1. “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek, Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine yasak ediyorsun? Allah bağışlayandır, acıyandır.” Ey peygamber, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek, hanımlarının rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun? Allah bağışlayandır, merhametlidir. Bu âyetlerin sebeb-i nüzûlüyle alâkalı tefsir kitaplarında iki hadise anlatılır. Âyet-i kerîmede Rasulullah Efendimizle hanımları arasında geçen bir hadiseye dikkat çekilmektedir. Tabii bu hadisenin ne olduğu konusunda kitabımızda bir açıklama yoktur. Ancak müfessirlerimiz iki olaydan söz etmişlerdir. Bunlardan birisi Rasulullah Efendimizin hanımlarından Hz. Mariye anamız hakkındadır. İkincisi de Rasulullah Efendimizin yine hanımları sebebiyle bal yemeyi kendisine haram etmesi olayıdır. Mariye anamızla alâkalı konu şöyle: Mariye anamız, Mısır meliki Mukavkıs tarafından Rasulullah Efendimize câriye olarak hediye edilen anamızdır. Mukavkıs, Rasulullah Efendimizin kendisine gönderdiği İslâm’a dâvet mektubunu okumuş, elçisini dinlemiş, iman etmeyi kabul etmemiş, ama elçiye güzel davranmış ve Rasulullah Efen-dimize iki câriye göndermişti. Bunlardan birinin adı Sîrîn, ötekisinin adı da Mariye idi. Allah’ın Resûlü, Sîrîn’i sahâbesinden birisine, Mari-ye’yi de kendisine almıştı. Rasulullah Efendimizin Mariye’den İbrahîm isminde bir çocuğu dünyaya gelmiştir. Mariye çok güzel olduğu için, Ayşe anamız, “ben hiçbir kadını Mariye kadar kıskanmadım” buyurur. Bir gün Allah’ın Resûlü, hanımlarından birisinin evinde, Mariye ile beraber olur. Hafsa anamızın bulunmadığı bir ortamda onun hücresinde Mariye ile beraber olur. Hafsa anamız buna çok içerler. Bunun üzerine Rasulullah Efendimiz de onun gönlünü alabilmek, onu memnun edebilmek için Mariye ile beraber olmayacağına dair yemin eder. Veya, “bundan sonra Mariye ile beraber olmayacağım” der. Böylece bir hanımının hatırı için Allah’ın kendisine helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kılar. İşte bunun doğru olmadığı hususunda Rabbi-mizin bir uyarısıyla karşı karşıya gelir. Sürekli Rabbimizin kontrolü al-tında olan Allah’ın Resûlü, bir Allah uyarısına muhatap olur. İşte bu âyet, bu hadise üzerine nazil olmuştur. İkinci hadise ise, Buhârî, Müslim gibi muteber hadis kitaplarında Hz. Ayşe anamızdan nakledilen hadisedir ki, o da şöyledir: İkindi namazlarından sonra hanımlarının yanına uğrama âdeti olan Rasu-lullah Efendimiz, bu gezintileri sırasında Zeynep anamızın yanında uzun süre kaldı. Çünkü bir yerden Zeynep anamıza bal gelmiş ve o da Rasulullah Efendimize bal şerbeti ikram ediyordu. Buna içerleyen Ayşe anamız der ki, “ben, Hafsa, Sevde ve Safiye ile bir araya gelip efendimiz yanımıza geldiğinde her birimiz ona ağzında meğafir kokusunun olduğunu söyleyelim diye sözleştik. Aynen planladıkları gibi her biri Rasulullah efendimize ağzının koktuğunu söylerler ve bunun üzerine Allah’ın Rasûlü bir daha bal yememeye yemin eder, ya da söz verir. İşte hanımlarının hatırı için Allah’ın kendisine helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kıldığı için Rabbimizin bu uyarısıyla karşı karşıya gelir. Tabii burada hem Rasulullah Efendimiz, hem de onu böyle bir şeye teşvik ettikleri için analarımız uyarılmaktadır. Bundan anlıyo-ruz ki; a) Haram-helal belirleme konusunda hüküm sadece ve sade-ce Allah'a aittir. Değil sıradan bir insana, Allah'ın Rasûlü’ne dahi bu tür bir yetki tanınmamıştır. Bir peygamber eğer bir şey hakkında haram veya helal kararı veriyorsa, bu muhakkak Allah'ın O'na bir işareti iledir. b) İslâm toplumu içinde Hz. Peygamber (s.a) tabiatı icabı çok hassas bir konumda bulunuyordu. Öyle ki, O'nun herhangi bir davranışı bile yasal nitelik taşıyordu. Bu bakımdan Allah Teâlâ, peygamberlerin hayatını çok yakından sürekli bir denetim altında tutmuştur. Allah kendi rızası dışında bir şey sokulmasın diye ve İslâmî kaide ve usullerin sahih bir biçimde sadece Allah'ın Kitabı'nda değil, yanı sıra Peygamber'in (s.a) "güzel bir örnek" olan hayatında da sergilenmesi için, peygamberlerin yollarından biraz sapmaları halinde bile onları hemen düzeltmiştir. c) Yukarıdaki hususun açıklanmasından sonra, ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Şayet Hz. Peygamber (s.a) küçük bir zaaf için bile uyarılmış, tenkit edilmiş ve bunlar Kur'an ile de kayıtlanmışsa, Hz. Peygamber'in (s.a.) bize kadar ulaşabilen tertemiz hayatı boyunca iş-lediği fiil ve davranışları, emir ve irşatları içinde Allah'ın tenkit ve tas-hih etmediklerinin tümü haktır ve Allah'ın rızasına uygundur. Dolayı-sıyla bizler, tereddüt etmeksizin, güvenle onları yol gösterici olarak alabiliriz. d) Kur'an'da Hz. Peygamber'e (s.a) saygı gösterilmesi, Allah'a imanın bir şartı olarak bildirilmiştir. Bu sûrede ise, aynı Peygamber, hanımlarını memnun etmek için helal bir şeyi kendisine haram kıldığından ve Allah'ın kendilerini "müminlerin anneleri" şeklinde niteleyip, Müslümanlara onlara saygı göstermelerini emrettiği Peygamber hanımları, taşıdıkları bazı zaaflardan dolayı şiddetle ikaz edilmişlerdir. Üstelik Hz. Peygamber'e (s.a.) ve temiz eşlerine bu ikaz gizlice değil, açıktan yapılarak, İslâm ümmetinin gece-gündüz okuyacağı Kur'an-ı Kerim'e de kaydedilmiştir. Burada, Allah'ın maksadının Hz. Peygamber'i ve eşlerini Müslümanların gözünden düşürmek olmadığı açıkça ortadadır. Ayrıca Kur'an'ın bu sûresini okumalarının Müslümanların kalbinde onlara karşı varolan saygı ve hürmeti azaltacağı da düşünüle-mez. Peki o halde bu meselenin Kur'an'da zikredilmesinin sebebi ne-dir? Bunun sebebi, Allah Teâlâ'nın müminlere, kendi önder ve büyüklerine saygı ve hürmetin sınırlarını öğretmek istemesidir. Yani, Hz. Muhammed (s.a) sadece bir peygamberdir. O (hâşâ) kendisinden hiç-bir zaafın sudur etmeyeceği bir ilah değildir! Hz. Peygamber'e (s.a.) gösterilen saygı, kendisinden hiçbir zaaf ve kusurun sudur etmemesi nedeniyle değil, Allah'ın insanlara gönderdiği bir nümune-i imtisal olduğu içindir. O'ndan küçük bir hata bile sadır olduğunda, Allah O'nu düzeltmeksizin bırakmamıştır. Böylece Müslümanların, büyükleri aşırı yüceltme hususunda ileri gitmemeleri, onları beşer hüviyetinden çıkarmamaları ve onları ilahlaştırmamaları için, onların hatalarına bizzat Allah dikkat çekerek, onları düzeltmiştir. Bu ifade, yapılan davranışın beğenilmediğini ortaya koymak için kullanılmıştır. Yani maksat, Hz. Peygamber'in (s.a.) davranışının Allah tarafından hoş karşılanmadığının vurgulanmasıdır. Çünkü Allah’ın Resûlü, sıradan bir insan konumunda değildi, o bir Peygamberdi. O'nun herhangi bir şeyi kendi nefsine haram kıldığında, ümmetin de o şeyi haram ya da en azından mekruh olarak kabul etme tehlikesi söz konusuydu. Veya ümmet içerisinde bazı kimseler, kendi kendilerine birtakım haramlar ihdas ettiklerinde, hiç kimse bunda bir beis görmeyebilirdi. Bu bakımdan Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'i (s.a) bu davranışı dolayısıyla şiddetle ikaz ederek, bundan vazgeçmesini emretmiştir. Ama bu ifadeden, Hz. Peygamber'in (s.a.) helal olan bu şeyi kendi isteği ile değil, hanımlarını memnun etmek için kendine haram kıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü dikkat ederseniz bu hadiseden sadece Hz. Peygamber (s.a) değil, O'nun hanımları da eleştiriye muhatap olmuşlardır. Çünkü O'nlar bir Peygamber hanımı olmanın önemini idrak edememiş ve Hz. Peygamber'i (s.a) helal bir şeyi haram kılma tehlikesi içine sokmuşlardır. Rasulullah Efendimizin tüm hayatı, tüm yaptıkları bizim için din olduğundan, onun böyle kendi içtihadıyla yaptıklarından kimileri Rab-bimiz tarafından hoş görülmeyip uyarılmış, yanlışları düzeltilmiştir. Bunları, bu onaylanmayanları Kur’an-ı Kerîm’de bizzat görüyoruz. Yine meselâ bir defasında Allah’ın Resûlü, Mekke’nin kalbur üstü insanlarına, Kureyş’in aristokratlarına tebliğde bulunurken, birdenbire iki gözü âmâ olan, gözleri görmediği için de düşe kalka, güçlükle oraya kadar ulaşan İbni Ümmü Mektum çıkagelir ve: “Ey Allah’ın Resûlü! Bana hidâyet yolunu göster! Ben senden nasiplenmek istiyo-rum, bana yeni gelen Allah’ın âyetlerini anlatsana!” der. Rasulullah’ın çevresindekilerden haberi yoktur. Allah’ın Rasûlü, “şimdi bunun sırası mıydı ey Ümmü Mektum?” dercesine onun bu davranışını münâsebetsizlik kabul ederek, talebini cevapsız bırakarak ısrarla ötekilere yönelişini sürdürür ve hemen arkasından Rasulullah Efendimizin bu davranışının onaylanmadığına dair orada Abese sûresinin ilk âyetleri gelir: “Yanına âmâ bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi. Ey Muhammed! Ne bilirsin, belki de o arınacak; yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti.” (Abese 15) Rabbimiz, kâfirlerin gözleri önünde peygamberimizin bu davranışını beğenmeyerek, onaylamayarak onu uyarıverdi. “Sakın bir da-ha böyle bir şey yapma peygamberim! Çünkü bir peygambere bu tür kâfirleri Müslümana tercih yakışmaz! Müslüman dururken kâfirlere yönelmek olmaz” buyurdu. Yine meselâ Allah’ın Rasûlü, samimi bir Müslüman olan Abdullah’ın isteği üzerine münâfıklardan olan babası Abdullah bin Übey-y’in cenaze namazını kıldırmayı kabul edip hazırlıklara başladı. Tam namazı kıldırmak üzere yerini aldığı sırada, Tevbe sûresiyle Rabbimiz onu uyarıverdi ve bu davranışını onaylamadığını ortaya koyuverdi. “Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı başında durma! Çünkü onlar Allah’ı ve peygamberini inkâr ettiler, fâsık olarak öldüler.” İşte bakın burada da Rasulullah Efendimiz kendi içtihadıyla hanımlarının hatırına kendisine Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi haram etmiş, onlara yaklaşmamaya yemin etmiş, Rabbimiz de bunu onaylamamış ve hemen sûrenin ilk âyetleriyle onu uyarmıştır. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, Rasulullah Efendimizin kendi içtihadıyla yaptıklarından kimileri Allah tarafından onaylanmamış, yanlış bulunmuş ve düzeltilmiştir. İşte bu onaylanmayanlardan anlıyo-ruz ki, öteki yaptıklarına ses çıkarılmadığına göre demek ki onlar Allah tarafından onaylanmıştır. Meselâ ben şimdi on cümle söylesem, içimizde her şeyin doğrusunu bilen birisi, “bu sözlerinden ikisi doğru değil” derse, bu ne anlama gelir? İkisi yanlış ama ötekiler doğru anla-mına gelir, değil mi? İkisinin dışındaki söylediklerimin tümünün onaylanması anlamına gelir, değil mi? İşte Rasulullah Efendimizin yaptıklarından bazılarının Allah tarafından onaylanmayarak düzeltilmesi, hem ses çıkarılmayan öteki yaptıklarının onaylandığı anlamına gelir, hem de onun bu yanlışlarının düzeltilmesi, yanlışlarına göz yumulmaması onların din olarak ümmete yanlış intikaline izin verilmemesi anlamına gelir. Yani demek ki Ra-sulullah’ın yaptıklarının tamamı din olarak ümmeti bağlayıcı olduğu için, Rabbimiz yanlışlarını düzeltiyor, onların ümmete yanlış olarak intikalini istemiyordu. Eğer Rasulullah efendimizin sünneti din olarak bizim için bağlayıcı olmasaydı, Rabbimiz onları düzeltmek için neden vahiy göndersindi! Sürekli Allah kontrolünde bir beşer olarak Rasulullah Efendimizin böyle onaylı bir biçimde yaptıklarının, söylediklerinin, yapılıp söylenmesine izin verdiklerinin tümüne sünnet, yani din diyoruz. Bu dinin bir bölümüdür, diyoruz. Onu bir kenara atmak, dini eksiltmektir. Böyle bir olayın arkasından Rabbimiz peygamberini uyardı, onun bu davranışını onaylamadı, ama hemen onu affettiğini de bildiriverdi. Allah Ğafûr’dur, Allah merhamet sahibidir ve çok bağışlayandır. Allah, kullarının eksikliklerini, kusurlarını örtendir. Kullarına merhametle muamele edendir. Kesinlikle Rasulullah Efendimiz bunu Allah’a isyan olsun diye yapmamıştır. Sadece analarımızdan birinin gönlünü hoş etmek için yapmıştır. Ama yanlış bir hareket olduğu için, Rabbimiz de hemen onu uyarmış, ümmetine bu yanlışın din olarak intikalini istemediği için de bu yanlışını düzeltmiş, rahmet ve mağfiretiyle peygamberine muamele buyurmuştur. Bunun yanında, bunun çaresini de peygamberine göstermiştir. Yani böyle bir hareketin kefaretinin nasıl olacağını da Rabbi-miz vahyetmiştir. Öyleyse hiçbir kulun Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kılma yetkisi yoktur. Hiç kimse böyle bir şeyi yapma-malıdır. Bir Müslümanın böyle bir hataya düşmesine onun karıları, ço-cukları, kardeşleri, çevresindeki Müslümanlar da sebep olmamalıdırlar. Bir Müslüman, karısını, oğlunu, kızını, çevresindeki Müslümanları razı edebilmek için böyle şeylere tevessül etmemelidir. Allah’ın rızası, Allah’ın hatırı herkesin ve her şeyin üzerinde tutulmalıdır. Yani bizler öyle güzel bir Müslümanlık yaşamalıyız ki, insanlar da bizi memnun edebilmek için böyle Allah’ın memnun olmayacağı bir kısım hareketlere zorlanmamalıdırlar. Ne kendimiz başkalarını buna zorlayacağız, ne de başkalarının bizi böyle şeylere zorlamasına imkân vereceğiz. Sadece Allah’ın istediklerinden razı olacağız ve bizi ra-zı etmek isteyenler de sadece Allah’ın istediklerine yönelmek zorunda kalacaklar. Unutmayacağız ki Allah bizim için son derece Ğafûr ve Rahîmdir. Rabbimizin bizim için çizmiş olduğu haram, helâl sınırları en güzel sınırlardır. Onları aşmamaya, onlar rehberliğinde Müslüman-ca bir hayat yaşamaya gayret edeceğiz.