Şems Suresine Dön

Şemsالشمس

8. Ayet

8Şems Suresi

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ

Ona hem kötülüğü hem de takvayı ilham edene (tüm bunlara andolsun ki),

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

8. “Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene andolsun ki:” Rabbimiz bu insana takvayı da, fücuru da ilham edip göstermiştir. Ona takvanın yolunu da, isyanın yolunu da göstermiştir. Hidâyet yolunu da, dalâlet yollarını da gösterip bildirmiştir. Bu ikisini tanıyıp ayırt edebilecek ölçüyü de vermiştir insana. İşte zaten insanın mü-kemmelliği de buradan gelmektedir. Rabbimiz, insana iyiyi-kötüyü, hakkı-bâtılı, hayrı-şerri, hidâyeti-dalâleti, takvayı-fücuru birbirinden ayırt edebilecek akıl bağışlamıştır. “Elheme,” ilham etti, zihinlerine yerleştirdi, fıtratlarına koydu, fıtratlarını bunun bilinciyle yoğurdu anlamına gelmektedir. Buradan anlıyoruz ki insanda iyiliğin de kötülüğün de dürtüsü, bilinci vardır. Bu insanın fıtratına, mayasına yerleştirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şu hadisleri bu anlamı apaçık bir şekilde genişletmektedir: "Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen müminsin" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V. 251-252). Yine Ebu Musa El Eş’arî’den intikal eden bir başka hadislerinde Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurur: “İyilikleri kendisini sevindiren, kötülükleri ise kendisini üzen kimse mü’mindir.” Kısa ve net bir ifade. Yaptığı iyiliklerden dolayı sevinen, içten içe memnun olan, böyle bir huzur dolu dünyaya giden, ama kötülük yapmışsa o da kendisini üzen kimse mü’mindir. Fakat bunu bize söyleyenin peygamber ve ondan bize nakledenin de sahabe olduğunu unutmadan hareket edelim. Öyle olunca söze tekrar dönüp kimi problemler oluşmasın diye yeniden bir açıklama derdine düşelim. Meselâ enva-ı çeşit din mensubunun, inanç mensubunun birlikte yaşadığı bir toplum düşünelim. Yâni hırsızlığın son derece güzel, ama büyük suç kabul edildiği farklı insanların bir arada yaşadıkları bir toplum farz edin. Ben hırsızlık dedim, sen soysuzluk anla. Ya da namus ve namussuzluğu anla. İçkiyi, kumarı, adam öldürmeyi cezayı gerektiren bir suç, ya da takdir edilip ödüllendirilmeyi gerektiren bir güzellik kabul eden karışık, karmaşık bir toplumda yaşadığınızı düşünün. Söyleyin o zaman, herkes her bir yaptığının iyilik olduğunu ve bununla sevindiğini iddia edecek, tam tersine kötülükler de kendisini üzecek. O zaman herkes mü’min mi olacak? Meselâ para kazansın da nereden ve nasıl kazanırsa kazansın. Kasası kesesi dolup şişsin de nasıl olursa olsun diyen insanların yaşadığı bir bölgede, bir beldede, birilerine satılmaz bir malı satan, kötü bir malı iyi diye satan, aldattıkça para kazanan ve böylece sevinen insanlar duyacaksınız. Ya da tersine sa-tamayan, zorlanan, bir başkası tarafından aldatılan insanlar da üzülecekler kimi kötülüklerden dolayı. Şimdi söyleyin bu insanlar mü’min mi sayılacaklar? Öyle değil, bunu peygamber söylüyor olarak düşünüyoruz. Ebu Musa El Eş’arî naklediyor olarak düşünüyoruz. Öyleyse iyi ve kö-tü konusunda tanımımızı yeniden canlandıralım kafamızda. İyi nedir? Mukabili olan kötü nedir diye düşünüyoruz. İyi ve kötü konusunda bu-güne kadar çok çeşitli tanımlar yapmışlar. Meselâ pragmatist bir mantıkla, faydacı bir anlayışla faydalı olan iyi, zararlı olan da kötüdür demişler. İlk bakışta çok güzel gibi. Aman Allah’ım ne kadar da güzel. Tut ve bırakma. Faydalı olan iyi, zararlı olan kötü. Peki söyleyin, kime? Kime faydalı ve zararlı olan? Deyince apışıp kalmışlar. Öyle ya kime faydalı olan iyi, kime zararlı olan kötü? Bu konuda bir ölçü bulunmalı denmiş ve yeni bir ekol, bir kapitalist veya bireyci sistem çıkmış ortaya. Birey adına faydalı olan iyi, zararlı olan da kötü olsun denilmiş. Tamam, demişler çözdük. Yıllarca peşinde koşmuştuk, üç beş kişi çıktı kafamızı bulandırdı, yok tamam, artık şimdi hallettik bu işi dercesine birey adına ölçüyü koymuşlar ortaya, bireyin iyi dediği iyi, kötü dediği de kötüdür demişler. Ama problem daha çok büyümüş. Çünkü bireylerden biri adına bir olay çok iyi olurken, aynı olay diğeri adına çok kötü olmuş. Meselâ aldatmak birisi için iyi, ama karşıdaki aldatılan için de bu olay çok kötü olmuş. Birine göre malı pahalı satmak iyi, ucuz satmak öteki için iyi olacak iken onun için kötü olmuş durum. Nice binlerce örnek çıkmış ortaya. Ne yapsalar, şaşırmışlar. Yeni bir ekol türemiş, kollektivist sistem diye. Ya da toplumcu düzen. Demişler ki birey adına olmasın bu iş, toplum adına olsun. Toplum adına iyi olan iyi olsun, kötü olan da kötü olsun. Yâni faydalı olan iyi, zararlı olan da kötü olsun. Alkışlansa da yine aynı çürüklük, yine aynı boşluk insanların başına belâ olmaya devam etmiş. Peki ne yapacağız? Kolayı var aslında. Ta baştan gitseydik Allah’a, yâni çıkmaz sokaklar arttıkça, insanlar battıkça, uçuruma yuvarlandıkça yine Allah’a gitseler yine kârdır onlar için de, ama hani hiç batmadan gitseler daha iyi olmaz mıydı? Çünkü olayı Allah ve Rasûlüne havale ederek şöyle deseydik: Allah’ın iyi dediği iyi, kötü dediği de kötüdür. Öy-leyse bunu peygamber buyurduğuna göre bu açıdan değerlendiriyoruz, Allah’ın Resûlünün dediğine göre bir insan Allah ve Resûlünün iyi dediği şeyleri yaptıkça seviniyorsa, kötü dedikleri şeyleri de yaptıkça üzülüyorsa işte bu insan mü’mindir. Ne dersiniz? Mü’min olmanın ilk şartı iyilikle sevinmek, kötülükle üzülmekten önce iyilik ve kötülüğü tanımak değil mi? Çünkü dö-nün sözü sondan alın isterseniz, siz nelere üzülüyordunuz? Acaba o üzüldükleriniz Allah ve Resûlünün kötü dediği şeyler miydi? Ya da siz nelere seviniyordunuz? Acaba o sevindiğiniz şeyler Allah ve Resûlünün iyi dediği şeyler miydi? Değilse bilesiniz ki baştan yanlıştasınız. Çünkü siz ne iyiyi, ne de kötüyü bilmiyorsunuz ki sevindiğiniz ve üzüldüğünüz şeyler sizi mü’min etmesin. Ağlayanlar, iki gözünden yaş dökenler, perişan olanlar. Ya da bütün bir hayatını kapkaranlık zindan edenler. Tersine sevinen, coşan, kendisinden geçenler görürüsünüz. Sizler de bir vakitler öyle ya da şimdi böylesindir. Peki söyle Allah aşkına sen o sevincini Allah’ın iyi dediklerine bağlamamışsan, sen o üzüntünü Allah’ın kötü dediklerine irtibatlı kılmamışsan o zaman ne anlamı var bunun, seni mü’min etmedikten sonra? Yâni nice insanlar vardır ki bir âyet öğrenmeye se-vinemedikleri halde bir deve kazanmaya sevinmişlerdir. Nice insanlar vardır ki bir yanlışını düzeltmeye sevinemediği halde nice yanlışlar kazanmaya, nice yanlışlar sürdürmeye sevinmiştir. Nice insanlar vardır ki kocasının, veya karısının namazsızlığı onu çok üzmemiştir. Olur böyle şey demiştir. Kocası içkiye başlayınca; eh ne yapalım erkektir, yapar böyle diyebilmiştir. Kocasının hattâ eve getirdiği ekmeğin hırsızlığın ürünü olduğunu bilmiş olsa da kadın, eh ne yapayım elimden ne gelir diyebilmiştir. Çok fazla üzülmemiştir bunlar için. Ama kocası kendisin de, çocuklarının da, başka insanların da dünyasını yıkacağını zannettiği bir büyük suç işlemeye başlamıştır, yani suçlardan birini özelleştirmiştir ve o zaman üzülmüştür. Öyle üzülmüştür ki hattâ boşanmaya yürümüş, hattâ namazını bırakmış, hattâ sıhhat ve âfiyetini kaybedecek kadar kahrolmuştur. Ne dersiniz? Buna üzülen bu kadın bu üzüntüsüyle daha iyi müslüman olma sevdasında mıdır? "Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra ebeveyni onu hristiyan; yahûdi, mecûsî yapar. Eğer ana-babası müslüman iseler, çocuk da müslüman olur" (Buhâri, Cenâiz, 79; Müslîm, Kader, 23-25) "Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altın-daki tüyleri yolmak" (Buhâri, Libas, 51, 63, 64; Müslim, Tahara, 49) ''Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lailaheillallah olsun " (Abdurrezzak Sanânı, Musannef, Beyrut 1970, IV, 334) "İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terk et" (İbn Hibban. Hakîm). "Hayr, nefsin kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de nefsin kendisine ısınama-dığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıstıraplar meydana getiren şeydir, her ne kadar müftiler hilafına fetva verseler de. " (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 194). "Müftiler sana fetva verseler de bir kere kalbine da-nış" (Dârimî, Buyû, 2). "Ameller niyete göredir" (Buhâri, Itk., 6). "Seni işkillendiren şeyi bırak, işkillendirmeyene geç" (Hanbel, Nesâî, Taberânî), "Kötülük, insanın içine sıkıntı verir" (Müslim, Birr, 14). Evet, Rabbimiz insanı yaratmış, onu tesviye etmiş, en güzel özelliklerle donatmış, ahsen-i takvim üzere kılmış ve ona takvasını ve fücurunu da ilham etmiştir. İnsan sûresi de aynı konuyu anlatır: “Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır; onu deneriz; bu yüzden, onun işitmesini ve görmesini sağlamışızdır. Şüphesiz ona yol gösterdik; buna kimi şükreder, kimi de nankörlük.” (İnsan 2-3) Yani biz insanı yarattık, onu semi’ ve basir yaptık. İşitici ve gö-rücü yaptık. Niye? Deneyelim, imtihan edelim diye. Ya da ona kulaklar ve göz verdik. Duyan ve gören yaptık ki imtihan edelim. Gören ve duyan kıldık insanı. Aslında hayvanlar da öyledir. Onlar da görür ve duyarlar. Ama insanı hayvandan ayıran başka özellikleri de vardır. Bunu şöyle de anlayabiliriz: Cenab-ı Hakk’ın iki tür âyeti vardır. Biri kulağa, ötekisi de göze yönelik âyetler. Birisi şu arz ve semâvâttaki Allah’ın görsel âyetleri, ötekisi de kulağa yönelik âyetler ki şu elimizdeki işitsel Kur’an’ın âyetleri. Dinlenip algılanan, sonra amele dönüştürülmesi gereken âyetler. Bir semi olarak algılayacağımız âyetler, bir de basir olarak algılayacağımız âyetler. İşte Allah di-yor ki, biz insanı semi’ ve basir yaptık, yani biz insana bu iki tür âyeti verdik. Niye böyle yapmış Allah insanı? Çünkü biz onu imtihan ediyoruz, deniyoruz. Bu imtihana müsait yarattık onu, yani biz insanı bu imtihana konu olan görsel ve işitsel âyetlere mutabakat edecek biçimde yarattık. Hani İsrâ’da göz, kulak ve kalp hepsi bu işten mes’ul olacaktır deniyordu ya, işte anlıyoruz ki insanın sorumluluğunun temel merkezi de budur. Göz, kulak, kalp ve akıl. İnsana bu özelliklerin verilmesi, insanın bu şekilde yaratılması, yani insanın insanca yaratılması, iyiyi-kötüyü, takvayı-isyanı ayırt edebilecek bir özellikte yaratılması onun mükellef oluşunun gerçekleştirilmesi demektir. Ona takvasının ve fücurunun ilham edilmesi de, onun semi’ ve basir oluşunun da anlamı da budur. Beled sûresinde de aynı konu anlatılır: “Biz onun için iki göz, bir dil ve iki dudak var etmedik mi? Biz ona eğri ve doğru iki yolu da göstermedik mi?” (Beled 8-10) Biz onu yola hidâyet ettik. Yani yolu bulabilecek, hidâyeti kabullenebilecek biçimde yarattık. Öyle bir yol ki, iki şekilde gidilir. Ya şükredilerek ya da küfredilerek. Ya Allah yolunun yolcusu, ya da şeytan yolunun yolcusu olarak gidilir. Ya da aslında yol tektir de, iki tip gidiş vardır. Meselâ bir trafik kurallarına göre gidiş var, bir de keyfine göre gidiş. Bir Allah’ın gösterdiği biçimde gidiş, bir de kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde gidiş. İşte insana ikisini de gösterip ilham ettik, diyor Rabbimiz. Yani insan bu yolun ikisini de bilmektedir. Bunun bilgisi ve hissiyle yarattık onu. Öyleyse insanın dizginleri kendi elindedir. İsteyen kendisini bildiği, tanıdığı takva, hidâyet, kulluk ve saadet yoluna sevk eder, isteyen de fücur, isyan yoluna sevk eder. Yine Kıyamet sûresinde de insanın bu bilgiyle yaratıldığı anlatılır. “Nefs-i Levvame”ye yemin ederek, Rabbimiz insanın iyiliğin ve kötülüğün hissine, bilgisine sahip olduğunu anlatıyordu. Yani kendi kendini kınayan, yaptığı şeylerin iyilik ve kötülük, takva ve fücur olarak farkında olan nefse yemin ediyordu. Yaratılış, fıtrat gereği, buna vicdan da diyebiliriz. Her insanın içinde iyiliğin de, kötülüğün de hissi vardır. Takvanın da, isyanın da bilgisi vardır. Bu kişi ne kadar da vicdanen bozulmuş, tefessüh etmiş olursa olsun, onun vicdanında mutlaka kötülük yapmamasını ve iyilik yapmasını isteyen bir dürtü vardır. Böyle birisinin belki iyilik ve kötülük ölçüsü, itaat ve isyan kriteri yanlış olabilir. Ama yine de ona vicdanı yaptıkları konusunda itiraz eder. Yaptığı bir isyan ve kötülük karşısında mutlak sûrette vicdanı ona bu-nu yapmamalıydın der. Bu insanın salt bir hayvan olmadığını, iyilik ve kötülüğü tefrik edebilme özelliğini gösterir. Meselâ insan kendine bir başkası tarafından kötülük yapılsa, vicdanında onun cezalandırılması gerektiğine dair bir duygu belirir değil mi? Kesinlikle kendisine bu kötülüğü yapan kimsenin cezalandırılması gerektiğine inanır, değil mi? İşte aynen bu-nun gibi kendisi de başkalarına kötülük ettiği zaman vicdanı onu rahatsız eder. Fıtratında var olan takvalı davranışı, kulluğa yönelişi onu huzura sevk ederken, kötülüklere bulaşması onu her zaman rahatsız eder. İnsana verilen bu fıtrat çok önemlidir. İnsan ve ona ait organlar fıtrat üzere kaldıkları sürece, Allah’a teslim olurlar. Eğer onlara dış etkenler tesir etmezse, onların fıtratında Âlemlerin Rabbine teslimiyet vardır. Bu bakımdan İslâm fıtratın dinidir. İslâm, fıtrat olarak Allah’a teslim olma kabiliyetinde yaratılan organların bu teslimiyetlerini sağlar. Ancak, hayatına İslâm’ın hakim olmadığı kimseler şeytanın saptır-masıyla bu kabiliyetlerini ters yönde kullanırlar. İslâm’a göre inanmanın ve ibadet etmenin iki kaynağı vardır. Bunun birincisi insandaki bu fıtrat’tır. İnsanın yaratılışı, tabiatı (doğası) Allah’ın dini İslâm’ı kabul et-meye, onu uygulamaya, Allah’ın emirlerine uymaya; kısaca yalnızca Allah’a ibadet etmeye uygundur. Allah (cc) insanın aslını böyle temiz ve saf kılmıştır. İnanmanın ikinci kaynağı, insanın kendi çabasıyla ve irade-siy-le inanması, İslâm’ı hayat nizamı olarak seçmesi, ya da kendi arzu-suyla ibadet ederek sevap kazanmasıdır (kesb-kazanç). Allah (cc), fıtrat’a zıt özelliklerin ve anlayışların bulunduğu yerlerde elçileri ara-cılığıyla din gönderir ve insanları öz fıtratlarına uygun davranmaya ça-ğırır. İnsanın kendi fıtrat’ına uygun olarak Allah’ı bir bilip O’na kulluk etmesi de ‘hanif’liktir. Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: “Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra anne-babası onu hırıstiyan, yahudí, mecusi (ateşe tapan) yapar. Eğer anne-baba müslümansalar, çocuk da müslü-man olur.” Bütün insanlar saf, temiz, İslâm’a meyilli bir şekilde yaratılırlar. Ancak onu eğitim, çevre ve dış etkenler değiştirir, fıtrattan uzaklaştırır, ya da fıtrata uymayan davranışları yapmasına sebep olur. İnsanı itaat etmeye de isyan etmeye kabiliyetli yaratan Rabbimiz, ona Hak-k’a uyacak, Hakk olan şeyleri tercih edebilecek kabiliyetleri de vermiştir. Fıtrattan ayrılmayan, bozulmayan kimse Allah’ın âyetlerine ku-lak verir, gereğini yapar. Çünkü yapısında bu maya, bu özellik bulunmaktadır. Şeytan ve fıtrata aykırı dış faktörler insanı bu durumdan uzaklaştırırlar. İslâm, insanı asıl fıtratına davet eden, fıtratının gereğini yapmasını sağlayan Ilâhí dindir. Mü’minler, insanların hayra ve imana eğiliminin önündeki engelleri kaldırmakla, insanları fıtratlarıyla yüz yüze getirmekle yükümlüdürler. Kendi fıtratlarını yeterince tanıyanlar, Allah’ı bırakıp başka tanrılara tapınmazlar. İslâm’da cihad ibadeti insanları bu fıtratla yüz yüze getirme çabasıdır. İnsanlar, güzel, doğru, Hakk’a uygun, adaletli, isabetli iş yapı-yorsalar, merhametli, şefkatli ve iyiliksever iseler, hatalarından dolayı pişman oluyorlarsa, insanları, hayvanları, tabiatı, çocuklarını, düşkün-leri seviyorsalar, ana-babalarına ve başkalarına iyilikte bulunuyor-salar; fıtratlarının gereğini yapıyorlar demektir. Kötü, çirkin, yanlış iş yapanlar, zalim ve merhametsiz olanlar, günaha düşenler ve isyan edenler, inançsız olanlar veya yalancı tanrılara ibadet edenler temiz fıtratlarından uzaklaşanlardır. Allah (cc) insanları kendi fıtratlarına uy-gun davranmaya davet ediyor. Bu fıtrat ta Allah’ın insanlara gönder-diği İslâm’a inanıp ona uygun yaşamaktır. İslâm, insanların temiz fıt-ratlarına uygun hareket etmelerini istiyor. Bu bakımdan ‘fıtrat’a müda-hele; örneğin, vücudun şeklini değiştirmeyi, kadınların erkeklere, er-keklerin kadınlara benzemesini, canlı türlerine onları bozmak üzere el atmayı, hoş görmemektedir. Kısaca fıtrat, Fâtır olan Allah’ın insanlara ve varlıklara yoktan var ederek verdiği kabiliyet, onlara ait programdır. Allah’ı tanıma ve O’na ibadet etme eğilimi, ruh temizliği, olumlu yetenekler ve benzeri şeylerdir. İnsana düşen bu temiz fıtratı tanımak ve ona uygun davran-maktır. Yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, Peygamberlerin sün-neti, kalb-i selim, âdetullah. Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi manalara da gelir. Terim olarak fıtrat: "Allah Teâlâ'nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. Fa-ta-ra fiil kökünden türeyen fatr: yarmak, ayırmak; iftar: oru-cu açmak; infitâr: yarılmak, açılmak; futûr: yarıklar, çatlaklar anlamın-dadırlar. Fıtrat; ilk yaratılışı kavramlaştırdığı gibi, sürüp giden her ya-ratılışı da anlamında toplar. Yani herhangi bir şeyin bir maddeden ve-ya ilk yaratılıştaki gibi yokluktan ilk icadı ve ilk çıkışına fatr, bunun or-taya çıkış biçimine ve taşıdığı özellikleriyle birlikte görünüşüne fıtrat denir. Yaratığın fıtrat üzerinde kazandığı öz niteliklerine de tabiat denilmiştir. Kâinatın Allah'ın fıtratı üzere işleyişi İslâmî dilde âdetullah, sünnetullah, fıtratullah ifadeleriyle isimlendirilmektedir. Fıtratın geniş anlamları Kur'an-ı Kerîm'de şu âyetlerde açık-lanmaktadır: "Sen Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta (Fıtratallah) verdiği dine ver. Zira Allah'ın ya-ratmasında değişme olmaz. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm,30). "Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalb vermiştir'' (Nahl,78). "Allah'ın kanununda bir değişme bulamazsın " (Fâtır,43; Rabbimiz insanın mayasını yoğururken ona takvasını da, fısk u fücûrunu da ilham etmiştir. Takvanın, kulluğun yolunu da, isyanın yolunu da göstermiştir. Bir de üstelik kitaplar ve vahiy göndermek sû-retiyle bize takva yolunu da, isyan yolunu da beyan edip açıklamıştır. İşte gerek bu fıtratına konan özellik, gerekse kendisine gönderilen va-hiyle: