Şuarâ Suresine Dön

Şuarâالشعراء

109. Ayet

109Şuarâ Suresi

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ

“Sizden (davetim karşılığında) bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, âlemlerin Rabbi olan (Allah’)a aittir.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

106,110. Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Âlemlerin Rabbına aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi.” Bakıyoruz, peygamberlerin kavimleriyle mücâdelelerinde şu safhâlârı görüyoruz: Allah peygamberi görevlendiriyor içlerinden biri olarak, peygamber onlara Allah’ın dinini ulaştırıyor. Peygamber bu gö-reve başlıyor ve konumunu belirliyor. Ben bunları kendimden söyle-miyorum. Bunlar benden değil Allah’tandır. Ben bunları size Allah adına söylüyorum. Arkasından toplumdan bir cepheleşme, bir karşı geliş başlıyor, ama hafife alma biçiminde oluyor ilk zamanlar. Dalga geçiyorlar, hafife alıyorlar, kaale almıyorlar, değer vermiyorlar, sanki itibara almıyorlar. Peygamber aldırışsız, peygamber sabır sembolü, devam ediyor görevine. Bu sefer dalga geçmenin boyutu değişiyor. Biraz tehdit, biraz küçük görme, hafife alma ama işkence ile tehditler de artıyor. Peygamber yine devam ediyor görevine, Müslümanlar yine ço-ğalmaya devam ediyorlar. Arkasından işkenceler, ama onlarla birlikte tavizler başlıyor. Gel vazgeç bu işten ey peygamber, yoksa şöyle şöyle yaparız! Ama bu peygambere değil de inananlara oluyor daha çok. Peygambere iman eden en yakın Müslümanlar öldürülüyor, zulme maruz kalıyor. Buna da aldırış etmiyor Müslümanlar ve ilerlemeye de-vam ediyor din. Bu sefer işkencenin boyutu artıyor ve öldürmelere ka-dar gidiyor iş. Ama bu dönemde bir ölürse, bin dirilmeye başlıyor Müslümanlar. Güya İslâm’ın işini bitirecekken kâfirler bunun kendi aleyhlerine çıktığını görüyorlar ve Müslümanları bulundukları yerden sürmeden yana oluyorlar. Yâni işine karıştırmayacak, sürecek, çıkaracak, atacak, başka yerlere gönderecek, haşlayacak, taşlayacak ve işini bitirecek... Yine hakkından gelemezse bu defa başka çareye başvuruyor kâfir o da dini ortadan kaldırmayı deniyor. O zaman da karşısında Allah’ı buluyor ve helâk oluyor. Hep böyle olagelmiştir bu. Bakın Ku-reyş’e böyle olmuş, Ad, Semûd, böyle olmuş, ya da diğerleri hep böyle olmuştur. Bizim için de aynı şey geçerli, biz de hakkı temsîlen iyi bir Müslüman olma vazifesiyle ortaya çıkarsak dalga geçecekler, hiçe sayacaklar, aldırış etmeyecekler, aynı şeyler olacak en son bizim şah-sımızda İslâm’ı ortadan kaldırmaya çalışacak olurlarsa o zaman da Allah’la karşı karşıya gelip helâki hak edeceklerdir diyoruz. Bakalım bu aşamaları, bu sahneleri, bu kademeleri Nuh kavminde ne kadar anlatılmış, Şuarâ sûresinde ne kadarı anlatılmış bunu tanımaya çalışalım. Nuh dedi ki onların kardeşleri olarak, takvalı olmaz mısınız? Sakınmaz mısınız? Korunmaz mısınız? Allah’ın yasaklarını çiğnemeye korunmaz mısınız? Allah’ın koruması altına girmez misiniz? Allah’la korunmak istemez misiniz? Hayat programınızı Allah’tan almak istemez misiniz? Allah tarif etsin siz de öyle yaşayın, bundan yana de-ğil misiniz? Çünkü ben size güvenilir bir elçiyim. Ben Allah’tan size gönderilmiş emin bir peygamberim. Nuh (a.s) onlara, onların içlerinden biri olarak dedi. Peygamberler hep kavimlerine ey kavmim diye hitap etmişler. Yâni kavimlerini kendilerine mal ederek hitap etmişlerdir. Ya kavmim! Ey kavmim! Ey benden olanlar! Ey benim etim kemiğim olanlar! Diyerek, kendilerinden biri olarak onlara hitap etmişlerdir. İşte toplumuza karşı hitap ederken, insanlarımıza yaklaşırken bizim durumumuz da böyle olacak. Bizler ya Nuh (a.s) gibi olacağız. Yâni ya dışımızdaki in-sanları biz kabul edeceğiz, onlara biz diye hitap edeceğiz. Veya dışımızdaki insanlardan birileri bizden biri olarak bizi uyarırsa o zaman da onu Nuh kabul edecek ve onun uyarısına kulak vereceğiz. Ben sizlere güvenilir bir elçiyim. Nuh (a.s) da, Hûd (a.s) da, Lût (a.s) da, Sâlih (a.s) da, Şuayb (a.s) da, İbrahîm (a.s) da biraz sonra: “İnnî leküm Resûlün emin” diyeceklerine göre anlıyoruz ki hep-si de Resul’dur. Öyleyse Resul yeni bir kitap getiren, yeni bir şeriat getiren peygamberdir tanımı yanıştır. Resul ve Nebî tanımı peygamberlerin konumlarına göre aldığı isimlerdir. Evet Peygamberler Allah’tan haber almaları, Allah’tan haber getirici olmaları açısından Nebîdir, bu haberi topluma yansıtmaları açısından da Resuldür. Tıpkı benim faklı konumlarıma göre adımın değiştiği gibi. Öyle değil mi? Meselâ benim adım hanımıma göre ko-cadır, çocuklarıma göre babadır, talebelerime göre hocadır, size göre de Alidir. Eğer bir de ümmete idareci filan olursam o zaman emirdir, imamdır, halifedir benim adım. İşte peygamber Allah’tan haber getirici özelliğiyle Nebîdir, toplumuna örnekliliği yönüyle de Resuldür. Öy-leyse bütün peygamberler hem Nebîdir, hem de Resuldür diyoruz. Madem ki ben size güvenli bir elçiyim, emin bir peygamberim, öyleyse sizlerin bana güvenmeniz gerekir. Çünkü eminim ben. Öy-leyse hemen akabinde de takvalı davranın! Muttaki olun! Allah’ın koruması altına girin! Hayatınızı Allah için yaşayan Müslümanlar olun! Muttaki olun, ama takvayı da benden öğrenin! Yâni bana itaat ederek takvalı olun! Beni izleyerek, beni takip ederek, benim yaptıklarımı yaparak takvalı olun! Gelin ben size itaati öğreteyim! Gelin takvanın, Al-lah’a Allah’ın istediği kulluğun modelini benden öğrenin! Doğrusu şeytanlar dostlarına fısıldarlar, vahy ederler” (En’âm 121) İnsanların böyle sapmasında, fıska düşmesinde en büyük rol oynayan şeytanlardır. Tüm bu sapmalar şeytanlardandır. Takvanız şöyle olsun, namazınız, zikriniz, tesbihiniz şöyle olsun. Eviniz şöyle olsun, ev tefrişleriniz şöyle olsun, kazanmanız harcamanız şöyle olsun, eğitiminiz, hukukunuz şöyle olsun, hayatınız, oturmalarınız kalk-malarınız şöyle olsun, sofranızda şunlar şunlar bulunsun vs, vs dostlarına uygulasınlar diye sürekli vahiy ulaştırırlar. Tabii eğer Müslümanlar Allah vahyini bırakırlar da, Allah’ın kitabının ve Resullerinin örnekliliğini bırakırlar da dinlerini şeytan vahiylerinden öğrenmeye kalkışırlarsa elbette bu şeytanların oyuncağı olmaktan kurtulamayacaklardır. Bakın Allah’ın elçisi diyor ki: Madem ki ben güvenli elçiyim, öyleyse takvalı olun, Allah’la yol bulun! Hayatınızı Allah tarif etsin! Ama bana itaat edin, bana itaat ederek yapın bu işi. Yâni itaat modelini benden alın, kulluk modelini benden alın. Dikkat edin, açın gözünüzü, ben bu iş için sizden bir ecir bek-liyor muyum? Bir minnetim, bir derdim, bir sıkıntım var mı size karşı? Yok öyle bir şey. Gelin öyleyse beni dinlemeye bakın. Yâni insanlar karşılarında Resûlü Emin gibi görülenlerin durumlarını kontrole hak sahibidirler. Yalan diyecekler meselâ. Sen bun-dan yüzde yüz menfaatleniyorsun da ondan diyorsun. Peygamberlerin böyle bir dertleri de yok. Peygamberlerin derdi: Benim ecrim, benim ücretim, sadece Âlemlerin Rabbi olan Al-lah’a aittir. Ben ecrimi, ücretimi sadece Ondan beklerim. Din alışverişinde bulunduğunuz insanlardan hiçbir ücret beklemeyin sakın ha kesinlikle. Eğer birileriyle din alışverişinde bulunuyorsanız, yâni Kur’an anlatıyorsanız, Sünnet öğretiyorsanız, Müslümanlığına çalışıyorsanız, namaz öğretiyor, selâm öğretiyorsanız, sakın ha ondan bir şey beklemeyin. Benim anladığı bunun galiba iki çözümü var: 1- Birincisi bulunduğunuz ortamda çaylar benden diyeceksiniz. Yâni ikramsa eğer aramızda söz konusu hep biz ikram edelim. Yâni illa da ikram konumunda bulunacaksak ikram eden biz olalım. Ama değilse ikram konumunun dışında bulunmaya çalışmak en iyisidir. Çünkü bakıyoruz adam bir şeyler ikram etti mi sorumluluktan kurtuluveriyor. Ama hiç böyle bir ikram kabul etmeyince adam başlıyor, ya sen bize bir şeyler anlatmak için çırpınıyorsun, ama biz sana hiç bir şey yapamadık demeye başlayınca da onlardan yapmaları gereken şeyi isteme hakkımız doğacaktır o zaman. Değilse bir hocaya bir şey ikram etti mi adam elhamdülillah bugün filan hocaya şunu, şunu ikram ettim diyor ve bununla tatmin oluyor, işi bitiriyor. Yâsîn sûresi Kur’an’ın özeti olan bir sûredir. Orada peygamberlerin yalanlandığı bir ortamda şehrin en uzak gariban mahallelerinden koşup gelen bir adam diyordu ki kavmim, ey kavmim! Durun! Ne yapıyorsunuz siz! Yapmayın! Etmeyin bu Allah elçilerini dinleyin! Çünkü bu insanlar: “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsîn 21) Onları dinleyin, onlara itaat edin, çünkü onlar sizden bir ecir, bir ücret istemiyorlar. Bu elçilerin dediklerini tutun, çünkü onlar bu uyarılarının karşılığında sizden bir mükâfat, bir ücret, bir maaş, bir dünyalık istemiyorlar. Sizden böyle bir beklentileri de yok onların. Üs-telik kendileri de hidâyettedir onlar. Yâni sizden istedikleri hidâyet yo-lundadır onlar. Kendileri size tebliğ ettiklerine aynen iman etmişler, kendileri de hidâyet üzeredirler. Size başka şey söyleyip kendileri başka şeyler peşinde değiller onlar diyordu. Evet demek ki bir insana uymak, bir insana tabi olmak için, bir insanın dediklerini yapmak için iki gerekçeden söz ediliyor: Bunlardan ilki o kişinin söylediklerini sadece Allah için söylemesi, istediklerini sadece Allah adına istemesi, yaptığı tebliğini sadece Allah rızası için yapması, karşılığında insanlardan hiçbir ücret istememesi, ikincisi de kendisinin bizzat hidâyet üzere olması. Yâni söylediklerine bizzat ken-disinin teslim olup, uygular, yaşar olması. İşte Allah’ın elçileri böyleydi. Onlar insanlara neyi emretmişlerse, neyi istemişlerse, neyi yasaklamışlarsa onları bizzat kendi hayatlarında en güzel şekilde uygulayan insanlardı. Evet bunlar sizden bir ücret beklemiyorlar, bu söylediklerini kendileri için söylemiyorlar. Öyleyse uyun bunlara. Eğer kendileri için söylüyorlarsa namerttir bunlar diyordu. Biz de insanlara dediklerimizi önce kendimiz için söyleyeceğiz. Veya biz de; bize bir şeyler söyleyen adamın durumuna bakalım. Kendimiz insanlara bir şeyler söylerken durumumuza dikkat edelim. Kesinlikle ücret bekleyerek konuşmayalım. Ama bize birileri bir şeyler söyleyince de dikkat edelim. Eğer o adam kendisi için diyorsa, başka bir gâye için dediyse, şımarıklığı için dediyse, huysuzluğu için, menfaati için, para için dediyse, makam için, şöhret için, mevki için dediyse o zaman da onu dinlemeyelim. Ama gerçekten de biliyorsak Allah için diyor onu kaale alalım, itibara alalım, bunun Müslümanı olduğunu kabullenelim ve istediği gibi hareket edelim inşallah. Evet bu âyetin ortamında ben kendimi buluyorum, sonra karşımdakini aynı ortamda düşünüyorum. Yâni önce bu âyet bana ne dedi? Bunu anlamaya çalışıyorum, sonra da karşımdakini. Ben ücret istemeyeceğim, karşımdaki de ücret ister pozisyonunda olmayacak. Önce dedi bunu, sonra bir daha dedi. Tekrar tekrar takva emrediliyor, tekrar tekrar yolun Allah’la bulunması öğütleniyor. Müslü-manın yapacağı iş zaten bundan başka da değildi. Biz eğer bu peygamber sözünü insanlara ulaştırmaya çalışıyorsak peygamberin fonksiyonunu icra ediyoruz demektir, peygamberin görevini ortaya koyuyoruz demektir ve bundan daha büyük ne şeref olabilir de bizim için? Ya da birileri bize bunu diyorsa o adam şereflidir, şerefli bir adamın bizden istediklerini biz gerçekleştirmeye çalışalım inşallah. Peygamber böyle söyleyince onlar dediler ki: