38. “Rabblerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlar için daha iyi ve daha süreklidir. Onların işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarf ederler.” Rabblerine icabet ederler, Rabblerinin çağrısına koşarlar. Sadece Rabblerinin dâvetine icabet eder, sadece Rabblerini dinlemeye, sadece Rablerinin çektiği yere gitmeye, sadece O’nun arzularını gerçekleştirmeye, sadece O’nun yasalarını uygulamaya koşarlar. Rablerinin kendilerini çağırdığı imana, teslimiyete, kulluğa, Kur’an’a, sünnete icabet ederler. İşte bu icabetlerinin gereği olarak da namazı ikâme eder, namazı ayağa kaldırırlar. Namazın önündeki tüm engelleri kaldırır, çevrelerine namaz eğitimi verir, namaz konusunda emr-i bi’l ma’ruf yaparlar. Öyleyse bizler de Namazı ikâme edeceğiz. Namazın ikâmesini şöyle anlıyoruz: Namazı ikâme etmek, namazı ayağa kaldırmak, namaz ortamı hazırlamak demektir. Namazın önündeki engelleri kaldırmak için mücâdele vermek, namaz için emr-i bi’l ma’ruf yapmak, insanlara namaz eğitimi vermek ve namazı hayat programının odak noktası haline getirmek demektir. Hayat programının içine sıkıştırılmış bir namaz ya da namaza yer bırakmayacak bir hayat programı değil, namaza göre ayarlanmış bir hayat programını gerçekleştirmenin uğraşı içine girmek demektir. Öyleyse ikâme edeceğimiz bir namazla dinimizin direğini dikmemiz emrediliyor âyet-i kerîmede. Yâni öyle bir namaz kılacağız ki, kıldığımız bu namaz hayatımıza hakim bir namaz, tüm hayatımızı düzenleyen bir namaz olacaktır. Değilse başka hadislerden ve âyetlerden öğreniyoruz ki, hayata etkili olmayan, hayatı düzenleme konusunda varlığından söz edilemeyen bir namaz, Allah’ın istediği bir namaz değildir. Yine Rabblerinin emirlerine teslim ve icabetleri gereği: Onların işleri kendi aralarında şûrâ, danışma iledir. O mü’min-ler kendi işlerini kendi aralarında hallederler. Problemlerini kendi kendilerine çözerler. İşlerini başkalarına havale etmezler. Kendileri gibi inanmayanları, kendileri gibi Rabblerine teslim olmayanları, Rableri-nin dâvetine icabet etmeyenleri asla kendileri adına karar alacak velâyet makamına getirmezler. Çünkü onlar, kâfir ve müşriklerin esareti altında bir hayata asla razı olmaz, onların yasalarını uygulamaya koy-mazlar. Ama gerek şahıslarını, gerekse toplumu ilgilendiren konularda da bağımsız davranarak kendi başlarına karar vermezler. Çünkü onlar dağınık ve parça parça değildirler. Bu âyette şûrânın mü’minlerin özelliği olduğu vurgulanırken, Âl-i İmrân sûresinde de emir sığası ile kullanıldığını görüyoruz. Bakın Rabbimiz orada da şöyle buyurur: “Allah'ın rahmetinden dolayı, ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven. Doğrusu Allah güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân 159) Âyetin bu ifadesinden de anlaşılıyor ki şûrâ, istişâre, İslâm toplumunun vazgeçilmez bir özelliğidir. İslâm toplumunda şûrâsız, istişâresiz iş yapmak, Rabbimizin emrini çiğnemek anlamına gelmektedir. Allah’ın Resûlü, Rabbimizin bizzat şahsına hitap eden bu âyet gereği sürekli ashabıyla istişâre ederdi. Çünkü bir mesele İslâm toplumunu ilgilendiriyorsa, o konuda bir kişinin tek başına karar vermesi, ümmetin diğer üyelerine karşı işlenmiş bir haksızlıktır. O konuda en âdil, en doğru karara varabilmenin yolu, o konuda bilgi sahibi kimselerle istişâre etmektir. İstişâre eden kişi en az hata eder. Yaptığı işlerin hiçbirisinde yalnız ve yardımcısız kalmaz. Ama istişâre etmeyen kişi, hem çok hata eder, hem de yapacağı işlerde hep yalnız kalır. Çünkü Müslümanların desteğini almadan, onayını almadan bir işe başlayan kişinin, başladığı işin sorumluluğunu hiç kimse üzerine almayacaktır. Neden? Çünkü o işe birlikte karar vermemişlerdir. “Bize mi danıştı, yapmasaydı” diyerek insanlar onu yalnız bırakacaklardır. Öyleyse hiçbir konuda kendimizi putlaştırmayalım, kendi görüşümüzü, kendi anlayışımızı temel kabul etmeyelim, bildiğimiz konu bile olsa, çevremizdeki Müslüman kardeşlerimizle istişâre edelim ki o konuda Müslümanların desteğini hep yanımızda bulalım inşallah. “Mü’minlerin işleri kendi aralarında şûra iledir.” İdareleri şûraya dayanır. Ashab-ı kiram Rasûlullah’a, Rasûlullah’ın uygulamasını bilenlere soruyor, işlerini, problemlerini, kitap ve sünnete havale ediyorlardı. Kitap ve sünnete bağlı bir hayat yaşıyorlardı. Öyleyse bizler de problemlerimizi kitaba ve sünnete soracağız, kitap ve sünnete müracaat edeceğiz, kitap ve sünneti bilenlere danışarak bir hayat yaşayacağız inşallah. İşte bu, mü’minlerin vazgeçilmez özelliklerindendir. Mü’minlerin bir başka özelliklerini de, bakın Rabbimiz bundan sonraki âyetinde şöyle gündeme getiriyor: