müslümanlar da ortaya koysunlar imanlarının gereğini. Sosyal, siyasal, ekonomik, hukukî tüm hayat problemlerinin çözümü konusunda herkese söz hakkı veriyorsunuz, herkesin çözüm önerisini dinliyorsunuz, herkesin teklifine kulak veriyorsunuz da niye tüm bu konularda Allah’a ve peygambere hayat hakkı, söz hakkı ta-nımıyorsunuz? Bir homoseksüel kadar, bir genelevi kadını kadar Allah’ın söz söyleme hakkı yok mu? Allah bilmez mi hukuku? Allah bilmez mi sosyal ve siyasal yasaları? Neden Allah bilgisine müracaat etmiyorsunuz? Ey kâfirler sizin hiç aklınız yok mu, diye bugün küfrün, şirkin felsefesini sorgulamak zorundayız. Yıllardır hayatta Allah’ı dışladınız, peygamberi dışladınız, Allah bilgisini, peygamber anlayışını devre dışı bıraktınız, hiçbir şeyi halledemediniz. Hiçbir problemi çözemediniz. Bu gidişle battıkça batacak, helâk olup gideceksiniz, demek zorundayız. ¬ Bilâkis âhirete inanmayanlar azabın mahkumudurlar. Dünyada da böyle Allah bilgisini devre dışı bırakarak, kendi hevâ ve heveslerini Allah vahyinin önüne geçirerek bir hayat yaşadıkları sürece haktan, doğrudan, çözümden çok uzak bir sapıklık içinde kalacaklardır. Çözümsüzlük içinde, bunalımlar içinde bir hayatın mahkumu olacaklardır. Doğruyu bulduk dedikleri anda bir başka yanlışın, bir başka çözümsüzlüğün içinde bulacaklardır kendilerini. Ne dünyada ekonomik, hukukî, sosyal, siyasal, eğitim konularında doğruya, Hakka, hak bilgiye ulaşabilecekler, ne de öte dünyada azaptan, cehenneme yuvarlanmaktan kurtulabileceklerdir.