28. “Umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indiren, rahmetini yayan O’dur. O, övülmeye lâyık olan dosttur.” Rabbimiz, kullarına ihsan buyurduğu nimetlerinden birini de bakın şöyle anlatıyor: Allah, insanlara, ümitlerini kesip ümit inkisarına uğradıktan sonra, üzüntüden çatlamış dudaklarına, çoraklaşmış gönüllerine ve yine o nisbette çoraklaşmış arazilerine yağmuru indirdiğini anlatıyor. Tam ümitlerinin kesildiği ve çaresizlilikten kıvrandıkları bir anda Rab-bimiz Rahmetini indiriveriyor. Rabbimizin bereketli yağmurları yeryüzüne inmeye başlayınca da, hemen birdenbire yeryüzünün çehresi, tablosu değişiveriyor. Ümitsizlik içinde kırışmış yüzler, yağmursuzluk yüzünden çatlamış toprağın yüzü gülmeye, kupkuru kurular yeşermeye başlıyor. Böylece hem kullarının yüz çizgileri hem de toprağın yüzünün çizgileri değişiyor ve insanlar sevince boğuluyorlar. Dikkat ederseniz, âyet-i kerîmede yağmur kelimesi "matar" olarak değil de "ğays" kelimesiyle ifade edilmiştir. Halbuki Arapça’da yağmur ğays değil, "matar"dır. Ama burada Rabbimiz "matar" yerine "ğays" ifadesini kullanmıştır. "Ğays" ifadesi, darda kalmış birisinin imdadına ve yardımına koşmak demektir. Allah, darda kalmış, ümitsizlikten çatlayacak hale gelmiş kullarının imdadına yetişiyor, kullarının imdadına rahmetini gönderiyor. İşte bunu yapan Allah, övülmeye lâyık olan, hamd edilmeye lâyık olan velîdir. Sizin tüm işlerinizi üzerine alan, sizi sizden daha çok düşünen ve sizin adınıza, size danışmadan aldığı kararlarla sizi dünya ve âhirette mutlu etmeyi murad eden velînizdir. Var mı bunu becerebilecek başka birileri? Eğer sizin muhtaç olduğunuz, yağmuru yağdıracak Allah’tan başka birileri varsa, tamam onları da kendinize velî kabul edebilirsiniz. Onların da sizin adınıza aldığı kararlara uyabilir, onların arzularını da yerine getirebilirsiniz. Ama böyle birileri yoksa, o zaman sizin velîniz sadece Allah’tır. Velâyetinizi sadece Allah’a vermek zorundasınız. Sadece Allah’ın kararlarını uygulamak ve sadece O’nun çektiği yere gitmek zorundasınız. İşte velînin anlamı budur. Velî, velâyeti altındaki kulları adına tek taraflı program yapan varlıktır. Bakın En’âm sûresinde Rabbimiz peygamberine ve onun şahsında bizlere şöyle buyurur: “Gökleri ve yeri yaratan, doyurulmayıp doyuran Allah’tan başka bir velî mi edinirim?” de. “Doğrusu ben ilk Müslümanlardan olmakla emrolundum!” de. Asla şirk koşanlardan olma!” En’âm 14) Allah peygamberine emrediyor ve diyor ki: “Peygamberim, de ki, “ben Allah’tan başka bir velî mi bulayım kendime? Allah’tan başka bir velî mi edineyim? Yâni Allah’tan başka birinin rubûbiyetini kabul edip, onun hâkimiyetine boyun mu eğeyim? Allah’tan başka birilerini velî kabul edip de ona kulluk mu edeyim? Boynumdaki ipin ucunu onun eline mi vereyim? Allah’tan başka birisini velî kabul edip de irademi ona mı teslim edeyim? Hayatıma kulluk maddesi alacak, bana hayat programı belirleyecek Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayım? Aile hayatım nasıl olsun diye sormaya ona mı gideyim? Hukuk düzenim, ekonomik anlayışım, siyasal yapılanmam, ticaretim, işim, aşım, mesleğim, kılık-kıyafetim, yemem-içmem, çocuklarıma karşı eğitimim, hanımımla münâsebetim nasıl olsun diye ona mı sorayım? Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayım? Ya da hayatımda Allah-la beraber başkalarına da karışma alanı bırakıp, hayatıma Allah’tan başkalarına da karar verme hakkını vererek müşrik mi olayım? O Allah ki, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Göklerde ve yerde ne varsa hep-sinin var edicisi, göklerin ve yerlerin tek Rabbi, mutlak hakimi ve mutlak otoritesidir. O, rızık verendir, yağmur yağdıran, doyuran ve kendisi doyurulmak istemeyendir. O, doyurandır, besleyendir. Rızık, para, dükkan, at, araba, apartman, arsa, hava, su, güneş, yağmur, elma, armut, portakal verendir ama O bunların hiç birisine muhtaç olmayandır. Yâni O, doyurulmak istenmeyendir. Paramıza, pulumuza, yemeğimize, atımıza, arabamıza muhtaç olmayandır. İşte velî budur. Velî, kişinin boynundaki ipin ucu elinde bulunan ve onun adına karar verme makamında olan varlık demektir. Velî, bir varlık adına ona danışmadan onun adına tek taraflı karar verme makamında olan varlık demektir. Allah, mü'minlerin velîsidir. Kimileri bu kelimeye farklı anlamlar yüklemişlerse de velî, velâyet hakkına sahip olan varlık demektir. Meselâ ben çocuğumun velîsiyim. Onun adına ona danışmadan karar verme makamındayım. Velîsi olduğum ve adına ona sormadan karar verme makamında olan ben, ona istediğim şeyleri emreder, istediğim şeyleri yasaklarım. İstediğim okulda okutur, istediğim kişilerle arkadaşlık kurmasını sağlar, istediğim kişilerle ilişkisini yasaklarım. Allah da bizim Velîmizdir. Yâni bize sormadan bizim adımıza tek taraflı karar alma makamındadır. İstediğini emreder, istediklerini de yasaklar. Öyle değil mi? Meselâ namazı emrederken bize danıştı mı Allah? Zinayı yasaklarken, “ey kullarım! Ben bunu yasak kılacağım! Ne dersiniz? Nasıl düşünürsünüz? Fikriniz nedir bu konuda?” diye bize sordu mu Allah? Hayır, Allah bizim Velîmizdir, velâyetimiz elinde olandır ve bizim adımıza aldığı kararlar konusunda bizlere asla danış-maz. İşte velînin anlamı budur. Vali, vilâyet ifadeleri de buradan gelmektedir. Vali, vilâyette, velâyeti altında bulunan insanlar konusunda onlara danışmadan karar verme makamında olan kişi demektir. Ve: “Kâfirlerin Müslümanlar üzerine velâyet hakkı yoktur.” âyeti de bunu anlatır. Yâni vilâyette vali olarak Müslümanlara sormadan, onlar adına karar verme makamına kâfirler oturtulmamalıdır. “Mü'minler mü’minleri bırakıp ta kâfirleri velî edinmesinler...” (Âl-i İmrân 28) Yâni mü'minler mü'minleri bırakıp ta kâfirleri velâyet makamına, yâni kendilerine danışmadan kendileri adına karar verme makamına oturtmasınlar. Kâfirler karar verip, kâfirler kanun yapıp Müslümanlar da kendilerinden olmayan bu kâfirlerin yaptıkları kanunları uygulamaya kalkmasınlar. Âyetin sonunda da, eğer mü'minler bunu yaparlarsa, onların Allah katında en ufak bir değerlerinin kalmayacağı, Allah’ın yardımını da kaybedecekleri ifade edilmektedir. Velî, vali budur. Vali karar verecek ve Müslümanlar da kendi adlarına bu valinin verdiği kararı uygulayacaktır. Öyleyse mü'minlere velî olacak, vali olacak, idareci olacak insanların mutlaka mü'minler-den olması emrediliyor. Bu mânâları unutturmak için mi? Yâni mü'minlerin başına kâfirlerin de idareci olmasını sağlamak ve böylece mü'minleri köleleştirmek için mi bilmiyorum, insanlar bu velî kelimesini çok çarpıtmışlar. Velî deyince bugün insanlar hiç de bunu düşünmüyorlar. Velî, işte gökte alan, yerde yiyen, kaybı bilen, eteğine yapışılan, cennet olurla-yan, cehennem sınırlayan birileri olarak anlaşılıyor şimdi. Hep böyle anlattılar çünkü. Bu anlamı şeytana nasıl yükleyecekler, bunu merak ediyorum. Yâni eğer şimdi velî deyince bunlar anlaşılacaksa, Allah bir âyet-i kerîmesinde şeytanın velî olduğunu haber verir: “Muhakkak ki, şeytanı inanmayanların velîsi kıldık.” (A’râf 27) Yine aynı sûrede: “Onlar Allah’ı bırakıp da şeytanı kendilerine velî edindiler.” (A’râf 30) buyurulmakta ve şeytanın velî olduğu anlatılmaktadır. Eğer velî kelimesini az önceki mânâda anlayacaksak, şeytana nasıl velî diyeceğiz? Ama Allah’ın anlattığı son derece açıktır ki, şeytan kâfirlerin velîsidir. Yâni şeytan, onların hayatında, onlara danışmadan karar al-ma makamındadır. Ya da onlar, şeytanı kendi hayatlarında kendileri adına karar verme makamına oturtmuşlar, şeytan karar vermiş ve onlar uygulamışlardır. Bu âyet-i kerîmenin devamında da, yine tâğutların kâfirlerin velîsi olduğu anlatılıyor. Eğer velî kelimesine az evvel ki anlamı yükleyecek olursak, acaba tâğutlara nasıl velî diyeceğiz? Allah, tâğutlar için velî diyor. Bu tâğutların kaybı bilen, gökte uçan, denizde yürüyen, yeryüzünde Allah’ın ermiş kulları olduklarını nasıl söyleyebileceğiz? Ama velîyi Kur’an’ın ifade buyurduğu biçimde velâyet anlamında anladığımız zaman, bu tâğutların kâfirler adına karar verme makamında kişiler olduğunu anlamakta zorluk çekmeyeceğiz. Yâni bu kâfirler, tâ-ğutları kendilerine velî edinmişlerdir. Bu tâğutlar, velâyetleri altında o-lan bu kâfirler adına karar alır, bu kâfirler de kendileri adına karar alan bu tâğutların kararlarını uygularlar. Allah peygamberine ve peygamber yolunun yolcusu olan bizlere şöyle dememizi emretmektedir: “De ki, ben Allah’tan başka birilerini kendime velî mi edineceğim? Ki o Allah doyuran, kendisi de doyurulmaya muhtaç olmayandır.” Bakıyoruz, dünyada insanların velî kabul edip, aldıkları kararlara boyun büktükleri, kanunlarını uygulamaya, arzularını yerine getirmeye çalıştıkları insanlar, kendilerine bel bağladıkları varlıkları, velâyetleri altındaki kullarını, kölelerini, vatandaşlarını doyurmak ve beslemek şöyle dursun, kendileri bizzat onlardan beslenmek durumundadırlar. Kullarını korumak şöyle dursun, kendileri bizzat kullarının korumasına sığınmaktadırlar. Kullarından, “aman beni koruyun! Beni yıkmak isteyenlere karşı aman beni koruyun!” diye korunma talep etmektedirler. Öyle değil mi? Hiçbir Firavun kullarından vergi almadıkça, destek almadıkça hayatta kalamaz. Hiçbir put, kendisine tapanlardan kendisine bir mozole istemedikçe tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem, bağlılarından oy istemedikçe, kullarından kabul istemedikçe yaşayamaz. Hiçbir âdet, hiçbir töre, hiçbir moda, bağlılarından talep görmedikçe yaşayamaz. Tüm yapay tanrılar, tüm sahte velîler, hayatlarını sürdürebilmek için hizmetçilerine, kullarına muhtaçtırlar. Kullarına ihtiyacı olmayan, tüm kullarının kendisine muhtaç olduğu velî sadece Allah’tır. O Allah ki, kimsenin yardımına, kimsenin desteğine muhtaç değildir. “De ki peygamberim, “benim Allah’tan başka velîm yoktur.” Ey Müslümanlar, siz de, “bizim, boyunlarımızdaki iplerin ucunu eline teslim edeceğimiz Allah’tan başka velîmiz yoktur. Velîmiz olan Allah Ha-mîd’dir. Gökte ve yerde övülendir. Hiç kimse kendisini övmese de, O kendi kendini övendir. Biz de sadece Allah’ı övecek, Allah’a hamde-deceğiz. Allah’a hamd etmek demek, onun istediği hayatı övmek, onun istediği hayatı kabullenmek demektir. Allah, bizi, sadece O’nu velî kabul eden, sadece O’nu razı etmeye çalışan ve sadece O’nun övdüğü hayatı yaşayan kullarından eylesin. Âmin.