Talak Suresine Dön

Talakالطلاق

1. Ayet

1Talak Suresi

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَاَحْصُوا الْعِدَّةَۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ رَبَّكُمْۚ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ اِلَّٓا اَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُۜ لَا تَدْر۪ي لَعَلَّ اللّٰهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذٰلِكَ اَمْرًا

Ey Nebi! Kadınları boşamak (istediğinizde), onları iddetleri (vaktinde, yani temizlendiklerinde) boşayın ve iddet müddetini hesaplayın. Rabbiniz olan Allah’tan korkup sakının. Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar. (Ancak) apaçık bir fuhşiyat (zina) işlerlerse (onları çıkarabilirsiniz). Bu, Allah’ın (koymuş olduğu) sınırlarıdır. Kim de Allah’ın sınırlarını çiğnerse şüphesiz ki nefsine zulmetmiş olur. Bilemezsin ki belki de Allah (talak sonrası kalplerini tekrardan birbirlerine ısındırıp) yeni bir durum meydana getirir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

1. “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları, iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti sayın; Rabbiniz olan Allah’tan sakının; onları, apaçık bir hayasızlık yapmaları hali bir yana evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Allah’ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz, kendine yazık etmiş olur. Bilmezsin, olur ki, Allah bunun ardından (gönlünüzde sevgi gibi) bir hâl meydana getirir.” “Ey peygamber ve ey peygamber yolunun yolcuları, kadınları boşadığınız, boşayacağınız zaman onların iddetlerini gözeterek boşayın. Onların üzerlerine iddetlerini sayın.” Evlenmek nasıl bir Allah yasasıysa, boşanmak ta bir Allah ya-sasıdır. Birlikte Müslümanca bir hayat yaşayarak cennet kazanmak üzere bir araya gelmiş karı-koca, anlaşamayacak ve artık birbirlerine tahammül edemeyecek bir noktaya gelmişler ve bunun tabii bir neticesi olarak Rabblerine karşı kullukları da tehlikeye düşmüşse, elbette boşanmak ta Allah’ın bir yasası olarak gündeme gelebilecektir. Ama elbette bunun da bir takım usulleri olacaktır. Yıllarca birbirlerine katılıp karışmış, birlikte iyi günler geçirmiş iki insanın öyle bir çırpıda birbirlerini silip geçmeleri mümkün olmayacaktır. Tüm hayat programlarımızı belirleyen Rabbimiz, elbette bu konuda da bir takım sınırlar belirleyecek, bir takım kurallar koyacaktır. Kulları olarak erkek ve kadın herke-sin bu kurallara uymasını isteyecektir. Boşanmalarınızı da bu sınırlar çerçevesinde gerçekleştirin, buyuracaktır. İşte bakın Rabbimiz sûrenin ilk âyetinde buyuruyor ki: “Ey pey-gamber ve ey Müslümanlar, hanımlarınızı boşadığınız zaman onları iddetlerine göre boşayınız. Veliniz olan, adınıza tek taraflı karar verme makamında olan ve mutlak bilgisi, mutlak hikmeti gereği sizin hayrınızı, sizin menfaatinizi sizden çok daha iyi bilen ve sizin için hep bunu isteyen Rabbiniz kitabında nasıl istemiş, elçiniz de sünnetinde nasıl örneklemişse öylece boşayın. Bu konudaki dininizin yasasına ri-âyet edin. Yani böyle onları boşayacağınız zaman ani bir öfkelenmeyle, düşünmeden bir çırpıda boşamaya kalkışmayın. Düşünüp, taşınıp, pişman olup onlara tekrar dönebilme imkânı bırakmayacak bir şekilde onları boşamadan yana olmayın. Eğer illâ da boşayacaksanız, iddeti içinde boşayın.” Bu işin sünnetteki tarifi şöyledir: Kadın temiz iken bir talâkla boşanır. Hayızlı iken de boşanmamalıdır. Tabii yalnız başına da bu iş yapılmamalıdır. Kadın hayızını tamamlayıp temizlendikten sonra cima yapma-dan kocası onu bir talâkla boşar. Bu boşamadan sonra koca bekler. Bu beklemenin sebebi şudur. Belki taraflar pişman olabilirler. Koca karısını boşadığına, kadın da kocasından boşandığına pişmanlık duyabilir. Her ikisi de kendilerini bir daha gözden geçirirler. Hatalarını, eksikliklerini anlayıp kendilerine çekidüzen verirler. Pişman olurlar. Tekrar aralarında anlaşabilirler. İşte bunun için İslâm bu arada kadının koca evinde kalmasını emreder. Durumu tekrar gözden geçirip kendilerini dinleyebilmeleri için, kadın, koca evinde durmalıdır. Koca evinde, aynı evde, aynı odada ama ayrı yatakta. Yemeklerini yine be-raber yiyorlar, kadının nafakası yine kocaya ait, ama sadece cinsel ilişki yasak. Eğer her iki taraf da bu boşanmadan pişman olmuşlarsa hemen iddet içinde döner, barışırlar ve iş biter. Ama boşanmaya kararlılarsa, her şeye rağmen boşanmak istiyorlarsa o zaman kadın ikinci defa hayız görür ve ondan da temizlendikten sonra koca onu ikinci defa tek talâkla boşar. Yine bekler. Yine kadın kocasının evindedir, yine tekrar düşünme zamanı vardır önlerinde, pişmanlık duyarlarsa yine henüz birbirlerine dönüş imkânları vardır. Ama buna rağmen yine de boşanmayı düşünüyorlarsa, kadın üçüncü defa hayız görür ve bu hayızdan da temizlendikten sonra koca onu üçüncü defa boşar ve böylece bu evlilik sona ermiş olur. İşte İslâmî boşama, sünnete uygun boşama budur. Boşama kaçınılmaz hale geldiği, birlikte yaşama imkânı kalmadığı zaman, koca, karısını böyle boşayabilir. Ama şu anda Rabbimizin bu yasasını uygulayan hemen hemen hiç yok gibi. Adam bir çırpıda üçten dokuza boşayıp bitiriyor işi. Hayızlı mı, temiz mi, hiç düşünmeden bir anda sıyırıp atıyor. Gerçekten İslâm’ı bilmeyen cahillerin yaptıkları bu iş, Allah katında çok büyük bir günâhtır. Bakın bir defasında birisinin hanımını böyle bir çırpıda boşadığı haberi Rasûlullah Efendimize ulaştığında o şöyle buyurmuştu: “Ben aranızda olduğum halde Allah’ın kitabıyla nasıl oynuyorsunuz?” Hattâ Rasûlullah Efendimizin ona bu kadar gazaplandığını gören bir sahâbe şöyle diyordu: "Ey Allah’ın Resûlü bunu yapan kişiyi öldüreyim mi?" (Nesâî) Böyle bir anlık bir sinirlenme sonucu düşünmeden gerçekleştirilen boşanmalarda insanların akılları başlarına gelir gelmez pişman olduklarına çok kereler şahit oluyoruz. İki gün sonra yaptığı şeyin yanlışlığını anlayıp çareler aramaya koşuyorlar. Âyeti bir böyle anlıyoruz, bir de boşanan kadınların tekrar evlenebilmeleri için onlar üzerine iddet sayın şeklinde anlıyoruz. Boşanmış kadınların iddetleri konusunu Rabbimiz Bakara’da anlatmıştı. Boşanan kadının kocasından nafaka alması için, başka bir erkekle evlenebilmesi için bu iddetin sayılması, bilinmesi, bu Allah yasasına uyulması gerekecektir. Evet, demek ki bir koca, karısını en fazla üç kez boşama hakkına sahiptir. Cahiliye döneminde olduğu gibi bir kocanın karısını dilediği zaman, dilediği kadar boşaması yasaklanıyor. Adam cahiliye döneminde karısına kızdığı zaman onu boşar ve işine geldiği zaman da onu geri alırdı. Adeta kadın erkeğin elinde oyuncak konumundaydı. Bu keyfe göre boşama konusunda herhangi bir sınır ol­madığı için sık sık tekrarlanırdı. Adam boşar sonra iddeti bitme­den onu tekrar ge-ri alırdı. Bu durumda kadın ne tamamıyla evli ne de bekardı. Ne doğru dürüst onunla evlilik ilişkisi vardı, ne de bir başkasıyla evlenebilecek bir özgürlüğe sahipti. Ne evli ne bekar böyle bir zulüm yaşıyordu kadınlar. Nesâi’nin rivâyetine göre: Bir adam karısına zulmetmek için: "Seni himayeme almayacağım! Serbest de bırakmayacağım!" dedi. Kadın: "Bunu nasıl yapacaksın?" diye sorunca da: "Seni boşayacağım. İddetin bitmesine yakın tekrar alacağım ve böylece sana çektire-ceğim!" deyince kadın Resûlullah Efendimize gelerek şikâyette bulun-du. Bunun üzerine işte bu âyet-i kerîme nazil oldu deniyor. "Talâk (boşama) iki defadır. (Nesâî) Demek ki İslâm zulmü ortadan kaldırmak istiyor. Kadın erkeğin elinde bir oyuncak değildir. Bütün bir evli­lik süresi içinde koca ka-rısını ancak iki kere boşayabilir. Bundan sonra ne zaman ki onu üçün-cü defa boşamışsa artık ondan ta­mamen ayrılmış demektir. Yâni bir erkeğin karısına tekrar döne­bileceği boşama ancak iki defa olan boşamadır. Üçüncü defa bo­şandı mı artık o erkeğin kadını tekrar nikâhı altında tutma hakkı kalmamıştır. Üçüncü defa da boşandı mı artık o kadın başka bir erkekle normal bir evlilik kurar ve bu evlendiği erkekten de boşa­nırsa ancak o zaman eski kocasına dönme hakkı doğabilir. Allah’a karşı takvalı olun. Allah’a karşı sorumluluklarınızın bilincinde olun. Hayatınızı Allah için yaşayın. Allah’ın sınırlarını aşmayın. Yolunuzu Allah’la bulun. Evlenirken de, boşanırken de Allah huzurunda, Allah kontrolünde olduğunuzu unutmayın. Yaptıklarınızdan dolayı Allah’a hesap vereceğiniz bilinciyle hareket edin. Her ne kadar boşama yetkisi kocanın elindeyse de, Allah’ın kulu olarak koca da, kadın da sonunda kendilerini hesaba çekecek Rabblerine karşı sorumluluklarının bilincinde olmalıdırlar. Kocalar da, kadınlar da Rable-rinden korunmalıdırlar. Boşadığınız o kadınları evlerinden çıkarmayınız. Onlar da evlerinden ayrılmasınlar. Koca gazaplanarak o kadını evinden atmaya, kadın da kocasına kızarak evi terk etmeye kalkışmasın. Çünkü henüz iddet bitmemiştir. Rabbimizin belirlediği iddet bitene kadar o ev, kadının evidir. Kadın hâlâ o evin hanımıdır. Bir, iki talâkla, yani ric’i talâkla, geriye dönüş imkânı bulunan talâkla boşanmış bir kadına her an kocasının dönme ihtimali vardır. Her an o hanımın kocasını bu boşama işinden vazgeçirme ihtimali vardır. Ama böyle değil de bir kızgınlıkla kadın evini terk eder, ailesinin, akrabalarının yanına giderse, erkek a-par topar onu dışarıya atmaya kalkarsa ya da kadının ailesi hemen kızlarını alıp evlerine götürmeye kalkışırlarsa, o zaman barışma imkânları hepten bitirilmiş olacaktır. Her iki taraf da Allah’tan korkup böyle şeylere tevessül etmemelidirler. Ancak apaçık, çirkin bir günâh işlemiş olmaları bunun dışındadır. Yani eğer kadın zina gibi bir edepsizlik işlemişse, geçimsizlik yapıyorsa, kocasının meşru isteklerine karşı itaatsizlikte bulunuyor, aşırı derecede huysuzluk yapıyor, kocası ve kocasının ailesiyle hâlâ sert tartışmalarını sürdürüyorsa veya kocası evde kalmasını istediği halde onu dinlemeyerek evini terk edip gidiyorsa, o zaman o kocanın onu evinden çıkarması, ya da o kadının çıkıp gitmesi bunun dışındadır, diyor Rabbimiz. Tabii bu durum, yani açık bir günâh işleme durumu sadece kadın açısından değil, aynı zaman da erkek açısından dü-şünüldüğü zaman yine durum aynı olacaktır. İşte bunlar, bu anlatılanlar Allah’ın belirlediği sınırlarıdır. Hudu-dullah’tır bunlar. Bunlara riâyet edesiniz, bunlara aynen uyasınız ve bu sınırları öteye, beriye aşmayasınız diye Allah size emretmiştir. Kim de Allah’ın sınırlarını tecavüz ederse, muhakkak ki o kendi nefsine zulmetmiş olur. Kendi kendinin zalimi olur. Yani kim Allah’ın gösterdiğinin dışında bir çırpıda üç talâkla hanımını boşarsa veya kim hayızlı halinde hanımını boşarsa, kim bir talâkla boşadığı hanımını iddet içinde evinden atmaya kalkarsa, kim iddeti bitmeden kocasının evini terk ederse işte o kimse kendi kendisine zulmetmiş olur. Sadece ken-disine yazık eder, Allah’a bir şey yapamaz. Zararı sadece kendisine olur onun. Allah’ın gösterdiği bu yasalara riâyet etmeyenler, Allah’ın sınırlarını çiğneyenler ister erkek olsun, isterse kadın, belli bir zaman geçtikten sonra pişman olup tükürüğünü yalamak zorunda kalır. Dünyada bunun acısını çektiği gibi, âhirette de bunun hesabını ödemek zorunda kalır. Öyleyse Rabbimizden korunmasını bilelim. Rabbimizin yasaları çerçevesinde hareket edelim. Rabbimizin sınırlarını hiç bir zaman çiğnemeyelim. Şurası kesindir ki, İslâm’ın emir ve yasakları içerisinde insanın fıtratıyla ve hayatın gerçekleriyle çatışan hiçbir şey yoktur. İslâmî hü-kümlerin zor ve çağa uymadığını zannedenler kendi hevâlarına uyan, Allah’ı bırakıp tapacakları putları elleriyle icat edenler, ya da kendi gö-rüşünü Allah’ın koyduğu ölçüden daha doğru sanan ahmaklardır. Allah ve O’nun son peygamberi, insanlara, altlarından kalkamayacağı hiç bir şeyi teklif etmemiştir. Din’in bütün emir ve yasakları (hükümle-ri), insanlara faydalı olan şeyleri kazandırmak, zararlı olan şeyleri de onlardan uzaklaştırmak gâyesine mâtuftur. Emredilen ibâdetler, bir zorluk, sıkıntı veya işkence değil; huzur, rahatlık, düzen ve iç ferahlığı ve dengeli bir yaşayışın plan ve programıdır. Dinimizde nass’la (kesin deliller ile) sâbit olan şeyleri değiştir-mek, zamana ve toplumlara uydurmak mümkün değildir. Dinin kesin hükümlerini sağa sola çekmek, onları yerli yersiz tartışmalara konu etmek insanı İslâm’ın sınırlarının dışına çıkarabilir. Ancak, hakkında hüküm olmayan, yani mubah alan dediğimiz konularda en kolayı ve dine uygun olanı tercih etmek Peygamberimizin tavrıdır. Müslümanlar da aynı şekilde hareket ederler. Hz. Âişe şöyle diyor: “Yüce Peygam-ber, biri daha kolay, biri daha zor iki tercih karşısında kaldığı zaman, mutlaka kolay olanı seçmiştir.” (Buhârî, Menâkıb 23) Nitekim bazı ibâdetlerde yerine göre kolaylıklar gösterilmiştir. Bunun sebebi ibâdetlerin her şart ve ortamda yerine getirilmesi, müs-lümanın kolaylıkla kulluğunu yapabilmesidir. Oruç tutmaya gücü yet-meyenlerin oruçlarını Ramazan’dan sonra kazâ etmeleri, ayakta na-maz kılamayanların namazlarını oturarak kılmaları, su olmadığı veya suyu kullanma imkânı kalmadığı zaman teyemmüm edilmesi, yolcu-lukta namazın kısaltılması; bilinen kolaylıklardandır. İslâm’da ruhbanlık olmadığı gibi, gevşeklik de yoktur. ‘Ne ya-parsam yapayım, Allah beni affeder’ mantığı sakat bir mantıktır. Allah dilerse bütün günahları affeder, doğrudur. Ancak hiç kimse tevbe e-debilme ve tevbesinin kabul edilme garantisi veremez. Kul için Allah rızâsından daha büyük kazanç var mıdır? Bize her türlü nimeti karşılıksız veren Rabbimiz, şükredilmeye lâyık değil midir? Allah’ın katındaki yüce makamları hak etmek zararlı mıdır? Allah’ın azâbına lâyık olmaktan daha korkunç bir kayıp var mıdır? Dinimiz her şeyde olduğu gibi ibâdette de dengeyi emrediyor. Ne gevşeklik ne de ruhbanlar gibi dünyadan el etek çekme anlayışı; her iki tutum da İslâmî değildir. Her konuda en büyük örnek Peygam-berimizdir. Allah’a en güzel kulluğu O yapmıştı. O’nun ibâdet hayatı da ölçülüydü, aşırı ve insan gücünün üzerinde değildi. Ne kadar gay-ret ederse etsin, hiç kimse Peygamberden daha takvâ sahibi olamaz. O, ibâdetini insan olmanın sınırları içerisinde yapardı, emredilenlerin dışında nâfile ibâdet de ederdi. Ümmetine de az da olsa, devamlı ibâ-det etmeyi tavsiye ederdi. Bakın burada bu konuda hepimizin bildiği bir hadisi okuyayım inşallah: Ayşe annemizin rivayet ettiği İbni Mâce’nin Sünen’inin Kitabu’z Zühd bölümünde 28. Buhârî iman bölümünde, Müslim’de de Misafirîn bölümünde bize intikal ettirilen bir hadis-i şerif. Yani bize şeref kazan-dıracak, bizi şerefli kılacak, bizi şerefle tanıştıracak sözdür peygamberimizin sözleri. Hz. Ayşe annemiz der ki; Resûl-i Ekrem efendimiz şöyle buyurur: “Kesinlikle bilin ki amellerin Allah’a en sevimlisi, ya da Allah adına yapılanların en güzeli, yani Allah’a en sevimli gelenleri onların en devamlı olanıdır, az bile olsa.” Tabii sen yeter ki devamlı yap ama azıcık olsun anlamına değildir tabii bu. Onu biraz açıklayacağım da, aynı konuyla alâkalı ikinci bir rivayet daha var, onu da okuyalım inşallah: Allah’a en sevimli olan din devamlı olanıdır.” İkinci rivayet de böyledir: Bir din ki bu Allah’a takdim ediliyorsa, onun en sevimlisi, en güzel olanı sürekli olanıdır, devamlı olanıdır. Ameller var, eylemler var, sözler var, hareketler var, tavırlar var. Yani yapıp ettiğimiz, yapmayıp geri bıraktığımız pozitif ve negatif davranışlar var. İşte bütün bunları kulluk diye Allah’a arz ediyoruz. Din bir hayat programıdır, bir yaşam biçimidir. İnsanın tüm hayatında yapıp ettikleri, yapmayıp geri bıraktıklarıdır, yani pozitif ve negatif ey-lemleridir. Yani toplumsan ve bireysel planda malıyla, bedeniyle, niyetiyle, kalbiyle, gözüyle, kulağıyla ortaya koyduğu şeylerdir. İşte bunlar içinde Allah’ın en çok sevdikleri, yani bunların Allah’a en hoş geleni, en güzel olanı, en hoşlanılanı sürekli olanıdır. Peki ne demektir sürekli olan? Namaza başlayacaksınız bir daha, bir daha, bir daha, sürekli yemeden, içmeden, yatmadan, uyumadan, istirahat etmeden, başka hiçbir şeyle meşgul olmadan, hanımla meşgul olmadan, çocukları e-ğitmeden, ticaret yapmadan, savaşmadan hep namaz mı? Hep namaz kılacaksınız öyle mi? Elbette öyle değildir. Bazen oturuyoruz, ba-zen kalkıyoruz, bazen yiyip içiyoruz, bazen sohbet ediyoruz ama bazen de namaz kılıyoruz. Öyleyse kendi periyodunda devamlı bir namaz isteniyor. Yani bazen sabah namazı, bazen kuşluk namazı. Bazen cenaze namazı, bazen de bayram namazı. Kişi kendi gücüyle sı-nırlı olarak ibadetinden sorumlu olacaktır. Demek ki iyi bir amele, makbul bir amele, bizim din diyeceğimiz, Allah’a din diye takdim ettiğimiz amellere devam Allah’ın sevgisini artırıyor. Yani bu hadisten biz amellerimizi azaltmayı anlamayacağız. Nedense bazıları, biraz daha fazla hadis okuyanlar, biraz daha dinle, dinin temel kaynaklarıyla tanışmaya başlayanlar sanki özellikle ruhsatlardan faydalanarak ibadetlerini azaltmayı, sanki çokmuş da insanların yaptıkları ameller, onlar akılsızmış da onun için devam ediyorlar mış gibi; “yok be bunu yapmasan da olur, sünnet. Bunu yapmasan da olur, nafile” diyerek azaltmadan yana bir tavır alıyorlar. Ama dikkat e-din aynı adamlar; yok be bu ikinci kalem olmasa da olur, bu ikinci ev, bu ikinci dükkan, bu ikinci ayakkabı olmasa da olur, bu üçüncü elbise olmasa da olur, çorbanın yanında bir yemek veya salatanın yanında bir turşu olmasa da olur demediğimizi neden hatırlamıyoruz? Neden oralarda azaltmadan yana değil de bu konuda azaltmadan yana oluyoruz? Öyle değil, bu hadis ibadetleri azaltmayı anlatmıyor. Peki neyi anlatıyor? Güzel bir amel, din denilen bir amele devam bizim için Allah’ın sevgisini kazanmaya sebeptir ben bunu anlıyorum. Demek ki en sevgili amel, en sevgili kulluk devamlı olanıdır. Üç gün Allah’a kul, dördüncü gün başkalarına, işte bu sevgili değildir. Meselâ bir insan yılın tüm günlerinde Allah’a kulluk yapsa ama bir gün de Allah’tan başkalarının kulu kölesi olsa. Peki size göre bu ada-mın Allah’a kulluğu devamlı oldu mu? Yani bir kadın bir yılın tümünde kocasını koca bilecek, ama bir gece başkasına kadınlığa gidecek, oldu mu bu? Meselâ bir yıl komşuyu komşu bilecek, ama bir tek gece komşuyu koca bilecek oldu mu? İnsanlar nedense namus iffet konusuyla örnekleyince biraz daha güzel anlıyorlar diye böyle bir örnek verdim. Yani düşünün ki bir kadın namus ve iffetini bir yıl boyunca ko-ruyacak, ama sadece bir tek gece korumayacak. Ne dersiniz, buna karınız gözüyle bakabilecek misiniz? Zaten sabır konusunda Kur’an böyle bir açıklama yapıyor. Sabır konusunda Rabbimiz bize üç ayrı örnek sunuyor. 1: Nuh aleyhisselâm örneği; yapılacak işi yapmaya devam anlamına bir örnek. Yani bıkmadan, usanmadan devam etmek, hep yapmaya devam etmektir. Meselâ siz yıllardır namus ve iffetinizi koru-dunuz, yeter artık dememeniz sabır olacak, devam olacaktır. Ya da yıllardır namaz kılıyorsunuz, yeter artık dememeniz sabır olacaktır. Veya yıllardır Kur’an’la berabersiniz, yeter artık dememeniz devam olacaktır. 2: İkinci bir örnek de Eyyub aleyhisselâmdır ki o da yapmayacağı şeyi yapmamaya kullukta devam örneğiydi. İsyan etmemeyi devam ettiriyor, sabrediyordu. Yıllardır içki içmemeyi sürdürdünüz, yeter artık dememeniz devam ve sabırdır. 3: Bir de Yakup, Yusuf ve diğer bütün peygamberlerin örnekleri vardı ki Allah nasıl isterse öylece imtihan eder, bana düşen her şart altında kulluğa devam diyorlardı ya. İşte kulluğun devamı, dinin devamıdır asıl olan ve Allah onu sever. Senin gücün, kuvvetin, kapasiten aza müsaitmiş, sen o kadar kulluk yapıyormuşsun olabilir. Yani Allah sana mal vermediyse, seni zekatla sorumlu tutmadıysa, kol ver-mediyse abdestte yıkamak zorunda değilsen, çoluk çocuk vermediyse onların eğitiminden sorumlu tutmadıysa, topluma yönetici yapmadıysa, insanların yönetimiyle sorumlu değilsen, yani senin sorumlulukların az ise o yine senin dinindir, sen onu devam ettireceksin. Hani sahabeden birisi gelip soruyordu peygamberimize; ya Rasûlallah, benim dinde sorumluluğum nedir diyordu da, Allah’ın Resulü; günde beş vakit namaz diyordu. Peki ya başka? İstersen daha kılabilirsin. Peki ya oruç? Ramazanda bir ay. Başka? İstersen. Peki zekat? Şu kadar. Peki başka? İstersen. Sonra; vallahi senin sözünü ne az bulur artırmaya çalışırım, ne de çok bulur azaltmaya çalışırım diyordu değil mi adam? Yani herhalde onun bu sözünden anlaşılan; vallahi ne sünnet kılarım, ne cenaze namazı kılarım, ne bayram namazı kılarım ne de hayır hasenatta bulunurum demek değildi. Ya neydi? Yani ey Allah’ın Resûlü, sen dinde tam yetkilisin. Sen dedin mi tamamdır. Ben onu az bulup biraz daha çoğaltalım demeyeceğim gi-bi, çok bulup da azaltmaya da yeltenmem demekti. Yani adamın dini sorumluluğu o kadarsa o kadardır. Yani meselâ müftülere, vaizlere, öğretmenlere göre si-zin sorumluluğunuz aynı mı? Tüm kâinat bu manada bir imtihan salonu ve herkesin sorusu farklıdır. Herkes kendisine düşen kulluğu Allah’tan alıp yürüyecektir. Evet, din yaşanacak ama sürekli yaşanırsa Allah sever. Hep müslüman olunursa Allah sever. Hasta iken hasta müslüman, sağken sağ müslüman. Allah neyle imtihan ederse bıkıp usanmadan Allah’ın istediği gibi olmaya devam ederse işte ona süreklilik, devamlılık anlamında edvemüha deniyor. Ayşe annemiz bir defasında Resûl-i Ekrem efendimize bir kadının namazlarından söz eder. Yani şu kadar namaz kılıyor, bu kadar gayret ediyor, şu kadar dikkat ediyor filan diye. Resûlullah efendimiz diyor ki; “bu sözleri bırak. Daima elinizden geleni yapın, yoksa siz u-sanmadıkça Allah usanmaz.” Evet, daima elinizden geleni yapın. U-nutmayın ki gücünüz kadarından sorumlusunuz. Yoksa vallahi siz u-sanmadıkça Allah usanmaz. Yani yapın ama Allah’a haşa; gördün mü ya Rabbi, senin isteğini de aştım demeye gücünüz yeter mi? O zaman gücümüz yettiğince devam edelim. Şöyle bir parlayıp zirveye ulaşıp yavaş yavaş çökmenin, dökülmenin, darmadağın olmanın ne anlamı var? Ramazanda bir okuyor adam, bir daha okuyor, bir daha okuyor, on tane hatim bitiriyor. Sonra? Sonra yeter diyor adam. Bir yıllık yaptık arkadaş, bundan sonrası can sağlığı diyor. Olmaz değil mi bu? Peki haydi öyleyse adam ramazanda bir yıllık yesin, ondan sonra bir daha yemeyecekse olsun. Ramazanda bir yıllık giysin, bir daha giymesin. Ramazanda bir yıllık konuşsun, bir daha konuşmasın. Ramazanda bir ömürlük hayat sürsün, sonra ölsün demektir bu. Olacak şey mi? Öyleyse yaşadığı süre hep Kur’an okumak zorundadır. Bu hadisten bir de kulluğa devamın faziletini anlıyoruz. Kulluğa teşvik var burada. Öyleyse hep kul olmaya devam edeceğiz. Çünkü az da olsa devam, Allah’a yönelmeye devamdır. Allah yanlışlarımızı fark etme bilinci ve onlardan dönme gayreti lütfetsin inşallah. Öyleyse, İslâm’ı her açıdan zorlaştırarak, yaşanamaz, uygula-namaz bir hale getirmek, hayatın acı ve zor gerçekleriyle karşı karşıya bırakmak doğru değildir. Anlatılan ve gösterilen İslâm, ‘yok, biz bu-nu yaşayamayız, çok zor, tahammül edilmez bir şey’ dedirtiyorsa, an-latanların ve İslâm’ı öyle sunanların vebâli vardır. Dinde olmadığı halde, dinin emri gibi lanse edilen bir sürü formalite ve zorlama şeyler, gerçekten insanları şüpheye düşürebilir, Allah’a ibâdetten uzaklaştırabilir. Evet, din kolaydır; her devirde, her ülkede ve her iklimde yaşa-nabilir. Çünkü fıtrat dinidir. Kimileri İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak ve müslümanları kendi sahte tanrılarına tâbi kılmak için, İslâm’ın çok zor olduğu propagandasını yapsalar da, bu böyledir. Ancak, Allah’ın dini Kur’an’da ve Peygamberin Sünnetinde tebliğ edildiği gibidir. Hiçbir ki-şinin, rejimin ve ülkenin kalıbına göre şekil almaz. İnsanların uydurdu-ğu ideolojilere göre şekillenmez. İnsanlar, gönülden, ihlâsla Hak din’e bağlandıkları ve samimi bir şekilde yaşadıkları zaman, ne kadar kolay olduğunu bizzat görürler. Dünya hayatında bile güzellikleri, mutluluk-ları ve Cenneti tadarlar. Buyursun; insanlar bunu bir denesinler, ke-sinlikle kayıpları olmayacaktır. İslâm, insanı köşeye sıkıştırıp ezmediği gibi, insanın kendi kendini baskı altına alıp ezmesine de karşı çıkmıştır. İşte bu âyet-i ke-rimesinde Rabbimiz öyle buyuruyor: “Ey Peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyleri neden kendine haram ediyorsun?” Bir başka âyette ise şöyle deniyor: “De ki: ‘Allah’ın kulları için ortaya serdiği süs ve güzelliği, hoş ve temiz rızıkları kim haram etmiştir? De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) iman edenlerindir. Kıyâmet gü-nünde ise yalnız mü’minlerindir.” (Arâf,32). Bu İlâhî beyanlara dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Maddî ve mânevî bütün zevkler, en ideal anlamda, vahyin gösterdiği helâller dâiresinde mevcuttur. Allah, bu konuda kulları adına, kullarından daha cömert davranmıştır. Haram alanına çıkıp orada zevkler arayanlar, İslâm düşüncesine göre, fıtratı bozuk, sapmış ve yaradılış âhengi bozulmuş dejenere ruhlardır. Dini, hayata zıt, yaşanması imkânsız denecek kadar zor bir kurum olarak görüp ondan kaçmalarına sebep olmak, din adına bir cinâyettir. Fıtrat dini, hayat ve insanla ça-tışmaz. Allah’ın koyduğu ölçülere müdâhale edilemez. Bunlar, kâinat kanunlarıdır. Bu ölçülerin zedelenmesi insanı İslâm’ın dışına çıkarır. Fakat, bir konuda vahyin koyduğu kesin bir ölçü yoksa, başka bir de-yimle konu, mubahlar dâiresine giriyorsa, o noktada kolaylığı seçmek, Hz. Peygamber’in tavrı ve emridir. Allah ve O’nun seçtiği ve mü’minler için örnek gösterdiği, tebliğ görevlisi Hz. Peygamber, altından kalkamayacağı hiçbir yükü insa-na yüklememiştir. İslâmiyet, insanı yokuşa süren, zorlayan, hayatı iş-kenceye çeviren emir ve disiplinler içermez ve böylesi emir ve disiplinleri kendi bünyesinin dışında sayar. Nefsi öldürmek, bedene işkence çektirmek, hayat ve insanlardan kaçıp dağlarda münzevî olarak yaşamak, evlenmemek, gıdâ ve uykuyu terk gibi tavırlar Rasûlullah (s.a.s.) tarafından reddedilmiş ve din dışı ilan edilmiştir. Zorluk ve işkence bir yana; “din kolaylıktır.” (Buhârî, İman 29), “Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” (Ahmed bin Hanbel, III/479). “Esası, peygamberlik ve rahmet olan dini” (Dârimî, Eşribe 8) insan için azap haline getirmek dine en büyük ihânet olacaktır. İbâdetler bir işkence, bir sıkıntı değil; bir iç ferahlığı ve Yaratıcıya hu-zur dolu bir yaklaşma oldukları sürece anlam taşırlar. Bunun içindir ki, “Dinde zorlama ve baskı yoktur” (Bakara, 256). Dış görünüşü bakımından ne kadar mükemmel olursa olsun, insanın içten gelen isteklerinden kaynaklanmayan bir davranış, Allah katında değer ifâde etmemektedir. Kendisini, fıtratın ve hayatın dini olarak tanıtan bir sistemin in-san için en kolay ve âhenkli olanı sunduğu kuşkusuzdur. Çünkü fıtrat/ yaradılış nizamı olmanın ilk şartı, yaradılış ve insanla çatışmamaktır. Çatışmamanın ilk gereği de, hitâb edilen varlığı zora sürmemek oldu-ğu kesindir. İslâm düşüncesinin temel kabullerinden biri de şudur: İn-sanı yokuşa süren, hayat ve insan gerçeğiyle çatışıp çelişen ne varsa yaradılışa ve insana terstir. Böyle terslik ve aykırılıklar hayat tarafın-dan itilir ve insan hayatında uzun süre tutunamazlar. Fakat burada bir noktayı akıldan çıkarmamak lâzımdır: Fıtrat dinindeki kolaylık ve hoş-görü prensibi, herkesin kendisine kolay geleni yapması anlamını taşı-maz. Bunun anlamı; fıtrat dininin, insanlar için en kolay ve uygulana-bilir olanı getirdiği merkezindedir. “Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde uygulayın.” (Buhârî, İman 29) “Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” (Ahmed bin Hanbel, III/479) “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” (Buhârî, İlim 12, Müslim, Eşribe 70-71) "Din kolaylıktır." (Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28) "Amellerinizde îtidâli ve doğruyu bulmaya çalışın." (Müslim, Birr 52; Tirmizî, Tefsîr Nisâ Sûresi, hadis no: 3041) “Allah, koyduğu yasaklara uyulmasını sevdiği gibi, koyduğu kolaylıkların uygulanmasını da sever.” (Ahmed bin Hanbel, II/108) “Dinle yarışa giren her insan, mutlaka yere serilir.” (Buhârî, İman 69) "Heleke'l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler helâk oldu.-" Bunu Rasûlullah üç defa söyledi. (Müslim, İlim 7) “Kul, Rabbinin affını nasıl seviyorsa, Allah da koyduğu kolaylığın uygulanmasını öyle sever.” (et-Terğîb ve’t-Terhîb, II/135) Hz. Âişe (r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçer-di.” (Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78) Evet Allah’ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz, kendine yazık etmiş, nefsine zulmetmiş olur. İnsanın kendine zulmetmesi, ifrâta kaçması ya da tefrîte düş-mesi sûretiyle olur. Allah Resûlü, ümmetini ibâdetlerle ilgili hayatta da itidâl üzere olmaya çağırmıştır. Hadislerde belirtildiğine göre, Resûl-i Ekrem, ümmetine farz kılınıp îfâsında zorluk çekileceği endişesiyle te-râvih namazının cemaatle kılınmasına üçüncü veya dördüncü geceden sonra ara vermiş, hastalık ve yolculuk esnâsında namaz ve oruç gibi ibâdetler için tanınan ruhsatları kullanmamayı uygun bulmamış, insan gücünü zorlayacak şekilde nâfile namaz kılmayı tasvip etme-miş, imamlık yapanların namazı uzatmalarını eleştirmiş ve dinî hü-kümleri aşırılığa kaçarak uygulamaya çalışanların bunda muvaffak olamayacaklarına dikkatleri çekmiştir. İslâm, sadece takvâ sahibi elitlerin, âlim ve mücahitlerin/ sa-vaşçıların dini değil; bedevîlerin, ihtiyar kadınların, ortalama kültür ve bilgiye sahip yığınların da dinidir. Saçı başı dağınık, bedevî bir müslü-man, Rasulullah’a gelerek, Allah’ın kendini yükümlü tuttuğu ibâdetleri sormuştu. Peygamberimiz de; şehâdet kelimesi ve farz olan 5 vakit namaz, Ramazan orucu, her yıl zekât ve ömürde bir kere hac konusunu ve zekâtı saymıştı. Adam: “Sana ikramda bulunan Allah’a yemin olsun ki, bu söylenenlerden fazla bir şey de yapmam, eksik de bırak-mam’ diyerek çekip gitmiş, Peygamberimiz (s.a.s.) de arkasından şöyle demiştir: “Şâyet dediğini yaparsa bu adam kurtulmuştur.” (Buhârî, Savm 1; Müslim, İman 9) Dinin tüm hükümleri, beşerî ve askerî yapıda emirler ve yasaklar sıralaması halinde değildir. Farz, vâcip, sünnet, müstehap, mu-bah sıralaması ve haram, tahrîmen mekruh, tenzîhen mekruh, müfsid gibi merdiven basamakları vardır. Yine, azîmet ve ruhsat tercihi söz konusudur. Ruhsatlar, İslâm’ın her şart ve ortamda kolaylıkla yaşana-bilmesi, yükümlülerden ağır yüklerin kaldırılması ve İslâmî hükümlere henüz yeterince bağlı olmayanları onlara alıştırmak için başvurulan kolaylıklardır. Müslümanlar, hayatın akışı içerisinde çeşitli zorluklarla karşılaşırlar. İbâdetlerini yerine getirirlerken, kendilerinden kaynaklan-mayan zarûret durumuyla karşı karşıya gelebilirler. Bu gibi durumlar-da ruhsatlar onların önünü açabilir. İhtiyaç olduğu zaman ruhsatlardan herkes yararlanabilir. Bir konuda ruhsat gündeme gelirse, mü’-minler azîmetle amel etmeye zorlanamaz. Dileyen azîmet ile, dileyen ruhsat ile amel eder. Ruhsat ve kolaylığı kullanma da, yaratıcının kuluna verdiği bir hak olduğuna göre, bu haktan yararlanıp yararlanmama meselesi, kulun tamamen serbest seçimine kalmıştır. Nereden bileceksin, belki Allah ondan sonra bir iş meydana getirecektir. Yani Rabbinizin sizin aranızda nasıl bir şey takdir buyurduğunu, nasıl bir tasarrufta bulunmayı murad ettiğini siz nereden bileceksiniz? Sizin için neyin hayırlı olduğunu siz nereden bileceksiniz? Onun içindir ki siz Rabbinizin emirlerine tâbi olun. Rabbinizin sizin adınıza belirlediği sınırlarını tecavüz etmeyin. Rabbinizin sizin adınıza belirlediği hayat programının içinde olun. Rabbinizin size tanıdığı haklarınıza, görevlerinize riâyet ederek bir hayat yaşayın da: