Şûrâ Suresine Dön

Şûrâالشورى

36. Ayet

36Şûrâ Suresi

فَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ

Size verilenlerin tamamı, dünya hayatının (geçici) metâsıdır. Allah’ın yanında olanlar ise iman eden ve yalnızca Rabblerine tevekkül edenler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

36. “Size verilen herhangi bir şey, sadece dünya hayatının bir geçimliğidir. Allah katında inanıp Rabblerine güvenenler için olan mükâfat ise daha hayırlı, daha bâkidir. Bunlar dünya hayatının metaıdır. Dünya, “denaet”ten türetilmiş bir kelimedir. Denaet de alçaklık demektir. Dünya kelimesi, bu kelimenin müennesi olunca, kancıkça ve alçakça bir hayatın gereksinimi anlamına gelmektedir. Bağlanmaya değmez demektir. Bir de o dünyanın süsleridir. Dünyanın süsünün Şeytan tarafından süslenmiş süsler olduğunu da hatırlarsak, yâni süsle alâkalı hemen şeytanın gündeme geldiğini düşünürsek, o zaman bunlara kanmamızın hiçbir anlamının olamadığını çok rahat anlayıvereceğiz demektir. Bakıyoruz, bir varmış, bir yokmuş. Hadîd sûresinde de hatırlatıldığı kadarıyla, o dünya süsünün geçici ve aldatıcı olduğu beyan edilir. İşte bu denî, alçak, yakın, yaşadığınız hayat oyundur, eğlencedir, ziynettir, övünç vesilesidir, övünme vesilesidir. Paranız, malınız ve evlâtlarınızın çoğalması konusunda aranızda öğünme zeminidir. Peki ne gibiymiş? Allah bunu bize bir örnekle anlatıyor, diyor ki: Bir yağmur düşünün ki onun bitirdiği bitkiler çiftçileri sevindirir, bahçıvanı sevindirir. Ama sonra bir de bakarsın ki, boyun bükmüş, müsferran olmuş. Yâni görürsün ki sararmış solmuş. Sonra da bakarsın ki, hutame olmuş. Yâni odun olmuş, çerçöp olmuş. İşte dünya bu. Hangi zevkiniz yarın da böyle devam ediyorsa, o âhirettir; hangi zevkiniz de yarına intikal etmiyorsa, işte o da dünyadır. Çocukken oynadığınız oyunları, attığınız goldeki sevinci, damat olurken giydiğiniz elbisedeki güzelliği, okula kaydolduğunuz günkü sevincinizi veya okulu bitirdiğiniz günkü sevincinizi düşünün, bugün hiçte anlamı yok değil mi onların? Yâni o günküler o günkü anlamını kaybetmişlerse, bunların hepsi dünya hayattır, hep geçici şeylerdir. Ama Allah’ın yanında hep hayırlı ve bâkî olanlar vardır. Evet, dünyada size neler verilmişse, ne kadar verilmişse, dünyalıklardan ne kadarına sahip kılınmışsanız, unutmayın ki onların tamamı dünyada kalacak ve öbür tarafa intikal etmeyecektir. Bunların tamamı ölümle bitecek şeylerdir. Ama Allah katında olanlar bitmeyecek, tükenmeyecek, ölmeyecek, solmayacak, bâkî kalacak cinsten ni-metlerdir. Öyleyse, “sakın dünyanın ve dünyalıkların peşine takılıp da, âhirettekileri kaybetmeyin,” diyor Rabbimiz. Cennet tariflerinde kâfirler hep böyle kafa tutarmış. Karı kız mı? İstediğimi bulurum. Bağ bahçe mi? İstemediğim kadar var. Altlarından ırmaklar akan mı? Üstlerinden de ırmaklar akıtabilirim. Hattâ camdan köşkler içine saraylar da yaptırabilirim diyorlarmış, ama “Hâlidîne fîhâ ebedâ” olunca, işleri bitiyor onların. Çünkü belki dünyada bir şeyler bulurlar ama ne kadar bulurlar? Ne kadar bir süreyle istifade edebilirler o bulduklarından? Ölünceye kadar değil mi? Veya işte bazen de harp oluyor, darp oluyor, ihtiyarlık, ölüm, bayram, seyran oluyor adamın elinden alınıveriyor o. Ama âhiretteki, o ebedî yurda gidince her şey sürekli, sonsuz olacaktır. Âhirette Rabbimizin hazırladığı bu gözlerin görmediği, kulakların işitmediği bâkî ve solmaz nimetler kimler için miş? Bütün bunlara kimler nail olacak mış? Birincisi, bu nimetler Allah’a, Allah’ın istediği biçimde iman edip yalnız O’na güvenen ve tevekkül edenler içindir. Allah’ı vekil bilip, O’nun kendisi adına aldığı kararları aynen uygulayan, sadece O’na kulluk edip, sadece O’nu dinleyen ve O’na güvenip bağlanan ve O’nun istediği bir hayatı yaşayan kimseler içindir. Vekil, kişinin kendisine vekaletini teslim ettiği varlık demektir. Meselâ inançlarına ters bir hukukun uygulandığı ülkelerde yaşayan insanlar, eğer mahkeme huzurunda kendilerini savunamayacakları konusunda bir endişe duyar, birilerinin kendilerini daha iyi savunabileceğine inandıkları zaman, hukuku kendilerinden daha iyi bilen bir avukata kendilerini savunmak üzere vekalet verirler değil mi? Veya meselâ antika bir halı almak istiyorsak ve bu konuda da bilgimiz olmadığı için birilerinin bu antikadır diye bizi kandırmasından korkuyorsak, o zaman elbette bu konuda bizden daha fazla bilgi sahibi bir arkadaşımıza, “benim için şöyle bir antika halı alıver,” diye vekalet veririz. Çünkü o antika konusunda bilgi sahibidir. İşte bizim adımıza, bizim hayat programımız adına aldığı kararlar konusunda kendisine güvenebileceğimiz, yasalarına teslim olabileceğimiz, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu eline teslim edebileceğimiz ve çektiği yere gözü kapalı gidebileceğimiz bir tek varlık biliyoruz. O da, bizi bizden daha iyi bilen, bizim hayatımızı, bizim hayat programımızı herkesten daha iyi bilen, bilgisi tam olan, bilginin kaynağı olan Rabbimizdir. Çünkü O, bizim için bize en uygun, en faydalı, en yararlı, en güzel, en münasip ve en mütenasip kararları alandır. Eğer böyle Rabb, İlâh olarak Allah’a iman eder, Allah’ı böyle güçlü kuvvetli bilir ve sadece O’nu hesaba katar, O’nun istediği hayatı yaşar, O’nun dışında her şeyin hatırını ayaklarınızın altına alabilirseniz, o zaman bilesiniz ki o Allah sizin her şeyinize vekildir. Bilesiniz ki sizin arkanızda Allah vardır. Sizin önünüzde Allah vardır. Dayanacağınız, güveneceğiniz Allah’tır. Sizi herkese karşı ve her şeye karşı koruyacak olan Allah’tır. Size yol gösterecek olan Allah’tır. Tarih boyunca dostlarını tüm düşmanlarına karşı nasıl korumuş ve galip getirmişse, sizi de koruyacaktır. Bu konuda en küçük bir şüpheniz olmasın.