1. “Ebu Leheb'in elleri kurusun; kurudu da!” Sûrenin ilk âyeti Allah düşmanı Ebu Leheb’e beddua ile baş-lıyor. Bu âyetin neyi ortaya koyduğunu söylemeden önce Allah’ın bed-duasına konu olan Ebu Leheb’in sosyal durumuyla alâkalı bir şeyler söyleyelim. Böylece bu bedduanın sebebini de anlamış olalım. Çünkü Kur’an-ı Kerîm’de sadece bu sûrede bir kâfirin bizzat adı, ya da künyesi zikredilerek lânetlenmektedir. Kur’an’ın başka hiçbir yerinde böyle bir kâfirin isminin zikredildiğine şahit olmuyoruz. Halbuki Rasûlullah efendimize ve onun getirdiği hidâyet hediyesine karşı çıkmada Ebu Leheb’den daha ileri gitmiş pek çok kâfir vardı. Acaba neden sadece Ebu Leheb de başkaları değil? Bunun se-bebini şöylece anlamaya çalışıyoruz: Ebu Leheb ve karısının sosyal statüsü şöyledir: Ebu Leheb Resul-i Ekrem’in öz amcasıdır. Malı çok, evlâdı çok, sözü dinlenen, etine dolgun, kırmızı yüzlü, ateş suratlı bir kimse idi. Esas ismi Abdü’l Uzza’dır. Ateş suratlı ve kırmızı yüzlü olduğu için kendisine Ebu Le-heb denmiştir. En büyük özelliği her yerde ve her fırsatta İslâm’a ve Rasulullah’a karşı gelmesiydi. Kıyamete kadar dinin ortaya konulmasına, dinin anlatılmasına engel olan, istiğna sahibi, müstekbir, makamı, mansıbı, parası, pulu, tanıdığı, çevresi, kredisi olan ve tüm bu imkânlarını İslâm’ın önünü kesmeye harcayan kişileri temsil eden bir adamdır. Karısı Ümmü Cemil Erva binti Harb’dır. Dedikoducudur, laf getirip götürür. İslâm düşmanlığı konusunda kocasının en büyük yardımcısıdır. Çok kıymetli bir gerdanlığı olup bunu İslâm düşmanlığına vakfetmiştir. İslâm düşmanı tüm kadınların temsilcisidir, lideridir. Hani şimdi kahrolsun şeriat diye ürenler var ya, işte onların akıl hocaları ve liderleridir. Veya Türk kadınlarını güçsüz görerek onları güçlendirme vakıfları filan kurarak onları dinsizleştirme kavgası verenler var ya, işte onların lideridir bu kadın. Âdi ve bayağı işlerden zevk alır. Hatice annemizin peygamberimize yedirmek üzere pişirdiği yemeğinin içine toprak atmak, Rasûlullah’ın geçeceği yollara diken atmak, Allah kullarına eziyet etmek vs. gibi pis işlerin kadını. Niçin o dönemdeki pek çok İslâm düşmanı içinden sadece bu adam seçilip lânetlenmiştir, bunun sebeplerini doğrusunu Allah bilir diyerek bildiğimiz kadarıyla şöyle sıralayabiliriz: 1. Ebu Leheb, Rasûlullah’ın öz be öz amcasıydı. O dönem Araplarında amca, baba yerinde sayılıyordu. Bugün de öyledir, bir kimsenin babası ölmüşse ona en yakın akraba olarak amcanın yeğenine kendi öz çocuğu gibi bakması, sahiplenmesi gerekiyordu. Cahiliye döneminde, cahiliye ve şirk ahlâkına göre bile ilk defa yeğenine onun sahip çıkması, onun elinden tutması gerekiyordu. Küfür anlayışında bile bu vardı. Halbuki Ebu Leheb yeğenine sahip çıkması şöyle dursun, ona ilk karşı çıkan olmuştu. İşte bu yüzden Allah’ın bu lânetini hak etmiştir. 2. Yine Ebu Leheb Rasûlullah efendimizin komşusuydu. Akrabalık hukuku yanında, komşuluk hukuku da vardı. Bu iki hukuku birden reddedip hem yeğeni hem de komşusu olan Rasûlullah efendimize düşmanlığından ötürü bu lâneti hak ettiğini anlıyoruz. Karısı Üm-mü Cemil, evinde Rasûlullah efendimize rahat yüzü göstermiyordu. Yemeğinin içine toz toprak atar, evinin kapısının eşiğine, ayağına batıp da rahatsız etsin diye dikenler kordu. 3. Ayrıca Resul-i Ekrem’in iki kızı (Rukiyye ve Ümmü Gülsüm) Ebu Leheb’in iki oğlundaydı. Ebu Leheb, Rasûlullah efendimizin dünürüydü. Getirdiği tevhid dini yüzünden Rasûlullah efendimizle arası açılınca Ebu Leheb iki oğlunu çağırıp, “bu adamın kızlarını boşamadıkça, bu adamla ilgiyi kesmedikçe sizlere hakkımı helâl etmeyeceğim” diyerek Utbe ve Uteybe’ye, iki oğluna da Rasûlullah’ın kızlarını boşattırdı ve boşatırken de kayınpederlerine hakaret ettirdi. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü gerçekten çok üzüldü ve Utbe’ye bedduada bulundu: “Allah’ım! Ona aç köpeklerden bir köpek mûsâllat et de onu paramparça parçalasın!” Bunun üzerine çok geçmeden Utbe Şam taraflarına ticaret için bir kervanın içinde gitti. Babası Ebu Leheb Rasû-lullah’ın bedduasının gerçekleşeceğini kesin bildiği için endişelenip kervandakilere aman benim oğluma göz kulak olun diye tembih etmişse de Rabbimiz, Şam taraflarında bir aslan mûsâllat etti ve onu parça parça edip gebertti. İşte bu sebeplerden ötürü lânetlenmiştir diyoruz. 4. Yine Şi'bi Ebi Talib’de Müslümanlar boykot altında aç susuz inlerken Rasulullah’a ve Müslümanlara karşı en merhametsiz davranan O’ydu. Mekke’ye mal satmak için gelen satıcılara çok yüksek fiyat vererek, onların mallarını bloke ederek Müslümanların bulunduğu Şi’bi Ebi Talib’e erzak gitmesini önlüyor, Müslümanların açlıktan ölmelerini, ya da böyle bir ekonomik ambargo sonucu peygamberin çevresinden dağılıp gitmelerini istiyordu. 5. Yine bu Allah düşmanı, Rasûlullah’ın oğlunun vefat ettiğini duyduğu zaman, “bunun nesli kesildi artık yakında ondan kurtulacağız” diyerek herkese duyurup bayram ilân etmişti. 6. Yine Ebu Leheb, Rasûlullah efendimizi Mekke’de bir gölge gibi adım adım takip ediyor ve onun tebliğini engellemeye, insanlar üzerinde meydana getirdiği tesirini yok etmeye, boşa çıkarmaya çalışıyordu. Allah’ın Resûlü hak dâvetini ulaştırmak üzere nereye giderse o da bir gölge gibi onun peşinden gidiyordu. Allah’ın Resûlünü dinlemek üzere etrafında toplananlara: “Sakın bu adamı dinlemeyin! Bu benim Yeğenimdir! Bunun kendisine hayrı yok ki size hayrı olsun! Sakın buna inanmayın! Bu babayla evlâdın arasını açandır! Bu karıyla kocayı birbirine düşman edendir!” diyerek Rasûlullah’ın tebliğine engel olmaya ve onun insanlar üzerinde meydana getirdiği etkiyi yok etmeye çalışıyordu. Hattâ, bu alçağın özel eğitilmiş fahişeleri de vardı. Allah’ın Resûlü’nün yaptığı tebliğ sonucu etkilenmiş, gönülleri İslâm’a kaymış insanların yanına bu fahişelerini gönderiyor ve “ne yapın, yapın, tüm cilvelerinizi kullanıp bu adamın kalbini İslâm’dan çevirin” diyordu. Her-halde şimdi de şu kanalizasyonlarda sabahlara kadar göbek atan fahişeler de insanların gönüllerini İslâm’dan çevirmek maksadıyla günümüz çağdaş Ebu Leheb’lerin yetiştirip öne sürdükleri fahişelerdir. Hâsılı bizim bilemeyip de Allah’ın bildiği daha pek çok sebepten ötürü belki de Rabbimiz bu sûresinde bedduayla onu zikretti diyoruz. İşte sûrenin ilk âyetinde böyle bir İslâm düşmanına bedduayla başlayarak Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ebu Leheb'in elleri kurusun; kurudu da!” Evet Ebu Leheb’in iki eli kurusun, kurudu da. Bu ifadeyle, bu bedduayla sûrenin nüzûl sebebine atıf vardır. Hani Safa tepesinde Rasûlullah efendimizin dâvetine karşılık “Tebben leke ya Muhammed” demişti ya, işte Rabbimiz da sûrenin başında Ebu Le-heb’in ifadesine uygun olarak onun sözünü kendisine iade etmiştir. Tebbet; Habet, Zellet, Hasirat mânâlarına gelmektedir. Teb-bet, helâk anlamınadır. Hüsrana uğrasın, kahrolsun, tüm yaptıkları boşa gitsin anlamına bir kelimedir. Ebu Leheb’in elleri kurusun ifadesinden maksat bizzat şu bedendeki eller değildir. Zira biz biliyoruz ki bu âyetin nüzûlünden sonra Ebu Leheb’in elleri kurumuş, felç olmuş değildir. Halbuki ikinci Tebbet ile bu bedduanın gerçekleştiği anlatılmaktadır. Ebu Leheb’in iki eli kurusun, nitekim kurudu da buyuruluyor. Öyleyse anlıyoruz ki burada iki eli kurusun ifadesiyle kastedilen bizzat şu bedendeki eller değildir. Bunun mânâsı elleriyle yaptığı işlerin tamamı kurusun, el attığı her şey boşa çıksın, elleriyle yaptıkları sebebiyle hep zarar etsin, elleriyle yaptığı işlerin hiçbirisi kendisine bir fayda sağlamasın anlamınadır. Çünkü bakıyoruz ki bu bedduadan sonra Ebu Leheb’in elleriyle yaptıklarının tamamı hep kendi aleyhine çıkmış, hiç birisinin kendisine hayrı olmamıştır. Zaten bu bedduadan sonra adese, taun, ya da püstül denen vebaya benzer bir hastalığa yakalanmış ve vücudundaki tüm sular çekilmiş, çevresine yayılan pis kokudan ötürü karısı da dahil hiç kimse yanına yaklaşamaz hale gelmiş. Son dönemlerinde Bedir savaşı çıkar. Bedir’den kaçıp kurtulabilmek için kendisine olan fâiz borçlarını silme karşılığında kendi yerine gebermek üzere As bin Hişam’ı Bedir’e göndererek savaştan kaçıp kurtulur. Ama Bedir dönüşü bir duvarın kenarında hastalığının ıstırabına dayanamayarak böğürürken onun bu acı feryatlarına ve böğürtüsüne sabır edemeyen Sudanîlerden bir grup, üzerine duvarı yıkıverirler ve duvarın altında geberip gider. Alimlerimizden bazılarına göre birinci tebbet Ebu Leheb’in dünyadaki hüsranını, ikinci tebbet de bu hüsranın âhirette olacağını anlatır. Bu iki tebbet ifadesi onun hem dünyada hem de âhirette helâkini ve kaybını anlatır. Yani İslâm’ı sabote etmeye soyunan Allah düş-manları sadece dünyada helâk olmayacaklar, aynı zamanda âhirette de bu helâkleri devam edecektir. Acaba neden elleri kurusun dendi de kalbi kurusun, ya da aklı kurusun, ya da başka bir yeri kurusun denmemiştir? Zira bu alçak Rasûlullah efendimizin gündüz yaptıklarını geceleyin elleriyle bozmaya çalışıyordu. “Veya Peygamber çok şey vaat ediyor! Hani nerede bu vaat ettikleri? Hani nerede cennet? Nerede hûriler? Nerede gıl-manlar? Hani nerede cehennem? Nerede azap?” diyerek ellerini üf-lüyordu da onun için Rabbimiz onun iki eli kurusun buyuruyordu. Veya Safa tepesinde ellerini kaldırarak “tebben leke ya Muhammed diyerek” ellerine aldığı taşları Rasûlullah efendimizin üzerine atmaya teşebbüs ettiği için elleri kurusun denmiştir. Veya dünya ve âhiretin tüm işleri ellerle yapıldığı için, onun elinden sadır olanların tümü yok olsun, elleriyle yaptıklarının tamamı boşa çıksın anlamına elleri kurusun denmiştir. Çünkü biz biliyoruz ki menfaati celp ve mazarratı def dünyada elle olmaktadır. Tüm diğer azaların işi de ele atfedilir. Nitekim Rum sûresinde de yapılan işler ko-nusunda ellere dikkat çekilmiştir. “İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır.” (Rum 41) Bir de burada şunu düşünüyoruz: Bu adamın asıl adı Abdü’l Uzza iken Uzza isimli putun kulu iken Acaba Kur’an’da niçin ismiyle değil de künyesiyle Ebu Leheb diye zikredildi? Rabbimiz kitabında onu puta izafeyle anılan ismiyle zikrederek puta izafeyi caiz görmedi, uygun bulmadı. Abdü’l Uzza, Uzza’nın kulu demektir. Aslında putları temelinden reddeden bir dinin kitabında puta izafeyle böyle birinin adını zikretmesi elbette yakışık almazdı, almayacaktı. Öyle değil mi? Meselâ bir adama hem küfretmemesi gerektiğini öğütleyeceğiz, hem de ardından şöyle demeyeceksin diye bir küfür örneği getireceğiz, olmaz bu. Yine belki de adamın künyesi isminden daha meşhurdu da Rabbimiz ismiyle değil künyesiyle zikretti onu. Yani bu sûrenin inişinden önce de onun meşhur künyesi Ebu Leheb idi. Yine biliyoruz ki isim, künyeden daha şereflidir, daha evlâdır. Onun içindir ki bakıyoruz Kur’an-ı Kerîm’de peygamberler hep isimleriyle zikredilmişlerdir. Bu yüzdendir ki Cenâb-ı Hak Ebu Leheb için düşük olanı şerefli olana tercih buyurmuş, şerefli olan isim yerine şerefsiz olan künyesiyle zikretmiştir onu. Şimdi bunun tam tersi yaygındır değil mi? Gariptir bugün insanlar şerefli yerine şerefsize talip oluyorlar. Kendilerinin isimleriyle çağrılmaları yerine işte doktor, doçent, hoca, hacı, efendi, bey, beyefendi eklemekten ve künyeleriyle anılmaktan hoşlanmaktadır. Ama burada şunu da söyleyelim ki kişinin konumu, bulunduğu durumu itibariyle kendisine verilen isim daha şereflidir. Peygambere ümmet oluşumuzdan dolayı Rasûlullah dememiz veya kişinin babalığından ötürü babasına babam demesi veya hocasına hocam demesi, kocasına kocam demesi, ustasına ustam demesi gibi. Ama Gerçekten de bu Alçak Ebu Leheb nisbet edilmesi gerekene nisbet edilmiştir. Ebu Leheb, ateş babası, ateş suratlı. İşte onun iki eli kurusun, kurudu da: