6. “Allah'ı bırakıp O’nun berisinde velîler edinenler var ya, onların işlediklerini Allah gözetlemektedir. Ey Muhammed! Sen, onlara vekil olmaya memur değilsin.” Allah’ı bırakıp da Allah dûnunda, Allah berisinde kendilerine velîler edinenler var ya, halbuki onları görüp gözeten, onları her şeyden koruyan ve yaşatan Allah’tır. Buna rağmen onlar kendilerini koruyan, kendilerini görüp gözeten Rablerinin velâyetini bırakmışlar ve- kendilerine Allah berisinde bir kısım velîler bulmuşlar ve onların koruması altına girmeye çalışmaktadırlar. Velî konusunda bakın Bakara sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah mü’minlerin Velîsidir. Onları küfrün karanlığından imanın aydınlığına çıkarır. Kâfirlerin velîleri ise tâğutlardır. Tâğutlar onları aydınlıktan karanlığa çıkarır. İşte onlar ateşin sohbetçisidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.” (Bakara 257) Allah, mü'minlerin Velîsidir. Kimileri bu kelimeye farklı anlamlar yüklemişlerse de, velî, velâyet hakkına sahip olan varlık demektir. Bir varlık adına ona danışmadan tek taraflı karar verme makamında olan varlığa, velî denir. Meselâ ben çocuğumun velîsiyim. Onun adına ona danışmadan karar verme makamındayım. Velîsi olduğum ve ona sormadan karar verme makamında olan ben, ona istediğim şeyleri emreder, istediğim şeyleri yasaklarım. İstediğim okulda okutur, istediğim kişilerle arkadaşlık kurmasını sağlar, istediğim kişilerle ilişkisini yasaklarım. Allah da bizim velimizdir. Yâni bize sormadan bizim adımıza tek taraflı karar alma makamındadır. İstediğini emreder, istediğini de yasaklar. Öyle değil mi? Meselâ namazı emrederken bize danıştı mı Allah? Zinayı yasaklarken, “ey kullarım, ben bunu yasak kılacağım, ne dersiniz, nasıl düşünürsünüz? Fikriniz nedir bu konuda?” diye bize sordu mu? Hayır, Allah bizim Velîmizdir, velâyetimiz elinde olandır ve bizim adımıza aldığı kararlar konusunda velâyeti altında olan bizlere asla danışmaz. İşte velînin anlamı budur. Vali, vilâyet ifadeleri de buradan gel-mektedir. Vali, vilâyette, velâyeti altında bulunan insanlar konusunda onlara danışmadan karar verme makamında olan kişi demektir. Valinin anlamı budur. “Kâfirlerin Müslümanlar üzerine velâyet hakkı yoktur,” âyeti de bunu anlatır. Yâni vilâyette vali olarak, Müslümanlara sormadan onlar adına karar verme makamına kâfirler oturtulmamalıdır. “Mü’minler mü'minleri bırakıp ta kâfirleri velî edinmesinler.” (Âl-i İmrân 28) Yâni mü'minler mü'minleri bırakıp ta kâfirleri velâyet makamına, kendileri adına karar verme makamına oturtmasınlar. Kâfirler karar verip, kâfirler kanun yapıp Müslümanlar da kendilerinden olmayan bu kâfirlerin yaptıkları kanunları uygulamaya kalkmasınlar. Âyetin sonunda da eğer mü'minler bunu yaparlarsa, onların Allah katında en ufak bir değerleri kalmamış, Allah’ın yardımını da kaybetmişlerdir, buyurulmaktadır. Evet velî, vali budur. Çünkü vali karar verecek ve Müslümanlar da kendi adlarına bu valinin verdiği kararı uygulayacaktır. Öyleyse mü'minlere velî olacak, vali olacak, idareci olacak insanların mutlaka mü’minlerden olması emrediliyor. Bu mânâları unutturmak için mi? Yâni mü'minlerin başına kâfirlerin de idareci olmasını sağlamak ve böylece mü'minleri köleleştirmek için mi bilmiyorum, insanlar bu velî kelimesini çok çarpıtmışlar. Velî deyince, bugün insanlar hiç te bunu düşünmüyorlar. Şimdi Velî’den anlaşılan, işte gökten alan, yerde yiyen, gaybı bilen, eteğine yapışılan, cennetle müjdeleyen, cehennemi sınırlayandır. Hep böyle anlattılar çünkü. Bu anlamı şeytana nasıl yükleyecekler, bunu merak ediyorum. Yâni eğer velî deyince bunlar anlaşılacaksa, Allah bir âyet-i kerîmesinde şeytanın velî olduğunu haber verir: “... Muhakkak ki şeytanı inanmayanların velîsi kıldık.” (A’râf 27) Evet, şeytan kâfirlerin velîsidir. Kâfirler kendilerine velî olarak şeytanı kabullenmişlerdir. Yâni onların karar mercileri şeytanlardır. Yasa belirleyicileri şeytanlardır. Şeytan emreder, onlar yaparlar. Şeytan fısıldar onlar uygularlar. Değilse öte anlama şeytana nasıl veli diyebileceğiz? Yine aynı sûrede: “Onlar Allah’ı bırakıp da şeytanı kendilerine velî edindiler.” (A’râf 30) Buyurulmakta ve şeytanın velî olduğu anlatılmaktadır. Eğer velî kelimesini az önceki mânâda anlayacaksak, şeytana nasıl velî diyeceğiz. Ama Allah’ın anlattığı son derece açıktır ki, şeytan kâfirlerin velîsidir. Yâni şeytan, onların hayatında onlara danışmadan karar alma makamındadır. Ya da onlar, şeytanı kendi hayatlarında kendileri adına karar verme makamına oturtmuşlar, şeytan karar vermiş, onlar uygulamıştır. Bakın bu âyet-i kerîmenin devamında da yine tâğutların kâfirlerin velîsi olduğu anlatılıyor. Eğer velî kelimesine az evvelki anlamı yükleyecek olursak, acaba tâğutlara nasıl velî diyeceğiz? Allah tâğut-lar için velî diyor. Yâni bu tâğutların gaybı bilen, gökte uçan, denizde yürüyen, Allah’ın ermiş kulları olduklarını nasıl söyleyebileceğiz? Velîyi Kur’an’ın ifade buyurduğu biçimde velâyet anlamında anladığımız zaman, bu tâğutların kâfirler adına karar verme makamında kişiler olduğunu anlamakta zorluk çekmeyeceğiz, demektir. Yâni kâfirler tâ-ğutları kendilerine velî edinmişlerdir. Bu tâğutlar, velâyeti altında olan bu kâfirler adına karar alırlar ve bu kâfirler de kendileri adına karar alan bu tâğutların kararlarını uygularlar. Allah buyurur ki: Allah, mü'minlerin Velîsidir. Yâni mü'minler adına onlara danışmadan tek taraflı karar verendir. Velîmiz olan Rab-bimiz bizim adımıza, kulları adına onlara danışmadan aldığı kararlarla onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. A’râf sûresinin 196. âyetinde ifade edildiği gibi: Arşından, kürsisinden kopmayan, sapasağlam bir ip uzatarak, bir kitap göndererek, bizim adımıza aldığı kararlarını o kitabında bize bildirerek bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Rabbimiz, kendisinin velâyetini kabul eden, gönderdiği kitapla ilgilenen, aldığı kararlar istikâmetinde bir hayat yaşamaya karar veren kullarını küfür karanlıklarından, şirk karanlıklarından iman aydınlığına, İslâm aydınlığına çıkarır. Zulümat küfürdür, nûr da İslâm’dır. Dikkat ederseniz burada zulümat kelimesinin çoğul olarak zikredildiğini, nûr kelimesinin ise tekil olarak zikredildiğini görüyoruz. Bu gerçekten çok dikkat edilmesi gereken bir husustur. Çünkü zulümat, küfür, bâtıl, sayılamayacak kadar çoktur, ama o bâtılı yok edecek nûr tektir, o da İslam’dır. Allah’ın nûruyla ilgi kuramamış, Allah’ın kitabıyla tanışamamış, Allah’ın dinini kabul edememiş kişi, karanlıklar içindedir. Allah’ın nûruyla aydınlanmayan yerler, gökler, gece ve gündüzler zifiri karanlıktır. Allah’ın nûruyla aydınlanmayan gözler kör, kulaklar sağır, kalpler bin türlü şüphe ve tereddütler içinde, bin türlü ıstırap ve buhranlar içinde çırpınır durur. Allah’ın kitabıyla aydınlanmayan gönüller vesveselerle, kuruntularla, cinler ve şeytanlarla dolar. Allah’ın nûruyla aydınlanmayan ha-yat, var olmanın tadını alamaz. Hayatının tadını almak isteyen, varlığının farkında olmak isteyen akıllı kimseler, Allah’ın kendilerine sunduğu bu kulpa tutunmak zorundadırlar. Mü'minlerin Velîsi olan Allah, onlar adına aldığı kararlarla, onlara gönderdiği kulluk kitabıyla, onları karanlıklardan, küfür, şirk, cehalet, hevâ ve heves, terbiyesizlik, ahlâksızlık ve nankörlük karanlıklarından, şüphelerden, tereddütlerden, vesveselerden aydınlığa çıkarır. Allah, kendisini velî kabul eden, velâyetini Allah’a teslim eden, Allah’ın seçimini kendisi için seçim kabul eden, yâni iradesini Allah’a teslim eden, Allah’ın kendisi adına aldığı kararlara teslim olup, hayatını onun kulluk maddelerine göre düzenleyen mü'minlerin elinden tutar. Onları zulmetlerden, karanlıklardan çıkarır, dosdoğru yolda, hem dünyada hem de ukbâda onları sonsuz mutluluğa erdirir. “Kâfirlerin velîleri de tâğutlardır. O Tâğutlar da onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.” Kâfirlerin velîleri de tâğutlardır. Kâfirlerin karar alma mercileri tâğutlardır. Onlar da hayatlarında tâğutları karar verme makamına oturturlar ve bu tâğutların kendileri adına aldığı kararları uygulamaya başlarlar. Bunlar aslında kendilerini yaratan ve gerçek velîleri olan Allah’ın sapasağlam kulpuna, dinine, kitabına ve kendileri adına aldığı kararlara sımsıkı sarılarak tüm tâğutları inkâr etmeleri gerekirken, ta-mamen aksini yapmışlar, tâğutları velî bilmişler, onların arzularına, onların kanunlarına boyun bükmüşler ve onlara kulluk yapmaya karar vermişlerdir. İşte bu kâfirlerin velîsi olan tâğutlar da, velâyetleri altında bulunan kulları adına onlara danışmadan, aldıkları kararlarla onları nûrdan, hidâyetten, aydınlıktan, İslâm’dan, huzurdan, sükûndan koparıp, türlü türlü karanlıkların kucağına götürüp atmışlardır. Allah’a kulluktan kaçan, Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanların başına kuzgun gibi tâğutlar çöker ve zorlamayla, dayatmayla hile ve aldatmalarla onları her taraflarından kıskıvrak bağlar, ağlarına düşürürler. Yularlarını ellerine alırlar ve onların velîleri olurlar. Onları nûrdan, imandan, İslâm’dan, Allah’a kulluktan, yaratılışlarından, fıtratlarından, insanlıklarından, doğru yoldan çıkarıp karanlıklara, küfre, inkâra, ilhada ve karanlıklara sürüklerler. Gidilmeyecek yollara sürüklerler onları. Çünkü tâğutlar aydınlık yolları sevmezler. Aklı, ilmi, düşünceyi fesada verirler. Ahlâkı ve fıtratı bozarlar. Peşlerine taktıkları kullarını belâların kucağına taşırlar. Boyunlarındaki ipin ucunu, o ipin de, kendilerinin de sahibi olan Allah’a vermeyerek kendi ellerinde tutmak isteyen, ya da onu boşlukta tutmak isteyen herkesin iplerini ellerine alırlar ve onları kendilerine kul-köle edinirler. İnsanlar güya Allah’a kulluktan kaçarken, bu defa tâğutların kulu-kölesi olurlar. Allah’ı inkâr eden, velâyetini Allah’a vermeyen kişi, binlerce tâğutun kulu olur. Bir tek Allah’a kulluktan kaçarken pek çok tâğuta kulluk yapmaya razı olur. Meselâ Allah’a kulluktan kaçan kişi, evvela kendisini Allah’a kulluktan koparıp ayaklarını kaydırmak için fırsat kollayan şeytanın kulu durumuna düşer. Sonra onu Allah’ın arzularından koparıp, kendi arzu ve şehvetlerinin kulu, kölesi durumuna düşürmek isteyen nefsinin kulu durumuna düşer. Daha sonra başkaları, karısı, babası, anası, çocukları, akrabaları, kavmi, kabilesi, milleti, devleti, politik ve dini liderleri, ağası, patronu, çevresi, âdetleri, töreleri, modası ve daha yüzlerce tâğutun kulu-kölesi durumuna düşecektir. Görüyoruz işte Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanlar bir tek Allah’a kulluktan kaçarken, yığınlarla tâğutun kulu, kölesi olmuşlar. Kimisi Şeytanın, kimisi nefsin, kimisi modanın, kimisi şehvetlerinin, kadının, âdetlerin, törelerin, kanun koyucuların, çevrenin, ağalarının, patronlarının kulu, kimisi bu âlemde sebepler nizamı üzerinde galip ve müessir zannettikleri, zarar ve felâketler anında kendilerinden medet bekledikleri, kendilerine sığındıkları, kendilerini kurtarıcı olarak bildikleri kimselerin kulu. Yâni güya bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüğe kavuşacaklarını zanneden bu insanlar, boyunlarına pek çok varlığın kulluk iplerini takmışlar ve onların çektikleri yere gitmek zorunda kalmışlardır. Hepsini aynı anda razı etmek zorunda kalmışlar, kalpleri parça parça olmuş, burunlarına vurulmadık zincir kalmamış, zillet ve meskenetin esfeline düşmek zorunda kalmışlardır. Öyleyse Allah dışındaki tüm tâğutları inkâr edip, hayatımızda onlara karışma alanı bırakmayıp, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu sadece Allah’ın eline verip, sadece Rabbimizi Velî kabul etmek zorundayız. Sadece Allah’ı Velî kabul edip, kulluğumuzu sadece Allah’a yapıp, Allah’ın bizim adımıza aldığı kulluk maddelerine sımsıkı sarılıp bu karanlıklardan kurtulmak zorundayız. Bundan başka çaremiz de yoktur. Bu âyet-i kerîmesinde Rabblerinin velâyetinden çıkıp kendilerine Allah berisinde bir takım velîler bulup onların himayesine girmeye çalışan insanlara deniyor ki, “onların hesaplarını Allah tutmaktadır.” Onların sicillerini, amel defterlerini tutan Allah’tır. Onların yaptıklarının hesabını soracak olan Allah’tır. Bu nedenle, “ey Peygamberim! Sen onların üzerlerine vekil değilsin. Yâni bu insanların kaderleri senin elinde değildir. Bu insanların kalplerine hükmeden sen değilsin ki onları hemen bu dine kazandırasın. Bu insanların kaderleri senin elinde değil ki, sana karşı gelen bu insanların hemen defterlerini dürüp onların işlerini bitiriveresin.” Rabbimiz burada peygamberin konumunu ve fonksiyonunu belirlemektedir. Ama bu hitabın peygamberden çok onun muhataplarına olduğunu anlıyoruz. Yâni bilesiniz ki, “ey insanlar, Allah’ın elçisinin elinde bile bir şey yoktur. Hal böyleyken sizin hayatınızda etkili zannettikleriniz, Allah berisinde kendilerini velîler edindiğiniz, hayatınıza karışma yetkisi verdiğiniz bu varlıklara da ne oluyor? Sizin Allah berisinde keramet sahibi zannettikleriniz, Allah yanında kendilerinde güç ve kuvvet var zannedip kendilerine dua edip imdadınıza çağırdığınız, kendilerine sığınmaya çalıştığınız bu varlıklar da ne oluyor?” denmektedir. Cahiliye toplumlarında ruhanîlerin, ruhanî liderlerin kendilerine karşı çıkan, kendilerine isyan eden insanları bir anda mahvedecekleri şeklinde yaygın bir inanış vardı. Öyle ki, bu kişilerin öldükleri zaman bile kendilerine saygısızlık eden kimseleri mahvedeceklerine inanılırdı. Hattâ hayatlarında pek fazla etkili olmayan bu insanların, öldükten sonra kınından sıyrılmış bir kılıç kesildiğine inanılırdı. Nitekim bugün de hayatları boyunca bu tür sapıklıklara asla iltifat etmeyen nice sâlih kişileri, ölümlerinden hemen sonra bazı kurnaz müritleri, onların isimleri ve kemikleri üzerinde çok kârlı bir ticaret kurmuşlardır. Yok şöyle uçarlardı, böyle asar keserlerdi filan. İşte tüm bu bâtıl inanışları kökünden kazımak için, yeryüzünde en üstün yaratığı peygamberi hakkında bile Rabbimiz buyurur ki: “Ey Resûlüm! Muhakkak ki sen benim elçimsin. Seni insanların hayatına karışma, onlara vahiy gönderme konusunda odak nokta seçtim. Seni vahiyle şereflendirdim. Ama senin görevin sadece insanları doğru yola eriştirmektir. Onların kaderleri ve kısmetleri senin elinde değildir. İnsanların geleceklerini sen belirlemiyorsun. İnsanların amellerinin karşılığını vermek senin elinde değil, sadece Allah’a aittir. Onları koruyan Allah’tır, sen değilsin. Onları doyuran Allah’tır, sen de-ğilsin. Onları hidâyete ulaştırmak sana değil, Allah’a aittir. Onların kalplerine etkili olan Allah’tır, sen değilsin. Kalplerine hükmedip onları doğru yola getirecek olan Allah’tır, sen değilsin.” İşte peygamberin fonksiyonu budur. Bakın En’âm sûresinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “De ki: “Sizin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu.” Allah zulmedenleri en iyi bilendir.” (En’âm 58) Evet, sizin acele istediğiniz azap da benim elimde değildir. Eğer sizin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, çoktan sizin işinizi bitirmiş olurdum. Burada Rabbimiz, risaletle ulûhiyeti, kendisiyle peygamberini ayırıyor. “Peygamber sizin gibi bir beşerdir, bu nedenle peygamberi Allah makamında görmeye ve Allah’tan istemeniz gereken bir şeyi peygamberden istemeye kalkışmayın,” diyor. Hani az evvel insanların insanları yardıma çağırdıkları, insanların insanlara dua ettikleri, insanların insanlardan bir şeyler istedikleri anlatılmıştı ve bunun bir şirk olduğu ortaya konmuştu ya, bakın burada da Rabbimiz peygamberden bile bir şey istenmemesi gerektiğini anlatıyor. Bunun için de peygamberine diyor ki, “Peygamberim! Sen onlara de ki: “Sizin acele tarafından istediğiniz azap benim elimde değildir. Ben İlâh değilim, ben sizin gibi bir beşerim. Ben ancak bir elçiyim. Sizin istediğiniz azabı göndermeye benim gücüm yetmez, bu benim işim değil, onu ancak Allah gönderir. Eğer benim buna gücüm yetseydi, o zaman benimle sizin aranızdaki işi hemen bitirirdim, sizin defterinizi dürerdim.” Bir peygamber bile böyle derken, adam diyor ki, “eğer bizim efendi elinin tersiyle bir iterse onların işi bitiverir. Onun gazabına uğrayanın, onun gözünden ve gönlünden düşenin parçası bile bulun-maz.” Garip şeyler bunlar. İşte görüyoruz birilerini yok etmeye, birilerine azap göndermeye Allah’ın peygamberinin bile gücü yetmiyor.