Şuarâ Suresine Dön

Şuarâالشعراء

16. Ayet

16Şuarâ Suresi

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

“Firavun’a gidin ve deyin ki: ‘Kuşkusuz biz, âlemlerin Rabbi olan (Allah’)ın elçileriyiz.’ ”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

15,17. “Allah: "Hayır; ikiniz mûcizelerinizle gidi-niz. Doğrusu Biz, sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavu-n'a varınız: "Biz şüphesiz âlemlerin Rabb’ının elçisiyiz; İsrâil oğullarını bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti.” Hayır! Yâni ne senin günâhın var, ne suçun var, ne seni öldürebilirler, ne göğsün daralsın, ne de dilin tutulsun! Bunların hepsine hayır! Bunların hiç birisine gerek yok. Bunların hiçbirisine ihtiyacın yoktur senin ey peygamberim. Ama şu var: Harun’u da seninle beraber gönderiyorum. Yâni Cenâb-ı Hak bazen isteklerinin hepsini reddedebilir, bazen de burada olduğu gibi bazısını reddedip, birazını kabul edebilir. Hz. Mûsâ’nın isteklerinden birini Cenâb-ı Hak kabul buyurdu. O da kardeşi Harun’u Onunla birlikte göndermek. Hz. Mûsâ (a.s) nın dilindeki tutukluğu iki türlü anlamaya çalışıyoruz: Ya bizzat çocukluğundan bu yana, yaratılıştan taşıdığı bir tutukluk olduğunu düşünebiliyoruz. Çok seri konuşması şart değildir çünkü, önemli olan derdini anlatmasıdır. Çünkü bakıyoruz Allah’ın el-çisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine geldiği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bu ne biçim iş? Bak sen konuşmayı bile doğru dürüst beceremi-yorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan birini niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ya da bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: Ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan, beni ret edecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver! şeklinde de olabilir bunun mânâsı. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da; daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavun’un ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk haleti ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u istiyor yanına. Aleyhinde delil olarak kullanmalarından korktuğu suç da az evvel dediğim gibi daha önce Mısırda bulunduğu sırada İsrâilli ile kavga eden bir Mısırlıya, bir kıptiye yumruk vurup onun ölümüne sebep olmuştu ya, sonra da haberin Firavuna ve kavmine ulaştığını ve kendisinden intikam almaya karar verdiklerini öğrenince hemen o gece şehri terk edip Medyen’e sığınmıştı. Aradan yaklaşık sekiz yıllık bir gizlenme dönemi geçtikten sonra kendisinden saklanıp gizlendiği Firavuna böyle bir mesajla gitmesi emir olunan Hz. Mûsâ, daha mesajı onlara iletemeden bu cinâyetin önüne sürülebileceği endişesini taşıyordu. Gel bakalım ey Mûsâ, sen ondan önce şu öldürdüğün adamın hesabını ver diyeceklerinden korkuyordu. Allah buyurur ki: Hayır hayır! Öyle bir ihtiyacın yok senin! dedikten sonra: İkiniz âyetlerimle birlikte gidin! İkiniz birlikte âyetlerimle gidin! Ben de sizinle beraber dinlemekteyim! Ölçü bu zaten. Yâni âyetlerle birlik gidilecektir gidilen yere. Müslümanlar bunu bir anlayabilseler eminim işleri çok kolaylaşacak. Gidilen yere Allah’ın âyetleriyle gidilecek. Makamla, parayla değil. Diplomayla statüyle değil. Meslekle meşreple değil. şahsî fikirlerimiz, kendi planlarımızla değil. Grup, hizip, cemaat programlarımızla değil. Güzel konuşma hastalığıyla, örnekleme ve renklendirmelerle değil. Âyetlerle gideceğiz ve şunu kesinlikle bileceğiz ki gidilen Firavun da olsa Allah bizi orada dinlemektedir. Yâni oraya hakimdir Allah. O ortama ve o konuya hakimdir Allah. Yâni sadece elçi gönderen bir kral konumunda değildir Allah. Meselâ bir yere elçi gönderen bir kral düşünün. Elçiyi gönderir ve kralın işi biter. Kralın çok uzaktan o ortama müdahale etme gücü ve imkânı yoktur. Elçiyi gönderir ve kralın işi biter. Elçide ne kadar güç varsa, ne kadar güzel konuşup ikna etme kabiliyeti varsa her şey onda düğümlenir. Çünkü söz sahibi odur zaten. Ama Allah öyle değildir. Orada konuşturacak olan, aklına getirecek olan, karşıdakinin kafasını dağıttıracak olan, gönlünü açacak, İnşirâh verecek olan, söze tesir verecek olan yine Allah’tır. Bir yerlere Allah için gittiğimiz zaman, Allah için konuştuğumuz zaman bunu çok hoş görüyoruz. Yâni böyle hiç aklımıza gelmeyen yollar, bin yıl düşünsek hiç bilmediğimiz şekiller, hiç bilmediğimiz örnekleri Allah bulduruveriyor, hatırımıza getirip konuşturuveriyor. Allah’la beraber olursak, gittiğimiz yerlere Allah için gider ve Allah’ın âyetleriyle gidersek olacaktır bu. Evet Rablerinden aldıkları bu emirle ikisi birlikte gidiyorlar. Mûsâ ve Harun aleyhimesselâm. Kur’an-ı Kerîmde bu ikili emirlere rağmen bakıyoruz sahnede hep Mûsâ (a.s) var. Yâni yine ikisi birlikte gidiyorlar, ikisi birlikte konuşuyorlar, ikisi birlikte hapis olunuyorlar, ama yine de sahnede hep Hz. Mûsâ (a.s) görevli. Konuşan, cevap veren, mûcize gösteren hep Hz. Mûsâ (a.s) dır. Gidin Firavuna ve şöyle deyin. Konumunuzu şöylece belirleyin: Biz elçiyiz. Biz Âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından gönderilen elçiyiz. Sonra da görevinizi söyleyin: İsrâil oğullarını bize bırak, İsrâil oğullarını bizimle birlikte göndermen için sana geldik deyin. Firavuna gitmek, Firavun gibilere gitmek, Firavunlara tebliğe gitmek, Firavunların ayağına gitmek. Firavun gerçekten çok güçlüydü. Yâni o günün toplumuna göre çok güçlüydü. Ayağının bir bölümünü Karun’a, öbürünü de Bel’am’a, Bel’am’ın omuzuna basmış güç gösterisinde bulunmuş biriydi. Çok büyük ekonomik ve siyasal gücü vardı. Ama unutmayalım ki ona giden de Peygamberdi. O da gerçek güç kaynağından güç alan bir güçlüydü. Bizim de zamanımızda ne Firavun gibi güçlüler var, ne de biz Mûsâ’yız. Öyleyse bugün biz de bize denk Firavunlara gideceğiz. Gitmek zorundayız yâni. Tıpkı Mûsâ (a.s) gibi şu anda bu çağdaş Firavunlara gitme göreviyle görevlendirilmiş olan bizler tıpkı Mûsâ (a.s) gibi hemen hiç beklemeden gitmek zorundayız. Şerefsizin teki ya o! O adi namussuzun ayağına mı gideceğiz? diyemeyiz. Gitmemek için şu an-da yaptığımız gibi bir sürü mâzeretlerin arkasına saklanamayız. Neden? Çünkü bakın Allah bizden çok daha şerefli birini, bizim şimdi şerefsiz dediklerimizden çok daha şerefsiz birinin ayağına göndermişse, o zaman biz kim oluyoruz da gitmiyoruz? Ne hakla gitmemeye çalışıyoruz? Biz Mûsâ’dan daha mı şerefliyiz ki o giderken biz gitmemeye delil arıyoruz? Ya da bizim şu anda gitmemiz gerekenler Mûsâ’nın gittiği Firavundan daha mı şerefsiz ki gitmiyoruz? Biz de gideceğiz öyleyse. Ama Allah’ın âyetleriyle gideceğiz. Kendi fikirlerimizle, kendi projelerimizle, kendi siyasal görüşlerimizle, kendi cemaat, kliklerimizle, kendi partilerimizle değil. Sadece elimizde Allah’ın kitabıyla gideceğiz. Gideceğiz ve diyeceğiz ki: Ben, sana Allah adına geliyorum. Ben sana Allah için geldim. Ben şu anda Allah’ın sözcüsüyüm. Allah sana şöylece diyor diye konuşacağız. Dediklerimizi Allah sözüyle destekleyerek konuşacağız. Allah’ın sözcüsü olarak konuşalım ve isteyelim ki İsrâil oğullarını bize bıraksın Firavunlar. Mus’taz'afları bize bıraksın Tâğutlar. Yâni Allah’ın kulları Allah’tan başkalarına kul köle durumuna düşürülmüşlerse, Allah’ın kulları Allah yasalarına itaatten koparılıp kul yasalarına boyun büktürülür hale getirilmişlerse, onları özgürlüğe ve Allah’a kulluğa çağıralım. Bırakın bu Allah kullarını diyelim. Bırakın onları da, Rablerine kul köle olsunlar. Çekin ellerinizi onların üzerinden. Vazgeçin bu Allah kullarını köleleştirmekten diyelim. Yâni köleleştirenleri, kullaştıranları da uyaralım. Yapmayın, etmeyin! Allah’ın kullarına zulmetmeyin! diye onları da uyaralım, köleleşmiş insanları da uyaralım. Ey insanlar, sizler Allah’ın kullarısınız. Sizlerin Rabbi, sizlerin yaratıcısı Allah’tır. Bırakın hakları olmadığı halde, güçleri olmadığı halde bu sizi köleleştiren tâğutları. Onlar sizin gibi âciz birer kul iken niye dinliyorsunuz onları? Niye itaat ediyorsunuz onların yasalarına? diyerek onları da uyarmaya, onları da hürleştirmeye çalışalım. Bu iki bölümün biri iman, diğeri de ameldir diyenler olmuş. Yâ-ni Mûsâ ve Harun Peygamberlerin mesajı iki yönlüydü: 1- Birincisi her Peygamberin en önde gelen misyonu olarak Firavunu uyarıp onu Allah’a kulluğa çağırmak. 2- İkincisi de kendilerine özgü bir görev olarak İsrâil oğullarını Firavunun esaret zincirinden, tahakkümünden kurtarmak. Kur’an burada bunlardan yalnızca birinciyi söz konusu eder. Nâziât sûresinde olduğu gibi, bazen de yalnızca ikinciyi söz konusu eder. Öyleyse an-lıyoruz ki: Bölümü imandır. Bölümü de ameldir denmiş. İsrâil oğullarını, Yakub oğullarını şu köleleri kurtarmaya geldim.