Şuarâ Suresine Dön

Şuarâالشعراء

76. Ayet

76Şuarâ Suresi

اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ

“Hem sizin hem de geçmişteki babalarınızın.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

75,83. “İbrahîm: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içeren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Rabb’ım! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” Siz ve öncekiler, siz ve sizden önceki babalarınız, dedeleriniz, ondan öncekiler, dedelerinizin dedeleri nasıl kul köle olmuşlar? Kime kulluk etmişler? Kimi dinlemişler? Kime itaat etmişler? Nasıl yaşamışlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Yâni reyiniz, düşünceniz, fikrinin yok mu bu konuda? Çok mu kapalı bu iş size? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Evet yargılayacağız. Önce öğrenilenleri, önceden bize söylenenleri Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünneti rehberliğinde yargılayacağız. Çünkü onlar benim düşmanımdır, dostum ancak âlemlerin Rabb’idir. Sizler, sizin taptıklarınız, sizin taptıklarınıza tapanlar, o yolda gidenler, babalarınız, dedeleriniz, onların yolunda gidenler hepsi benim düşmanımdır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah müstesna. İbrahîm’in onlar sizin düşmanlarınızdır demeyip de onlar benim düşmanımdır demesi gerçekten çok hoş bir ifadedir. Böylece onların nefretlerini, düşmanlıklarını kamçılamaktan, nefretlerini artırmaktan kaçınıyordu atamız. O benim dostum olan Allah öyle bir Allah ki beni O yarattı. Yarattı ama öylece başıboş bırakıvermedi. Salıvermedi beni de hemen, bana yol gösterdi. Bana hidâyet etti. Yâni beni yaratan Rabb’ım beni yolsuz, yordamsız, programsız ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmez bir vaziyette, bocalar bir konumda bırakmadı da hidâyetini benden esirgemedi. Beni kendine muhatap kabul buyurup bana vahiy göndererek yolumu da gösterdi. Yâni beni yaratıp benimle diyalogunu kesmedi. Ne halin varsa gör, benden bu kadar demedi. Hz. İbrahîm olarak sadece O mu? Bu ben, ben değil mi aynı zaman da? Elbette ben, sen, biz, hepimiz kastediliyoruz burada. Çünkü hepimizi yaratan, hepimize hayat programı gönderen Allah’tır. Hz. Adem’le başlayan benlik, yâni insanlık kıyâmete kadar hep aynı özelliği taşıyor. Herkesi Allah yarattı, yaratır yaratmaz da vahiy göndererek ona yolunu gösterdi. Yarattığı kullarını hiçbir dönem başıboş, vahiysiz bırakmadı Rabb’imiz. Kullarının hiçbir zaman, dinsiz dönem yaşamasına asla razı olmadı. O Allah beni doyuran ve sulayandır. Yiyeceğimi içeceğimi bana veren Odur. Allah bana yemek ve su ikram edendir. Damarlarım-daki sudan, beynimdeki suya kadar, gözümün suyundan bel suyuma kadar, gökten inenden yerden çıkanlara kadar her türlü suyumu yaratan, veren Odur. Gerçekten bizler düz bir hayata devam ettiğimiz sürece bazı şeyleri anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ters düşününce ancak bazı şeyleri anlama imkânı bulabiliyoruz. Meselâ yiyoruz doyuyoruz, içiyoruz susuzluğumuz gidiyor. Peki tersini düşünün. Allah sularını alıverse, haydi sizi sulayan birisi çıksın bakalım. Var mı böyle birileri? Veya Al-lah bedenlerimizdeki koyduğu şu mekânizmayı bozuverse, yâni doyma özelliğimizi alıverse, doygunluk özelliğimizi kaldırıverse. Yâni bizim doyabilmemiz için bir sisten yaratmış, bir yasa koymuş ya işte bu yasayı değiştiriverse ne yaparız? Nasıl doyarız?. Meselâ anam için Rabb’ım tuzu alıverdi bitti. İki ay öncesine kadar benden de şekerini alıvermişti işim bitmişti, şekerîm bitmişti benim de. Ama çok şükür bugünlerde tekrar geri verdi. Evet kimileri tuz, şeker yiyemiyorlar değil mi? Önüne koy yiyemez adam. Kimisi hattâ ekmek yiyemez, kimisi et yiyemez. Niye? Ya Allah alıverdi mi tamam. Kime ne diyeceksin de? Kim geri alacak ta? Eğer bu önceki sıhhatli durumun Allah’tan değil de kendinden idiyse, böyle iddia ediyorsan eh haydi geri getir o eski durumunu bakalım diyor Allah. Tersinden okuyunca bazen anlaşılabiliyor bu. Bu tür bir mantık bizi yıllar yılı yerimizde saydıran, bir adım bile atmamıza engel olan bir mantıktır. Hani şu Harran, Harput ve İskenderiye ekolleri sebebiyle İslâm âlemine intikal ettirilen ve maalesef din yerine ikâme edilen bir Aristo mantığı var ya, o gözü kör olası mantık var ya, bizi mahvetti. Değilse yıllar yılı bize öğretilen o mantıktan biraz farklı bir mantık geliştirebilseydik, biraz daha rahat edebilecektik. Ben hasta olunca O bana şifa verir. Kendilerine bir hastalık isabet edince hemen ilk işi bir doktora koşmak olanlar ondan önce bu konuda ne yapmalıyım ya Rabbi? deseler ya. Allah’a dua etseler, Al-lah’ı çağırsalar, çağrıştırsalar ya. Yoo! Allah zaten mecburdur ya. Ön-ce bir kadına gidelim, bir erkeğe baş vuralım. Alkollü ilaçları önce bir deneyelim, domuz yağı da olsa fark etmez çünkü konu sağlıktır. Tedavi için her şey denenmelidir. Tedavi için Allah her şeye izin vere-cektir diyerek başta Allah’ı bir bağlıyorlar, sonra da başka yerlerde şifa arıyorlar. Garip bir şifa modeli. Oysa ne yaparsak yapalım, kime ve nereye gidersek gidelim yine de sonuçta bize şifa verecek olan sadece Allah’tır. Allah bizim için şifa yaratmamışsa hiç kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Adamın birisi kendisi doktur. Rahatsızlanmış ve tüm doktor arkadaşları toplanıyorlar başına ve bir yerlerden girip serumu takamıyorlar ve göz göre göre gözlerinin önünde arkadaşlarının ölümünü seyretmişler. Başka ne yapabilecekler de? Bundan çok daha enteresan birini duydum: Adamı ameliyata alıyorlar. Kalbini çıkarıyorlar, bitiriyorlar ameliyatı, kalp çalışıyor, yerine koyuyorlar çalışmıyor. Tekrar çıkarıyorlar yine çalışıyor, takıyorlar çalışmıyor. Allah ömrü bitirmişse kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Öyleyse şifayı sadece Allah’tan bekleyeceğiz, Onun ölçülerini, Onun yasalarını tecavüz ederek hiç bir yerde şifa arayışı içine girmeyeceğiz. Beni öldürecek olan sonra diriltecek olan da O dur. Hayatım da ölümüm de Ona aittir. İbrahîm (a.s), atamız Rabb’ını böyle tanıyor, böyle iman ediyorsa ve eğer bizler de Onun yolunun yolcusu olarak Onun Rabb’ına iman ettiğimizi iddia ediyorsak, o zaman Allah’tan başka birilerinin bizleri öldüreceğinden mi korkuyoruz yoksa? Birilerinin Allah’ın dilemesinin dışında bize bir zarar verebileceklerin mi düşünüyoruz yoksa? Bu korku niye? Bu telaş niye? Yoksa inanmıyoruz da inanır mı görünüyoruz? Yoksa İbrahîm (a.s) in inandığı Allah’ın dı-şında başka bir Allah’a mı inanıyoruz? Yoksa birilerinin atlatıp ta bize zarar verebilecekleri bir Allah’a mı inanıyoruz? Becerebilecek birileri var mı bunu? Eğer Müslümanlar bugün Allah’ı İbrahîm (a.s) in tanıdığı gibi tanısalar, Ona Onun inandığı gibi inansalar galiba hayat programları çok farklı olacak. Baştan sona her şeyleriyle değişecekler ve beni sadece Allah öldürür, başkaları kılıma bile dokunamaz diyecekler ve farklı bir dünyanın insanı olacaklar. Ve ben size kendimin tam ve mükemmel olduğumu da iddia etmiyorum. Hesapsız, günâhsız, eksiksiz bir adam da değilim ben. Yâni ben tam Allah’ın istediği birisiyim iddiasında eğilim. Benim Rab-b’ımın şöyle bir özelliği daha var: Onun karşısında biz kulların günâhsız olmamız gerekmez. Hatalarımız, kusurlarımız olabilecek, yanlışlarımız olabilecek. İşte bu günâhlarımız konusunda din gününde, hesap kitap gününde affına müracaat edilecek yegâne mercidir Rabb’ım. Ben, benim Rabb’ımın o gün benim hatalarımı, kusurlarımı örtüvereceğine, örtbas edivereceğine inanıyorum. Öyle ümit ediyorum, öyle tamah ediyorum, öyle bekliyorum. Ne hoş bir ifade değil mi? Tam ata-mıza yakışan bir ifade. Atamız İbrahîm (a.s) bu bölümde babasına ve toplumuna hitap ediyordu. Allah’la beraber yığınlarla putlara tapınan toplumuna Allah’ı tanıtmaya çalışıyordu. Bakın şimdi burada bir anda atamız sözü kesiyor ve Allah’a döndürüyor: Ya Rab! Bana hüküm ver. Bana hikmet ver. Ya Rabbi bana kanun ver. Ya da bana yerli yerince konuşma, yerli yerince davranma özelliği ver. Tüm konuşmalarımda, tüm davranışlarımda, tüm kararlarımda Hakka isabet imkânı ver, hikmet ver. Veya ya Rabbi bana peygamberlik ver. Veya ya Rabbi bana hâkimiyet ver. Bana hayata hakim olma gücü, insanların hayatlarına karışma hakkı, fırsatı ve yetkisi ver. İnsanların hayatlarına müdahale edebileyim ya Rabbi. Ve de beni sâlihlere ilhak et ya Rabbi. Sâlih kullarına yetiştir beni. Sâlihlerle birlik kıl. Onların peşi sıra gidenlerden eyle beni ya Rabbi. İbrahîm (a.s) bu duayı yaptığı zaman peygamber olduğu için buradaki hüküm istemesi peygamberlik isteği değildir denmiş. Çünkü ayrıca peygamberlik öncesi bir dua olsa bile bu dua, peygamberlik isteğe bağlı olmadığı için, Allah onu isteyene değil dilediğine verdiği için peygamberlik değil başkalarıdır denmiş. Sonra İbrahîm (a.s) duasına devam ediyor, Rabb’ı ile beraberliğine devam ediyor. Ne kadar güzel bir durum değil mi? Müslümanın Allah’la beraberliği, toplumla, çevresiyle beraberliği nasıl böyle içice. Buna göre şu birilerinin savunmaya çalıştıkları inziva hayatı, toplumdan uzaklaşma anlayışı ne kadar da sakat değil mi? Ya da Allah’ı unutarak, Allah’ı diskalifiye ederek toplumun içine dalmak ne kadar kötü değil mi? Öyleyse Allah’ın istediği ve peygamberin uyguladığı hayatta ne Allah’ı unutmaya hakkımız var, ne de toplumdan soyutlanmaya mezunuz. Ne Allah’la beraberliğimiz bize insanları unutturacak, ne de insanlarla beraberliğimiz Allah’ı unutturacak. İşte atamız İbrahîm bir anda Allah’ı tanıtıyordu ve işte o anda toplumuyla içiceydi. Bir yandan da Rabb’ına dua dua yalvarıp yakarıyordu. Ya Rabbi bana hüküm ver, hâkimiyet ver, hikmet ver de yerli yerince konuşayım di-yordu. Sonra: