4. “Kadınlarınız içinde ay hali görmekten kesilenler ile henüz ay hali görmemiş olanların iddetleri hususunda şüpheye düşerseniz, bilin ki, onların iddet beklemesi üç aydır; gebe olanların iddeti, doğurmaları ile tamamlanır. Allah, buyruğuna karşı gelmekten sakınan kimseye işinde kolaylık verir.” Yaşlılıklarından dolayı hayızdan kesilmiş, hayızdan ümidi kesilmiş, hayız görme dönemi bitmiş ve henüz hayız görmemiş, hayız görecek yaşa gelmemiş kadınların iddetleri hususunda bir şüpheye düşerseniz, bilesiniz ki onların iddetleri üç aydır. Gebe olan kadınların iddetleri ise doğumları ile tamamlanmış olur. Allah muhakkak ki kendisine karşı takvalı davrananlara, emirlerine karşı gelmekten sakınanlara işlerinde bir kolaylık lütfedecektir. Öyleyse her işimizde, her uygulamamızda hep Allah huzurunda olduğumuzun şuuru içinde olacağız. Sürekli Allah sınırlarıyla karşı karşıya bulunduğumuzu unutmayacağız. Böyle yaparsak Rabbimiz her işimizde bize bir kolaylık nasip edecektir. Yaptıklarımızı hep Allah’a lâyık yapmaya çalışırsak Allah’ın yardımı sürekli yanımızda olacaktır. Allah, buyruğuna karşı gelmekten sakınan kimseye işinde kolaylık verir. Takvâ sahiplerine Allah, çıkış yolu gösterir. Sıkıntılardan kurtarır, kolaylıklar lütfeder. Yani, Allah, emrettiğini yapmak, yasakladığından kaçınmak sûretiyle Allah'tan korkan kimseye her türlü sıkıntıdan (kurtulacak) bir çıkış yolu ve kolaylık verir, ummadığı yerden o-nu rızıklandırır ve verdiği şeylerde bereket nasip eder. Kim Allah'a tevekkül eder, yani işini O'na havâle ederse, önemsediği şeyleri temin konusunda Allah ona yeter: Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötü-lük ve fahşâdan uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışa-cak, lüzumunda sabır yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın zorlukları yenilecek, âhiret saâdetin-deki güzellik, kolaylık ve saâdetlere erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet, hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir. Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder, insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister. İktisadî mânâdaki refah ve bolluk, iman ve takvâ iledir: "O ülkelerin halkı iman edip ittika etselerdi (günahtan sakınsalardı), elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket (bolluk) kapıları açardık; fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik." (7/A'râf, 96) Yani, kent halkı Allah'a iman edip, O'nun haram kılarak ya-sakladıklarından kaçınırsa, yağmur ve bitki vererek yerden ve gökten bereket kapılarını açarız. Fakat, peygamberlerini yalanlayınca Allah, küfür ve mâsiyetlerinin bir cezâsı olarak, onları kuraklık ve kıtlıkla ya-kalayıp cezalandırdı. "Eğer ehl-i kitap iman edip takvâ sahibi olsalardı (kötülükler-den sakınsalardı), elbette onların kötülüklerini örter ve onları nimetlerle donatılmış cennetlere sokardık. Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni (Kur'an'ı) doğru dürüst uygulasalardı, şüp-hesiz hem üstlerinden, hem de ayaklarının altından (sayısız nimetleri) yerlerdi (yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden istifade ederek refah için-de yaşarlardı). Onlardan aşırılığa kaçmayan (mu'tedil) bir zümre vardır; fakat çoğunun yaptıkları ne kötüdür!" (Mâide, 65-66). Dini uygulamak, takvâ sahibi olmak; medenî ve iktisadî bakım-dan toplumları geri bırakmak şöyle dursun, refah ve mutluluğun zirve-sine çıkarır. Dini bırakıp menfaat felsefesine göre hareket edenler, zayıfları, başka ulusları sömürme yoluna gittikleri için gerilik, sefalet, savaş ve kargaşalara sebep olmaktadırlar. Allah'ın hâkimiyetine bo-yun eğildiği takdirde yeryüzünde hiçbir kimse zerrece zulme uğra-mayacak, herkes hakkını alacak, zenginlik, bolluk ve refahı meşrû yollarda arayacak ve işte o zaman gökten nimetler yağacak, bolluk ve bereket olacak, yerden de zenginlikler fışkıracaktır. Ebu Zerr (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki: "Ben bir âyet biliyorum. Eğer insanların hepsi onu tutsaydılar, hepsine kâfi gelirdi." Ashab, "Ey Allah'ın Resulü, bu hangi âyettir?" diye sordular. Peygamberimiz: "Ve men yettekıllahe yec'al lehû mahracen (Ve kim Allah'tan korkarsa -takva sahibi olursa- Allah o kimseye bir çıkış yolu ihsan eder.)" (Talâk, 2) âyetini okudu. (Kütüb-i Sitte, hadis no: 7297, c. 17, s. 591). "Zorluklar, başarının değerini arttıran süslerdir." "İnsanın en büyük dostu zorluklardır. Çünkü insanı karşılaştığı zorluklar güçlen-dirir." "Bir işi, en zor yanından düşün ki, yaparken güçlük çekmeye-sin." "En zor üç şey vardır: Bir sırrı saklamak, bir yarayı unutmak, boş zamanı iyi kullanmak." "Güçlükler, insanın ne olduğunu gösterir." "Zorluk çeken rahat bulur." "Bir kova taşımak, iki kova taşımaktan zordur." "Hayatta en zor şey, amaçsız insanlarla birlikte yaşamak zo-runluğudur." "Zorluklardan korkup kaçan, eninde sonunda onun içine düşer." "Her zorluğa ilgisizlik gösteren, hayatta çok zorluk çeker." "Her yokuşun bir inişi vardır." “Rabbi yessir ve lâ tuassir, Rabbi tem-mim bi’l-hayr (Rabbim! Zorlaştırma, kolaylaştır. İşimi hayırla tamam-lamayı nasip et!)” 5. “Bu, Allah’ın size indirmiş olduğu buyruğudur. Kim Allah'ın buyruğuna karşı gelmekten sakınırsa, O, onun kötülüklerini örter, ecrini büyültür.” İşte bu Rabbinizin size indirdiği, sizi bilgilendirdiği dosdoğru buyruğudur. Sizleri bu bilgilerine muhatap kılmıştır. Size kendi bilgisini sunarak sizi şereflerin en büyüğüne yüceltmiştir. Bunlar size Rabbi-nizden gelen emirlerdir. Sakın ha içinizden birilerinin emirlerini, sözlerini dinleyip de kulak ardı ettiğiniz, çöpe attığınız gibi, Rabbinizin sözlerini de kulak ardı etmeye kalkışmayın. Aynen uygulayın ki, kendilerine yazık edenlerden, kendilerini boşa harcayanlardan olmayın. Kim Allah’tan korunursa, kim hayatını Allah için yaşarsa, Allah onun günâhlarını, kötülüklerini, kusurlarını örter. Hayatındaki başarısızlıklarını giderir. Hayatını düzene kor. Tüm problemlerini çözüme u-laştırıp onu düzlüğe çıkarır. Ona çok büyük ecirler verir. İşte bunların yolunu size gösteren Rabbinizdir. Öyleyse gelin evlenirken kardeşler olduğunuzu unutmadığınız gibi, boşanırken de kardeşler olduğunuzu unutmayın. Birbirinizi kırıp dökmeyin. Kendi kendinize oluşturduğunuz problemlerle İslâm toplumunun dirliğini, düzenini bozmayın. Boşandıktan sonra da birbirinizin yardımında olunuz. Boşanmak İslâm’da hoş görülmeyen, sevilmeyen, Allah’ın is-temediği bir şeydir. Ebu Dâvud’un rivâyet ettiği bir hadislerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Allah’ın helâl kıldığı, ama en sevmediği şey boşanmadır” Yine aynı kitapta bir başka rivâyette de şöyle buyurmaktadır: “Tüm helâller içinde Allah’ın en nefret ettiği şey boşanmadır.” Evet boşanma istenmeyen, sevilmeyen bir hadisedir, ama bu-na rağmen eğer taraflar anlaşamayacak, birbirlerini kırıp dökecek bir duruma gelmişlerse o zaman elbette birbirlerine işkence çektirmelerinin ve kulluklarını tehlikeye düşürmelerinin de anlamı yoktur. Güzellikle ayrılırlar ve her ikisi de sevebilecekleri, anlaşabilecekleri birileriyle evlenebilirler. Rabbimiz buna imkân tanımıştır. Ancak iyice düşünmeden fevri olarak verilmiş kararları tekrar gözden geçirmek ve her aşamada geri dönüş ve barışma kapısını açık bırakmak üzere Kur’an güzel bir boşanma şeklini şöyle tarif eder. Sünnete uygun boşama şöyle olacaktır: Kadın ay başını bitirip temizlendikten sonra cima yapmadan kocası onu bir talâkla boşar. Bu boşamadan sonra koca bekler. Bu beklemenin sebebi şudur. Belki erkek de kadın da pişman olabilirler. Erkek boşadığına kadın da boşandığına pişmanlık duyabilirler. Kadın böyle bir durumda belki kocasının isteyip de yapmadıkları konusunda bir daha düşünerek kendi haksızlığını anlamış ve pişman olmuş olabilir. Her iki taraf ta pişmanlık duyarak bundan sonra boş yere birbirimizi kırmayalım! Birbirimizi üzmeyelim! Aramızda anlaşamadığımız çok ciddi konular da yok, basit şeyleri böyle büyütmeyelim! Diyerek tekrar birbirlerine sarılıp beraber olmaya karar verebilirler. 6. “Boşadığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nispetinde, kendi oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını verin. Çocuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin; aranızda uygun bir şekilde anlaşın; eğer güçlükle karşılaşırsanız çocuğu başka bir kadın emzirebilir.” Ric’i talâkla, yahut baîn talâkla boşayıp ta iddeti dolmamış kadınları gücünüz nispetinde kendi evlerinizde oturtun. Onların nafakasını sağlayıp, barınma ihtiyaçlarını giderin. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye kalkışmayın. Onlara baskı yapmayı düşünmeyin. Ezmeye çalışmayın. Eğer böyle yaparsanız Allah az evvel vaat ettiği şeyleri size lütfetmez. Sizi başarıya ulaştırmaz. Size işlerinizde kolaylıklar, çıkış yolları nasip etmez. Kusurlarınızı, hatalarınızı örtüp, hayat problemlerinizi halledip sizleri düzlüğe çıkarmaz. Eğer boşadığınız o kadınlar hamile iseler, karınlarında sizin çocuğunuzu taşıyor iseler, onlara harcamada bulunun. Nafakalarını temin edin. Yavrularını dünyaya getirinceye kadar onların ihtiyaçlarını karşılayın. Eğer o kadınlar sizin için çocuğunuzu emzirecek olurlarsa, onlara ücretlerini ödeyin. Ne kadar bir miktara ihtiyaçları varsa onu onlara verin. Toplumda tutulan süt anneye ödenen ücret neyse, o miktar ödemede bulunun. Aranızda uygun bir şekilde anlaşın. Ama zorlanır, anlaşamazsanız, iki taraf birbirlerine karşı iyi davranmayı beceremez-se, o zaman da çocuğu artık bir başkası emzirecektir. Ama bu hem anne için, hem de baba için çok kötü bir şeydir. Çünkü çocuğunu kendi anasının emzirmesiyle bir başkasının emzirmesi elbette farklı şeylerdir. Bu erkeği de, kadını da yaralayacaktır. Öyleyse kardeşler olduğunuzu unutmayın ki birbirlerinize zorluk çıkarmayasınız. 7. “Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin; rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah’ın kendisine verdiğinden versin; Allah kimseye, verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez. Allah, güçlükten sonra kolaylık verir.” Varlıklı olan kimse kendi varlığı oranında infakta, harcamada bulunsun. Kendisine Rabbi tarafından rızkı belli bir ölçüde verilmiş olan kimse de, yani hiç verilmeyen değil de az verilen kimse de Allah’ın kendisine vermiş olduğu rızıklardan mutlaka harcamada bulunsun. Az-çok bir şeyler harcasın, hiç harcamamazlık yapmasın. Bir ek-meği varsa yarısını onunla paylaşsın. Bilesiniz ki Allah hiçbir kimseye gücünün yetmeyeceği bir yük yüklemez. Allah hiç kimseyi verdiğinden fazlasıyla sorumlu tutmaz. Ne kadar vermişse ancak o kadarıyla sorumlu tutar. Allah mutlaka bir takım güçlüklerden, zorluklardan sonra kolaylıklar ortaya çıkaracaktır. Evet, Allah kimseye, verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez. Allah, güçlükten sonra kolaylık verir. Kendisini, fıtratın ve hayatın dini olarak tanıtan bir sistemin insan için en kolay ve âhenkli olanı sunduğu kuşkusuzdur. Çünkü fıtrat/ yaradılış nizamı olmanın ilk şartı, yaradılış ve insanla çatışmamaktır. Çatışmamanın ilk gereği de, hitap edilen varlığı zora sürmemek olduğu kesindir. İslâm düşüncesinin temel kabullerinden biri de şudur: İnsanı yokuşa süren, hayat ve insan gerçeğiyle çatışıp çelişen ne varsa yaradılışa ve insana terstir. Böyle terslik ve aykırılıklar hayat tarafından itilir ve insan hayatında uzun süre tutuna-mazlar. Fakat burada bir noktayı akıldan çıkarmamak lâzımdır: Fıtrat dinindeki kolaylık ve hoşgörü prensibi, herkesin kendisine kolay geleni yapması anlamını taşımaz. Bunun anlamı; fıtrat dininin, insanlar için en kolay ve uygulanabilir olanı getirdiği merkezindedir. Allah ve O’nun seçtiği ve mü’minler için örnek gösterdiği, tebliğ görevlisi Hz. Peygamber, altından kalkamayacağı hiçbir yükü insa-na yüklememiştir. İslâmiyet, insanı yokuşa süren, zorlayan, hayatı iş-kenceye çeviren emir ve disiplinler içermez ve böylesi emir ve disiplinleri kendi bünyesinin dışında sayar. Nefsi öldürmek, bedene işkence çektirmek, hayat ve insanlardan kaçıp dağlarda münzevî olarak yaşamak, evlenmemek, gıdâ ve uykuyu terk gibi tavırlar Resûlullah (s.a.s.) tarafından reddedilmiş ve din dışı ilan edilmiştir. Zorluk ve iş-kence bir yana; “din kolaylıktır.” (Buhârî, İman 29), “Dinin en hayırlı o-lanı, en kolay olanıdır.” (Ahmed bin Hanbel, III/479). “Esası, peygamberlik ve rahmet olan dini” (Dârimî, Eşribe 8) insan için azap haline getirmek dine en büyük ihânet olacaktır. İbâdetler bir işkence, bir sıkıntı değil; bir iç ferahlığı ve yaratıcıya huzur dolu bir yaklaşma oldukları sürece anlam taşırlar. Bunun içindir ki, “Dinde zorlama ve baskı yoktur” (Bakara, 256). Dış görünüşü bakımından ne kadar mükemmel olursa olsun, insanın içten gelen isteklerinden kaynaklanmayan bir davranış, Allah katında değer ifâde etmemektedir. İslâm, insanı köşeye sıkıştırıp ezmediği gibi, insanın kendi kendini baskı altına alıp ezmesine de karşı çıkmıştır. Tahrîm sûresinin ilk âyetinin meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyleri neden kendine haram ediyorsun?” (Tahrîm,1) Bir başka âyette ise şöyle deniyor: “De ki: ‘Allah’ın kulları için ortaya serdiği süs ve gü-zelliği, hoş ve temiz rızıkları kim haram etmiştir? De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) iman edenlerindir. Kıyâmet gü-nünde ise yalnız mü’minlerindir.” (Arâf,32). Bu İlâhî beyanlara daya-narak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Maddî ve mânevî bütün zevkler, en ideal anlamda, vahyin gösterdiği helâller dâiresinde mevcuttur. Allah, bu konuda kulları adına, kullarından daha cömert davranmıştır. Haram alanına çıkıp orada zevkler arayanlar, İslâm düşüncesine gö-re, fıtratı bozuk, sapmış ve yaradılış âhengi bozulmuş dejenere ruh-lardır. Dini, hayata zıt, yaşanması imkânsız denecek kadar zor bir ku-rum olarak görüp ondan kaçmalarına sebep olmak, din adına bir cinâ-yettir. Fıtrat dini, hayat ve insanla çatışmaz. Öyleyse Allah’ın koyduğu ölçülere müdâhale edilemez. Bunlar, kâinat kanunlarıdır. Bu ölçülerin zedelenmesi insanı İslâm’ın dışına çıkarır. Fakat, bir konuda vahyin koyduğu kesin bir ölçü yoksa, başka bir deyimle konu, mubahlar dâiresine giriyorsa, o noktada kolaylığı seçmek, Hz. Peygamber’in tavrı ve emridir. “Yükleyemez” değil; “yüklemez.” Allah’ın kendi kullarına yükle-diği sorumluluk, kulların güç yetireceği kadardır ve hatta onun çok al-tındadır. Allah insanı zora koşmaz, güçlerini son sınırına kadar zorla-maz, sıkıntıya sokmaz, müşkülât ve meşakkat vermez. Mükellef olan kullar o görevleri güçleri rahat rahat yetecek şekilde yapabilirler. Hak din kolaylıktır, onda zahmet yoktur. Böyle olması da güç yetmez bir sorumluluğu yüklemeye Allah’ın kudreti olmadığından değildir; sırf fazl u kereminden ve rahmetindendir. Bu sûretle Allah’ın kullarına bahşettiği güç ve tâkat onlara emrettiği görevlerden daha fazladır. Bu sâyede onlara görevlerini yaptıktan sonra dinlenecek, gezip dolaşa-cak, dünya ve maîşet işlerinde çalışacak, hatta daha başka emredil-memiş olan hayır ve hizmet işleriyle ilgilenecek zaman ve imkân kala-bilecektir. Nitekim kullar farzları yaptıktan sonra daha neler neler yapa-bilirler. Meselâ, günde beş vakit namazdan başka daha nice işler gö-rebilirler. Gerçi sorumluluk, irâdeye bir anlamda zahmet yüklemek de-mektir, her zahmet de bir enerji tüketimini gerektirir. Bu hikmetten do-layı, her yükletilen sorumluluk ona güç yetirebilme şartına bağlıdır. Fakat o yükün bu gücü zorlamaması da şarttır. Yani her bir ferdin so-rumluluğu, gücüyle ve kapasitesiyle ölçülmek gerekir. Bundan dolayı kişilerin güç ve tâkatleri farklı olduğundan, gücü ve kapasitesi fazla olanların sorumluluk dereceleri de fazla olacaktır ki, adâlet ve eşitlik de bunu gerektirir. Meselâ, malı olmayan zekâtla mükellef olmayacağı gibi, farklı derecede zenginlerin zekâtları da bir ölçü çerçevesinde değişik olur. Zenginlik derecesine göre kimi on, kimi yüz verir. Fakat hepsi de aynı nispet dâhilinde, meselâ kırkta birdir. Güç ve imkân he-saba katılmayarak nüfus başına eşit olarak “herkes şu kadar vere-cek” demek, bu temele aykırı düşer. Yine bunun gibi, ümmete toptan yönelik olan farz-ı kifâyenin fertlere ilişkisi de böyledir. Ayrıca bir şahsın uhdesine düşen sorumlulukların toplamı hesap edildiği zaman dahi onun gücünü aşmamalıdır. Bunun için bazı sorumluluklarda zahmetsiz ve külfetsiz kudret-i mü-mekkineden başka bir de kudret-i müyessire denilen, yani daha da kolaylık esasına dayanan bir kudret de şart olmuştur. Velhâsıl bu âyet, hikmet-i teşrî’in en büyük esasını özet olarak ifâde etmiştir. Sorumluluk onu yüklenecek olanın kapasitesi ile orantılıdır. 8-9. “Rablerinin ve O’nun peygamberlerinin buyruğundan çıkan nice kasabalar halkını Biz, çetin bir hesaba çekmiş, onları, görülmedik bir azaba uğratmışızdır. Onlar, işlerinin karşılığını tattılar; işlerinin sonu hüsran oldu.” “Nice ülkeler, nice kentler, nice şehirler, nice yerleşim merkezleri vardır ki, onların halkları Rabblerinin ve peygamberlerinin buyruğundan çıktılar, Allah Resullerinin hayat programlarını terk ettiler, kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya başladılar da, Biz onların ağızlarının payını veriverdik. Onları çetin bir azapla ce-zalandırıverdik. Görülmedik azapların mahkumu yaptık onları. Onlar işlerinin karşılığını tattılar. Yaptıklarının, işlediklerinin bedelini gördüler. İşlerinin, amellerinin, hayatlarının, hayat programlarının sonu da hüsran oldu onların.” Burada boşanma konusu anlatıldıktan sonra Rabbimizin bir uyarısıyla karşı karşıya geliyoruz. Yani bu çok önemli konuda, toplumun temel taşı olan ailenin yıkılışıyla alâkalı konuya Allah’ın istediği şekilde dikkat etmezseniz, dünya ve âhirette nasıl bir sonuçla karşılaşacağınızı bilin, diyor Rabbimiz. İşin önemine dikkat çekiyor. İki insan. Bir araya gelmişler, hayatlarını birleştirmişler. Tek ruh tarafından idare edilen iki beden olmuşlar. Birbirlerini sevmişler, birbirlerinde yok olmuşlar. Birbirlerine katılıp karışmışlar. Sevgilerinin, aşklarının meyveleri, çiçekleri olan çocuklarını birlikte koklamışlar. Bu derece bir bir-likteliği soluklamışlar. Sevinçleri, tasaları, kıvançları bir olmuş. Birbirlerine gizli hiçbir şeyleri kalmamış. Şimdi birlikte güzel güzel Allah’ın rızasını kazanmak, birlikte cennete ulaşmak üzere bir araya gelmiş bu iki insan, güzel güzel anlaşıp, birbirlerine sarılmaları gerekirken, tutsunlar basit hevâları ve hevesleri, ufak-tefek problemler yüzünden Allah’ın sınırlarından dışarıya çıksınlar. Allah’ın yasalarını çiğneyip birbirlerine düşman olsunlar. İşte bunlar da tıpkı birbirleriyle ilişkilerinde Allah ve elçilerinin sınırlarını çiğneyerek, Allah ve elçilerinin hayat programını terk ederek kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya kalkışan az evvelki toplumların âkıbetine mahkum olacaklardır. İşte Rabbi-miz burada bize böyle bir tehditte bulunuyor. 10. “Allah onlara çetin