23. “Allah, iman edip sâlih ameller işleyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammed! De ki: “Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden başka ücret istemem.” Kim güzel bir iş işlerse onun güzelliğini artırırız. Doğrusu Allah bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir." İşte bu müjde, bu ikram Allah’ın yeryüzünde inanmış ve imanlarını amele dönüştürme gayreti içine girmiş, inanmış ve imanlarını yaşama savaşı vermiş, böylece hayatları iman ve cihadla geçmiş olan kullarına verdiği bir müjdedir. Rabbimiz bu kullarının yarın mutlaka karşı karşıya gelecekleri bu güzel hayatın müjdesini, onlar bununla sevinip coşsunlar, bununla daha güzel ameller işlemeye koşsunlar diye bugünden veriyor. Tüm bu gözlerin görmediği, kulakların duymadığı nimetleri bize vadeden ve bize bunlara ulaşma yollarını da gösteren Rabbimize hamd olsun. Mü'min kullarına bu müjdeyi verdikten sonra Rabbimiz buyurur ki: “Peygamberim! Sen onlara de ki: “Ben Allah’ın âyetlerini size tebliğ etmeme, Rabbimin emirlerini size duyurmama karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Yaptığım bu hizmet karşılığında sizden bana bir şeyler, mal, mülk vermenizi, saraylar, köşkler ikram etmenizi, beni atlarınıza, develerinize bindirmenizi, beni sırtınızda taşımanızı, elimi, ayağımı öpmenizi, bana çaylar, kahveler ikram etmenizi istemi-yorum. Yaptığım bu görev karşılığında bana minnet duymanızı, bana bir teşekkür bile etmenizi istemiyorum. Sizden bana yapmanız gereken hiçbir şey istemiyorum. Ben sizden sadece yakınlarıma (kurba-ma) meveddet ya da yakınlığıma (kurbama) sevgi istiyorum.” Bunun birkaç mânâsı üzerinde durulmuştur: 1. “Bu tebliğime karşılık ben sizden başka değil, sadece sizinle benim aramdaki akrabalık bağına saygı duyup, aramızdaki akrabalık bağını gözetip bana düşmanlık yapmamanızı istiyorum. Sizinle benim aramdaki akrabalık hatırına, Rabbim tarafından görevli bulunduğum bu dini tebliğ etmeme engel olmamanızı, bu konuda bana eziyet etmemenizi istiyorum. Aramızdaki bu akrabalık bağı hatırına, benim bu dâvetimi kabul etmezseniz bile, onu Allah kullarına duyurmama engel olmayın. Aramızdaki bu akrabalık bağından ötürü hiç olmazsa bana yabancılardan daha fazla düşman kesilmeyin. Sizden tek istediğim benim önüme barikatlar koymamanız ve bu dini tebliğime imkân vermek sûretiyle kötülüğünüzü benden uzak tutmanızdır.” 2. “ Ben sizden hiç bir şey istemiyorum. Sadece yakınıma, yakınlığıma sevgi istiyorum. Yâni sizden benim yakın olduğuma yakınlık, sevdiğime sevgi, saydığıma saygı istiyorum. Sizden sadece sevdiğim Allah’ı sevmenizi, saydığım Rabbime saygı duymanızı, inandığım Rabbime inanmanızı istiyorum. Sizden başka hiçbir şey istemiyorum, sadece sizi çağırdığım dâvete icabet etmeniz, iman ve sâlih a-meller işleyerek yakınıma yaklaşmaya çalışmanız benim için yeterli olacaktır. Benim tüm derdim ve sizden tek istediğim işte budur. Ne para-pul, ne mal-mülk, ne rütbe, ne makam, ne teşekkür, ne minnet hiçbir şey istemiyorum. Sadece dâvetimi dinleyin ve benim sevip i-nandığım gibi bu dâvetin sahibine siz de iman edin. Sevdiğim Allah’ı sevmenizden ve sâlih amellerle ona yaklaşmaya çalışmanızdan başka bir şey istemiyorum.” 3. Âyetin bir üçüncü mânâsı olarak, kimileri de bunu, “ben sizden akrabalarıma sevgi göstermenizi istiyorum, başka bir şey iste-miyorum,” şeklinde anlamaya çalışmışlar, sonra da Rasûlullah’ın akrabaları konusunda ihtilâflara düşmüşlerdir. Kimileri Allah’ın Resûlünün kendilerine sevgi istediği bu akrabalarının Abdulmuttalip oğulları olduğunu, kimileri de Hz. Ali, Hz. Fatıma ve onların oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimiz olduğunu söylemişlerdir. Halbuki bu âyetin indiği dönemde Abdulmuttalip oğullarının pek çoğu Müslüman bile değildi. Hattâ Rasûlullah’ın en baş düşmanlarıydı onlar. Şimdi bu-na göre Allah’ın Resulü kâfir akrabaları için kâfirlerden sevgi istiyor-du mu diyeceğiz? Bu kesinlikle mümkün değildir. Öteki anlayışa gelince, yine bu âyetlerin geldiği dönemde Hz. Ali efendimizle Hz. Fa-tıma anamız evli bile değildi. Tarihen sabittir ki, Hz. Ali efendimizle Hz. Fatıma annemizin evlenmeleri hicretin ikinci yılında, Bedir savaşından sonradır. Halbuki bu âyetler Mekke’de geliyordu. Sonra tüm insanlığı Allah’a ve Allah’ın dinine çağırmak için gelmiş, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberin, şirk içinde yüzen bir toplumdan ilk olarak isteyeceği bu olmamalıydı herhalde. Öyleyse en güzeli ve Allah elçisine en çok yakışanı, yakınlığa sevgi istemesiydi. Allah’a, İslâm’a sevgi ve iman istiyordu, sevdiği Allah’a o Allah’ın istediği biçimde iman ederek, o Allah’ın istediği biçimde kulluk yaparak onların da yaklaşmalarını istiyordu. Âyetin bundan sonraki bölümü de bu mânâyı doğruluyor. “Kim güzel bir amel işlerse, kim bir iyilik kazanırsa, biz onun iyiliğini artıracağız.” buyuruyor Rabbimiz. İyilik yapanların iyiliklerini artıracağını müjdeliyor Rabbimiz. Yâni kullarım ne kadar sâlih ameller işlemeye koşarlarsa, ben onlara hedefledikleri, niyet ettikleri amellerden daha fazlasıyla onlara mukabelede bulunacağım. Onlar Allah’ın huzuruna ne kadar sâlih amel getirirlerse, Allah onun mükâfatını kat kat fazlasıyla onlara ödeyecektir. Bazan bire on, bazan bire yedi yüz, bazan da bire hesapsız ücret ödeyecektir Rabbimiz. Biliyoruz ki iyiliklerin kat sayısı farklıdır. Günâhların, kötülüklerin kat sayıları da farklıdır tabii. Hattâ Fussilet sûresinin 27. âyetinde Rabbimiz buyurur ki: “Onlara yaptıklarının en kötüsü ile ceza vereceğiz.” (Fussilet 27) Amellerinin en kötüsü ile cezalandıracağız onları. Nasıl anlayacağız bunu? Allah en iyisini bilir, bu kâfirlerin, bu zalimlerin hayatlarında bazen işledikleri güzel ve faydalı işler de olabilir. Ama onların yaptıkları amellerin en kötüsüyle en çirkiniyle tüm amellerini çarpıvereceğiz, diyor Rabbimiz. Müminler için de böyle bir rahmetin olduğunu biliyoruz. Mü'minlerin de tüm amelleri, en iyi, en güzel, en ihlaslı yaptıkları bir amelle çarpılıverilecektir. Yâni bütün amelleri o en güzel amelle çarpılıverecek ve tüm amelleri o en güzel amel gibi kabul ediliverecektir. Ne büyük bir rahmet değil mi? Yâni kâfirler için de, müminler için de kat sayı, en iyi amelleri ve en kötü amelleri olacaktır. Mü'minler en güzel amelleri karşılığında mükâfat alırken, kâfirler de en kötü amelleriyle cezalandırılacaklardır. Düşünün, tüm ömrünüzde en iyi kıldığınız, en ihlaslı kıldığınız bir namazla tüm namazlarınız çarpılıverecek ve tüm namazlarınız bu en güzel namazınız gibi kabul ediliverecek. Âyetin sonunda buyurur ki Rabbimiz: “Muhakkak ki Allah Ğa-fûr ve Şekûrdur.” Yâni sizler iyi amellere koşarken, sâlih ameller peşinde Rabbinizi razı etmeye çırpınırken bir takım kusurlarınız, eksiklikleriniz, hatalarınız, sürçmeleriniz, falsolarınız olsa da, unutmayın ki Allah Ğafûr’dur. Allah onları siler, yok farz eder, üzerlerini örtüverir, sizi bağışlayıverir. Bir de Allah Şekûrdur. Şükredendir Allah. Yâni teşekkür edendir, yaptıklarınızı karşılıksız bırakmayan, amellerinizi asla zayi etmeyendir. Hal böyleyken onlar böyle bir Allah’la karşı karşıyayken: