Şems Suresine Dön

Şemsالشمس

12. Ayet

12Şems Suresi

اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَاۙۖ

En bedbaht olanları harekete geçtiğinde,

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

11-15. “Semûd milleti azgınlığı yüzünden hakkı yalanladı. İçlerinden en azgını ileri atılınca, Allah’ın peygamberi onlara, Allah’ın devesini göstermiş ve: “Allah’ın bu devesine ve onun su hakkına dokunmayın!” demişti. Onu yalanladılar ve deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onların üzerine katmerli azap indirdi; yerle bir etti onları.” Semûd kavmi, Âd kavminden sonra gelmiş, onların halefi olarak Medine ile Kudüs arasında “Hicr” denilen bölgede yaşamış bir kavimdir. Hattâ Allah’ın Resûlü Tebûk taraflarına giderken: “Buradan hızlı geçin, zira burası kardeşim Sâlih’in devesini katlettikleri yerdir” buyurmuştur. Semûd’un en büyük şehirlerinden birisi olan belki de merkezi olan “Medayin-i Sâlih”tir. Daha sonra bu şehrin harabeleri üzerinde yapılan incelemelerden anlaşılıyor ki bu şehrin nüfusu 500 bin civarındaymış. Bu toplum muhtemelen helâk edilen üçüncü toplumdur. Kendilerinden önce sırasıyla Nuh kavmi, Âd kavmi helâk edilmiş ve onların arkasından bu toplum gelmiştir. Kur’an’ın başka yerlerinden öğreniyoruz ki Rabbimiz bu topluma kardeşleri Sâlih’i (a.s)’ı göndermiş ve Sâlih (a.s) da tıpkı kendisinden önceki peygamberler gibi onları Allah’a kulluğa, takvaya, arınmaya çağırmış. “Ey kavmim Allah’a kulluk yapın, sizin Allah’tan başka İlâhınız yoktur. Allah’tan başka sözünü dinleyeceğiniz, hatırını kazanacağınız, çektiği yere gideceğiniz İlâhınız yoktur sizin” buyurmuş. Rabbimiz buyurur ki: Semûd milleti azgınlığı yüzünden onu yalanladı, hakkı yalanladı. Semûd milleti, izledikleri fısk ve fücuru terk etmeye razı olmadıkları, içine gömüldükleri pisliklerinden vazgeçmeye hazır olmadıkları, fücuru terk edip takvaya yönelmeyi istemedikleri, arınmaya razı olmadıkları için Allah’ın elçisi Sâlih’i (a.s) ve onun getirdiği mesajı yalanlayıp reddettiler. Fıtratlarının sesini, fıtrî özelliklerini bastırarak Allah’ın elçisini ve onun getirdiği vahyi yalan saydılar. Pislik içindeki hayatlarının değişmesine razı olmadıkları için Allah’tan gelen hayat programını yalanladılar. Fısk ve fücuru takvaya tercih ettiler. Pisliği arınmaya tercih ettiler. A’râf sûresinde anlatıldığına göre Allah bunlara bir de mûcize göndermişti. “Rabbinizden size bir Beyyine geldi.” (A’râf 73) O Rabbinizden size bir beyyine var. Önceki elçilerin mesajlarının aynısı, ama burada bir farklılık var. Rabbinizden size bir beyyine gelmiştir. Rabbinizden size bir mûcize gelmiştir. Yani sizin elçi olarak beni kabullenmeniz ve benim dediklerim istikâmetinde bir hayat yaşayarak temizlenmeniz konusunda Rabbinizin size bir tehdidi var. İşte Rabbinizden size böyle bir beyyine, bir mûcize gelmiştir. Bu mûcize, bu beyyine: İşte şu Allah’ın devesidir ki onda sizin için ayet vardır. O sizin için Rabbinizden bir âyettir. Onu bırakın, ona ilişmeyin ki, Allah’ın arzında otlasın. Ona kötülük etmeyin ki Allah’ın azabı size dokunmasın buyurulurken burada da: “Allah'ın peygamberi onlara, Allah’ın devesini göstermiş ve: “Allah’ın bu devesine ve onun su hakkına dokunmayın!” demişti.” Rivâyetlere göre Sâlih’in (a.s) toplumu kendisinden bir mûcize istemişti. “Ey Sâlih bize reddedemeyeceğimiz bir mûcize getirirsen, o zaman sana ve Rabbine iman edeceğiz” demişler. Rabbimiz de onlara bu dişi deveyi göndermiş. Cenâb-ı Hak sert bir kayadan böyle dişi bir deve çıkarmış. Tabii ki bu deve böyle normal bildiğimiz bir deve değil. Allah’ın âyeti dendiğine göre mûcize bir deveydi bu, harikulade bir deve. Ona inanmak Allah’a iman demek olan, ona ilişmek de Allah’a ilişmek olan bir deve. O deve Allah’ın bir âyetiydi ve ona karşı Allah nasıl davranılmasını emretmişse öylece davranmaları gerekiyordu. Allah’ın elçisi Hz. Sâlih onlara diyor ki: “Bırakın, dokunmayın bu deveye de Allah’ın arzında dilediği gibi yesin, içsin. Ona kötülükle dokunacak olursanız Allah’ın azabına uğrarsınız.” Bu deveye kötü bir şekilde yaklaşmak, kötülük yapmak üzere dokunmayacaklardı. Ama kötülüğün dışında meselâ süt almak ya da başka şeyler için dokunabileceklerdi. Zira arz da Allah’ındı, deve de Allah’ındı. Allah’ın âyeti olan bu deveye karşı Allah’ın istediği gibi davranmak zorundaydılar. Allah’ın âyetine hayat hakkı tanımak zorundaydılar. Allah’ın arzında Allah’ın yasalarına, Allah’ın âyetlerine hayat hakkı tanıyacaklardı. Allah’ın elçisi: “Allah sizi yeryüzüne yerleştirdi. Sizden önce helâk edilenlerin yerine şu anda sizi yerleştirdi ve size sayısız nimetler verdi. Allah’ın size verdiği bu nimetleri hatırlayın da yeryüzünde fesat çıkarmayın. Yeryüzünde Allah’ın koyduğu düzeni bozmayın. Allah’a itaatten çıkarak, Allah’ın emirlerini terk edip yasaklarını işleyerek fısk ve fücura düşmeyin. Kendi kendinizi alçak bir konuma düşürmeyin. Allah’ın sizlere kulluk adına verdiği bu nimetleri sırf zevkleriniz istikâmetinde kullanmaya kalkışmayın. Rabbinize karşı takvayı, kulluğu tercih ederek her yerde Allah’a secdeyi gerçekleştirin. Her yeri Allah’a secde mahalli kılın. Her yerde Allah’ın istediği gibi davranarak Allah’a kulluğu gerçekleştirerek halifelik hakkınızın devamını sağlayın” dedi. Anlaşılan o ki, Sâlih (a.s) toplumunu Allah’a dâvet eder. Her toplumda olduğu Sâlih’in (a.s) toplumunun içinden de sadece zayıf olanlar ve fakirler bu dâvete icabet ederler. Varlıklılar, yöneticiler, top-luma egemen olanlar iman etmezler. Bunlar, bu kâfirler o toplumda kendilerine ters olan bu insanları ikinci, üçüncü sınıf vatandaş, mus-taz’af görerek imanlarından dolayı onları sorgulamaya çalışırlar. Tıpkı şu andaki müstekbirlerin imanlarından dolayı aşağı gördükleri Müslümanları sorgulamaya çalıştıkları gibi. “Gelin bakalım, bizim iznimiz olmadan sizler nasıl inandınız? Bizler bu işe okey demeden nasıl örtündünüz? Bizlerin müsaadesi olmadan şunları şunları nasıl yaparsınız?” dedikleri gibi, onları da sorgulamaya çalışıyorlar. İşin en ilginç tarafı da düne kadar tükürüklerini bile lâyık görmedikleri bu ayak takımını, bu kölelerini imanlarından ötürü artık ciddiye almaya ve onları kendilerine muhatap kabul etmeye başlıyor-lardı. Yani düne kadar bu adamlar, bu Müslümanlar onların kölesiydiler ve efendilerinin gözünde hiçbir değerleri yoktu. Ama bu zayıf kimseler Müslüman olur olmaz artık onları muhatap kabul ediyorlardı. Eğer bu kimseler uyanmayıp onların ayak takımı olmaya devam etselerdi, gözlerinde yine beş paralık değerleri olmayacaktı. Öyleyse şunu hiçbir zaman unutmayalım ki, bizler de bugün bu kâfirlerin karşılarına net ve açık Müslümanlar olarak çıkarsak, kendilerinden farklı bir kimlikle onların karşılarına çıkabilirsek, o zaman bizi bu imanlarımızla değerlendirecekler. Yoksa bu adamlar bizi neyle değerlendirecekler? Atla mı, arabayla mı, servetle mi, parayla mı? Biz bunlarla bu adamların karşısına çıkmaya çalışırsak, unutmayalım ki ebedîyen dünyaya tapınan bu adamların elindekilere ulaşamayacağımıza göre bizim elimizdekiler hep onlarınkinden az olacağına göre, yine bir değerimiz olmayacak demektir. Başka neyle çıkabileceğiz bu adamların karşısına? Demokrasiyle mi, laiklikle mi? İslâmî olmayan sosyal yapılanmalarımızla, eğitim anlayışlarımızla mı? Bunlar bizim çömezlerimiz, diyecekler. Bu adamlar bizim artıklarımızla geçinen, bizi taklit eden, bizi efendi görüp bizimkileri kapmaya çalışan köleler, diyecekler. Peki o zaman neyle çıkacağız bu adamların karşısına? İmanla, Kur’an’la çıkacağız, bunlardan farklı bir hayat anlayışıyla, bunlardan farklı bir kimlikle Müslüman kimliğiyle çıkacağız. İşte o zaman bu adamlar bizi muhatap kabul edecekler, başka çaresi yoktur bunun. Mü’minler kâfirlerin karşılarına Müslüman kimliğiyle dikilince, bakın onlar ne dediler: “Büyüklük taslayanlar, “Sizin inandığınızı biz inkâr ediyoruz” dediler.” (A’râf 76-77) Müstekbirler de dediler ki: “Biz de sizin inandıklarınızı inkâr ettik. Biz de sizin mü’mini olduğunuz şeylerin kâfiri olduk.” Sizin inandıklarınızın doğruluğunu bilmiyoruz, bilemiyoruz demiyorlar da biz onların kâfiriyiz diyorlar. Aslında onlar da peygamberin hak olduğunu biliyorlardı. Onlar da Sâlih’in (a.s) hak peygamber olduğunu ve bu devenin mûcize bir deve olduğunu biliyorlardı. Biliyorlardı ama hayatlarının değişmesinden, fücur programlarının bitmesinden korktukları, arınmaya karşı isteksiz oldukları, menfaatlerinin kesileceğini bildikleri için iman etmiyorlardı. Peygamberin mesajına iman ettikleri zaman hayatları değişecekti. Arınıp temizlenecekler ve artık bundan sonra kan emmeye devam edemeyeceklerdi. Zulümlerini sürdüremeyecek-lerdi de onun için iman etmiyorlardı. Şehirde inananlarla kâfirler arasında çekişme oldu. Toplum, temizler ve pisler diye ikiye ayrılıverdi. Tabi arınanlar, vahyi kabullenenler, Allah’ın elçisi Sâlih’in (a.s) safında yer alanlar çok azınlıktaydı. Ekseriyet arınmayı değil, pisliği tercih etmişti. “İçlerinden en azgını ileri atılınca,” ”Kavmin en bedbahtı, en şakîsi, en eşkıyası Allah’ın bu mûcize devesini öldürmek için ileri atılınca.” Anlayabildiğimiz kadarıyla şe-hirde dokuz kişilik bir eşkıya grubu vardı. Onların, şakîlerin en büyük özelliği, Allah'ın hükümlerine baş kaldırmak, onlara karşı gelmektir. Şakîler, gerçeğin ortaya konulmaması için uğraşırlar, Hakkın sesini kısmaya çalışırlar, çapulculuk ederler, toplumun huzurunu bozarlar, Hakk temsilcilerine tuzak kurarlar. Kitabımızda şakîler anlatılır. Hz. İsa (a.s.), kendisinin bir 'şakî' olmadığını, annesine iyilik e-den bir kimse olduğunu söylüyor. (Meryem, 32) Cehennem ehli, dünya hayatında Allah'ın âyetleri okundu za-man onları yalanladıklarını, 'şekavetleri' yüzünden sapık bir topluluk haline geldiklerini itiraf ederler. (Mü'minûn, 103-110) 'Şakî' kelimesinin iki âyette de 'mahrum olmak, istediğine ka-vuşamamakla mutsuz olmak' anlamlarına da geldiği görülmektedir. Zekeriyyâ ve İbrâhim (a.s.), Allah'a duâ ettiklerini, Allah'tan başkasına ibâdet edenler gibi duâlarının sonucundan mahrum ve bedbaht ol-madıklarını söylüyorlar. Şüphesiz Allah duâlara icâbet eder. Ancak, bazılarının taptığı putlar asla bir şey yapamazlar. Dolayısıyla onlardan medet umanlar, onlara yalvaranlar sonunda bedbaht olurlar, duâla-rının karşılığını alamazlar, şakî, yani mahrum, perişan olurlar. (Meryem, 4, 68). İnsan doğuştan 'saîd (mutlu, huzurlu ve yaptıklarıyla saâdeti hak eden)' veya 'şakî' olarak doğmaz. Bu özelliği insanlar sonradan kendi tercihleriyle elde ederler. Allah'tan gelen hidâyete uyanlar, ha-yatının her alanında İlâhî ilkelere tâbî olanlar, iki dünyada da 'saîd-mutlu' olurlar. İlâhî hidâyete sırt çevirenler kendi elleriyle şekaveti ter-cih ederler. Görüldüğü gibi, Kur'an, bütün insanlara saâdetin, huzurun ve doğru bir hayat sürmenin yolunu çok açık bir şekilde ortaya koymak-tadır. Kimilerinin mutluluk sandığı, nefsin hoşuna giden, şehvetlerin yönlendirdiği hayat şekilleri, İslâm'dan ve onun getirdiği ölçülerden uzak yaşantılar saâdet değildir. Kişiye Allah (cc) katında iyi bir sıfat kazandırmayan hayat anlayışı, mutluluk diye adlandırılabilir mi? Allah-tan gelen hidâyete tâbî olanlar, rüşd yoluna girip hak dinin ilkelerine göre yaşayanlar, saâdet programına sahip olanlardır. Bu anlamda İs-lâm, yani Allah'ın râzı olacağı hayat şekli, saâdetin kaynağı; bütün bâ-tıl yollar ise şekavetin kaynağıdırlar. İnsandan beklenen, kendine şe-kavet kazandıracak, yani onu mutsuzluğa ve bahtsızlığa sürükleyecek yollara gitmek değil, saâdet yolunu arayıp bulmaktır. Ama bakın bu eşkıya grubunun içinden en şakileri ileri atılıp deveyi biçmeye yönelince. Allah’ın elçisi Hz. Sâlih onları tekrar uyardı. “Allah’ın devesine ilişmeyin! Allah’ın âyetine dokunmayın! Allah’ın âyetini ortadan kaldırmaya kalkışmayın! Allah’ın âyetine düşmanlık yapmaya kalkmayın! Yoksa Allah sizin belânızı veriverir! Allah sizin defterinizi dürüverir! Yapmayın, etmeyin, Allah’la savaşa tutuşmayın” diye Allah’ın elçisi onları ısrarla uyardı. Ama Peygamberin feryatlarını dinlemediler. Uyarılara aldırış etmediler de: “Onu yalanladılar ve deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onların üzerine katmerli azap indirdi; yerle bir etti onları.” A’râf’ta da deniliyor ki: “Ve dişi deveyi kesip devirdiler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar ve “Ey Sâlih, eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azaba uğrat bakalım” dediler.” (A’râf 77) Allah’ın âyetini, deveyi biçtiler. Tabi büyük bir deve olduğu için ayaklarından biçip öldürdüler. Bu devenin bir özelliği vardı, bir gün toplum kuyulardan su içmeyecek ve sadece bu deve su içecek ve ikinci gün de içtiği bu suyu süt olarak kavme ikram edecek ve tüm kavmi doyuracaktı. İkinci gün de bu deve su içmeyecek ve kavim kuyulardan su içecekti. Yani Medayin-i Sâlih’in 500 bin civarında nüfusu olan bir şehir olduğunu düşünürsek bir tek deve 500 bin insanı sütle doyuracaktı. Gerçekten büyük bir mûcizeydi bu deve. Gerçekten de toplum için hayırlıydı, bereketliydi bu deve. Ama kâfirler Allah’ın bu âyetine tahammül edemediler. Kâfirler hiçbir zaman Allah’ın âyetine tahammül edemezler. Çünkü Allah’ın âyetlerinin hayatlarında, toplumlarında varlığı sürekli onları takvaya, arınmaya, kulluğu çağıracak ve sürekli kendi pisliklerini yüzlerine vurarak rahatsız edecekti onları. Onun için Allah’ın âyetinin varlığına tahammül edemediler de Allah’ın âyetini ortadan kaldırmaya yöneldiler. Allah’ın arzında Allah’a hayat hakkı tanımadılar. Allah’ın âyetine hayat hakkı tanımadılar ve kendileri için hayır olan, tek suçu kendilerine süt verip onları beslemek olan bu deveyi ayaklarından biçerek öldürüverdiler. Tabi büyük bir deve olduğu için onu ayaklarından biçip öldürdüler. Kâfirlerin fıtratında, küfür tabiatında faydalıyı ret vardır. Kâfir kesinlikle hayra, hakka dayanamaz. Kâfirin hayra, hayırlıya, bereketliye tahammülü yoktur. Bu deve kendileri için hayırlıydı, bereket kaynağıydı. Bu devenin bir tek suçu vardı, o da süt vermek. Süt verip bu insanları doyurmak… Bunun dışında başka bir suçu yoktu bu devenin. Ama kâfirlerin mantığı ters çalıştığından bu hayra tahammül edemediler. Tıpkı şu anda yeryüzünde tek suçu süt vermek olan, ürettikleriyle tüm dünyayı doyurmaktan başka bir suçu olmayan Müslümanları öldürmek için günümüz kâfirlerinin soyundukları gibi... Müslümanlar, Sâlih’in (a.s) devesine benzer. Şu andaki Müslümanların yeryüzünde varlıkları da insanlık için hayırdır. Bugün Müslümanların bir tek suçu var. O da tıpkı Sâlih’in (a.s) devesi gibi süt vermek… Yani ürettikleriyle tüm dünyayı beslemek. Ama bugünkü kâfirler de tıpkı dünün kâfirleri gibi bu hayra tahammül edemiyorlar. Bu hayrın varlığına tahammül edemiyorlar da yeryüzündeki tüm Müslümanları yok etmek için çırpınıyorlar. Yeryüzünde Allah’ın âyetine, Allah’ın arzularının görüntülenmesine, Allah’ın yasalarının temsil edilmesine tahammül edemiyorlar. Yeryüzünde Allah’ın âyetlerinin varlığına ve hüküm ferma olmasına tahammül edemiyorlar. Yeryüzünde kıstası yok etmeye çalışıyorlar. Çünkü kesin biliyorlar ki, yeryüzünde Müslümanlar var olduğu sürece, Allah’a kulluğu sergiledikleri sürece, yeryüzünde takva uygulandığı sürece, yeryüzünde arınmışlar, temizler var olduğu sürece bâtılların bâtıllıkları anlaşılacak, sapıkların sapıklık noktaları açığa çıkacak, kirlilerin kirliliği anlaşılacak ve kendilerine hayat hakkı kalmayacaktır. Vicdanlarındaki takva duygusunun açığa çıkıp ta kendilerini rahatsız etmesinden korktukları için takvayı ve takva taraftarlarını yok etmeye çalışıyorlar. Kâfirin mantığı ters işlemektedir. Her şeyi ters değerlendirir. Hakkı bâtıl, bâtılı hak görür. Hayrı şer, şerri hayır, temizi pis, pisi te-miz görür. Namusluluğu namussuzluk, namussuzluğu namusluluk bi-lir. Arınıp temizlenmeyi kötü, pislik içinde yüzmeyi iyi görür. Meselâ bir okulda 2000 öğrenciden sadece iki tanesi kapalı olsa, küfrün buna tahammülü yoktur. Neden? Çünkü o iki tane örtülünün varlığı örtüsüzlerin varlığını açığa çıkarıyor da ondan. Arınmış temizlerin varlığı, fısk ve fücur içinde yüzenlerin varlığını ortaya koyuyor da ondan. Koskoca bir dairede arındığı ve Allah’a kulluğa yöneldiği için rüşvet yemeyen iki tane memurun varlığına tahammülleri yoktur. Neden? Çünkü o iki tane arınmış mü’minin varlığı ötekilerin pisliğini açığa çıkarıyor da on-dan. Sâlih’in (a.s) toplumu da Allah’a kulluğu hatırlatan, Allah’ın âyeti olan devenin varlığına tahammül edemediler. Allah’ın peygamberinin ısrarla buna dokunmayın dediği deveyi, Allah’ın âyetini ortadan kaldırıverdiler. Deveyi öldürdüler. Çünkü bu deve Allah’ın âyetiydi ve karşılıksız süt veriyordu topluma. Bu devenin varlığı, misyonu toplumda menfaatperestlerin huzurunu kaçırıyordu. Karşılıksız bir şey yapmayı bilmeyenlerin, menfaatperestlerin pisliğini açığa çıkarıyordu bu deve. Peygamber de böyleydi. Rabbimiz Müddessir sûresinde peygamberine şöyle diyordu: “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.” (Müddessir 6) Daha iyisini beklediğinden dolayı sen insanlara iyilikte bulunayım deme. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez deme. Yaptığın işi çok görerek başa kakma. Veya sen kendini çok iyiliğe lâyıksın zannederek hareketini öylece düzenleme. Karşındakini minnet duygusu altında tutma. Yani az verip çok şey bekleme. Hem toplumsal planda, hem de Allah’a karşı görevlerinde öyle davranma. Meselâ namazımızı kılıyoruz, abdestimizi alıyoruz, elbette Allah bizi cennete koyacaktır değil mi? diyerek az yaptığın kulluğun karşılığında tam kulluğun gereği olan cenneti bekleme. Bir de sosyal ilişkilerde, karşındakine iki âyet anlattın diye iki çay içirmesini bekleme. Ya da aferin demesini bekleme. Veya tebliğ ettim, duyurdum diye hemen hayatını değiştirmesini bekleme. İşte Allah peygamberinden bunu bekliyordu. Şimdi böyle bir peygamberin varlığına kâfirler, toplumda menfaatlerini birinci planda tutan zalimler tahammül edebilirler mi? Devletse tebaasını, talebeyse hocasını, hocaysa talebesini, müdürse okulunu ve talebelerini, satı-cıysa müşterilerini, müşteriyse satıcıyı düşünen birisini gördüklerinde elbette zalimlerin iştahı kaçacaktı. Bu tipte bir tek adamın varlığına bile tahammül edemezler. Onu yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Bu adamların, kendilerinin yanlışlığını ortaya koyan kıs-tası yok etmek için yapamayacakları yoktur. İşte Semûd da böyleydi. Kendilerinin iyiliğini isteyen, yaptıkları karşılığında kendilerinden bir ücret istemeyen, fedâkârlık sembolü kardeşleri Sâlih’in ve onun gibi varlığı sadece hayır olan devenin var-lığına dayanamadılar. Kendileri için hayır olan, bereket olan devenin varlığına tahammül edemediler. Allah’ın âyetine tahammül edemediler de deveyi öldürüverdiler. “Allah’ın elçisini yalanlayarak o deveyi öldürüverdiler de Allah da onların üzerlerine demdeme yapıverdi.” Demdeme, bir şeyi bir şeye vurup sıvamak, başı ezmek, kırıp geçirmek, öğütüp ufalamak, yere yapıştırmak, yerle bir etmek, kökünü kazıyıp silmek anlamlarına gelmektedir. İşte Allah da onları böyle yapıverdi. Tabii bu olaydan sonra Allah’ın elçisine küstahlıklarını sürdürdüler, deveyi öldürdüler. Sonra da küstahlıkları içinde dediler ki: “Ey Sâlih! Biz yapacağımızı yaptık. Haydi sen de bize o vaadettiğin azabı getir bakalım, eğer gerçekten Peygamberlerdensen” Allah’ın elçisine meydan okuyarak dediler ki: “Ey Sâlih! Biz yapacağımızı yaptık, haydi sen de o bize vaat ettiğin azabı getir de görelim. Ey Sâlih gerçekten peygambersen haydi ne getireceksen getir de görelim.” Hakikaten Allah’a ve onun elçisine kafa tutmada çok ileri gittiler. Çünkü Sâlih’e (a.s) meydan okumaları demek Allah’a meydan okumaları demekti. Yani âyetin ifadesinden de anlıyoruz ki aslında bu adamlar Allah’ın azabını hak ettiklerini, Allah’ın azabının mutlaka kendilerine geleceğini bildiler de yine de kuyruğu dik tutmaya çalıştılar. Çünkü kendileri gibi Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşan önceki toplumlara Allah’ın yaptıklarını bildikleri için artık kesinlikle kendilerine Allah’ın azabının geleceğini anladılar. Rivâyetlere göre bu deveyi öldürmelerinden sonra Rabbimiz onlara üç gün müddet tanıdı. “Üç gün kendi memleketinizde faydalanın. Hadi üç gün daha yaşayın bakalım” dedi. Yine rivâyetlere göre bu üç günün birinci gününde yüzleri sarardı, ikinci gün yüzleri kızardı, üçüncü gün de yüzleri kapkara kesildi. Daha sonra A’râf’ın ifadesiyle: “Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.” (A’râf 78) Onları bir racfe yakalayıverdi. Dizlerinin üzerinde çöküverdiler. Oldukları yerde diz çöküverdiler. Güvendikleri evleri, villaları, saltanatları, medeniyetleri bir anda çöküverdi. Güçleri kuvvetleri, teknolojileri bir sayha ile bir anda çöküverdi. Bir sa’ika, bir yıldırım, bir titreşim, ya da geberin! diye bir ses geliverdi de ne evleri, ne köşkleri, ne medeniyetleri, ne güçleri, kuvvetleri kendilerini helâkten kurtaramadı. Diz çöktüler… Keşke daha önce diz çökselerdi, keşke daha önceden se-ceye kapansalardı. Keşke daha önceden Rablerinin emirlerine boyun büküp onun istediği hayatı yaşamaya yönelselerdi. Onlar böyle isteyerek diz çökmeye yanaşmayınca, Rabbimiz zorla diz çöktürüverdi onlara. Bir de bu demdeme konusunda, azap konusunda Allah onların tümünü müsavi yaptı. Yani Rabbimiz, kendi devesini kesmek isteyen, âyetini ortadan kaldırmak isteyen o şakilere karşı gelerek onları bu işten engellemeyenleri de o azgınların içine katarak hepsini yıkıma uğrattı. Yeri üzerlerine geçirip dümdüz ediverdi. Dikkat ederseniz bu deveyi boğazlayanlar sadece birkaç kişiydi. Ya da onların da içinden bir tanesi, en azgını, en şakisi bu işi gerçekleştirmişti. Ama dikkat ederseniz Rabbimiz bu işi toplumun tümüne teşmil ediyor. Tüm toplumu suçlu kabul ediyor. Neden? Çünkü devenin öldürülme konusunda ötekiler de ona yardımcı oldular. Veya ötekiler de onun bu eylemine ses çıkarmadılar, engel olmadılar, karşı koymaya çalışmadılar. İçlerinden bir şakinin Allah’ın âyetini kaldırmasına göz yumdular. İşte onların bu tavrı o şakîye en büyük destekti ve Rabbimiz bu konuda onların tümünü bu suça ortak kabul ediyor. O deveyi hep beraber boğazladılar, Allah’ın âyetini hep beraber ortadan kaldırdılar, diyor. Yani bir toplum içinden bir şaki çıkıp Allah’ın sistemini kaldırırsa, toplumun diğer üyeleri onu bu işten engellemeye çalışmazsa, tüm toplum suçludur, diyor Rabbimiz. Toplum içinde şirke, toplum içinde ahlâksızlığa, toplum içinde İslâm dışı uygulamalara ses çıkarmayan herkes ondan sorumludur. Rabbimiz kendisiyle, âyetleriyle, Peygamberiyle savaşa tutuşan, takvayı, teslimiyeti, kulluğu, arınmayı değil de isyanı, fücuru, günâhı tercih eden bir toplumu işte böylece helâk edip yerin dibine batırır ve: Yaptığı bu işin âkıbetinden de asla bir korku duymaz. Allah bu işin sonundan korkacak değildir. Verdiği cezanın âkıbetinden asla çekinecek değildir. Yakaladığını tam yakalar, azap ettiğine tam azap eder ve bu konuda hiç kimseden çekinmez. Çünkü O yaptıkları konusunda kimseye hesap vermek zorunda değildir. O’nu hesaba çekecek, yaptıkları konusunda O’nu cezalandırabilecek kendisi üstünde herhangi bir makam yoktur. Çünkü yaptıklarının tümünü hikmetle yapmaktadır. Hata etmeyen, geri adım atmayan, kararından dönmeyendir. Sorumlu olanlar yaratılmışlardır, sorumsuz olan da yaratıcıdır. “Rabbin, şüphesiz, her istediğini yapar.” (Hûd 107) “O, yaptığından sorumlu değildir, onlar ise sorumlu tutulacaklardır.” Veya ikinci bir anlayışa göre burada kast edilen Allah’ın elçisi Salih’tir (a.s). Onlara karşı görevini Allah’ın istediği biçimde yapmış, Allah’ın istediği biçimde onları bu konuda uyarmış, onların arınmaları, kulluğu tanımaları, takvaya ulaşmaları için elinden gelen her şeyi yap-mış olan Allah’ın elçisi, elbette görevini yapmış olmanın rahatlığı içinde onların başlarına gelecek bu cezanın sonucundan korkacak değildi. Görevini yapmış bir elçi olarak bu konuda ona herhangi bir korku ve sorumluluk gelecek değildi. Hûd sûresi de bunu anlatır: “Buyruğumuz gelince, Sâlih’i ve beraberindeki inananları -katımızdan bir rahmet olarak- o günün rezilliğinden kurtardık. Doğrusu Rabbin pek kuvvetli ve güçlüdür.” (Hûd 66) A’râf’ta da: “Sâlih de onlardan yüz çevirdi ve “Ey milletim! Andolsun ki ben size Rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz?” dedi.” (A’râf 79) Sâlih (a.s) onlardan yüz çevirdi, onlardan uzaklaşıp şöyle bir tepeye çekildi ve az evvel beş bin insanın yaşadığı Medayin’e baktı, o insanlardan, o insanların evlerinden, medeniyetlerinden geriye kalanı şöyle bir seyretti ve dedi ki: “Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rab-bimizin risaletini tebliğ ettim. Rabbimin bana gönderdiklerini ben size tastamam ulaştırdım. Bu konuda en küçük bir mâzeret gösteremeyeceğiniz biçimde size hakkı duyurdum. Ben bana düşenlerin tamamını yaptım ve size nasihat ettim. Sizin cennetiniz ve cehennemden korunmanız için ben size nasihatçi davrandım. Size son derece samimi davrandım, sizden hiçbir ücret istemedim. Sizin bana yaptığınız işkenceler ve yalanlamalarınız karşısında bıkıp usanıp, size kızıp darılıp da sizin cehenneminize göz yummaya kalkmadım. Şahsî meseleleri ön plana çıkarmadım. Sadece sizin için iyilik düşündüm ama: Lâkin siz nasihatçileri sevmiyorsunuz. Siz sadece sizin iyiliğinizi düşünen, sizi ezmeyi, sizi kullanmayı, size zulmetmeyi istemeyen ve sadece sizin arınmanız, cennetiniz ve mutluluğunuz için çırpınanları seviyorsunuz. Siz nasihati ve nasihatçiyi sevmiyorsunuz. Siz böyle sırf sizin iyiliğinizi isteyen insanları sevmiyorsunuz. Her an sırtınıza binecek, her dakika sizi ezecek, sizi kullanacak birilerinden hoşlanıyorsunuz. Bu tip zorbalar karşısında ancak hizaya geliyorsunuz. Bir peygamberden değil, zalim bir idareciden hoşlanıyorsunuz. Sizi seven, size değer veren ve sizin için, sizin kurtuluşunuz için her türlü fedâkârlığa katlanan bir elçiyi ciddiye almıyorsunuz da sizi ezenlerin karşısında ceket ilikliyorsunuz. Sizden çok sizi düşünen birisini değil, sizi her an ezen birilerinden hoşlanıyordunuz ve işte böyle bir tutumun sonucunda da Allah’ın azabını hak ettiniz.” Hz. Sâlih (a.s) kavminin başına gelenlere sevinmedi, aksine üzüldü. “Zavallılar ben size dememiş miydim? Ben size anlatmamış mıydım?” diyerek üzüntüsünü dile getiriyordu. İşte bu işin sonunda Allah’ın elçisi de korkacak ve üzülecek değildi, diyor Rabbimiz. Veya bunun bir üçüncü mânâsı da, o Allah’ın devesini öldürüp, toplumdan Allah’ın âyetini yok etmeye yürüyen, ileri atılan o en şaki kişi işlediği bu cürümden ötürü, bu suçun cezasından ötürü herhangi bir korku duymuyordu. Cesurca bu işin üzerine gidiyordu olacaktır. Böylece nefse ve onu düzenleyene, ona takvasını ve fücurunu ilham eden, sonra da onu arındıranların dünyada ve ukbâda kurtulacaklarına, aksini yapıp ta pislikten hoşlananların da kaybedeceklerine yemin eden Rabbimiz, buna tarihten bir örnek vererek konuyu perçinledi. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereğiyle iman edip amel eden kullarından eylesin. Velhamdü lillahi Rabbi’l âlemin.