34. “Ey inananlar! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler. Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı azabı müjdele.” Ey mü’minler, Hahamların ve Rahiplerin pek çoğu haram yollarla insanların mallarına el korlar. Ürettikleri bâtıl dinler, bâtıl yollar, bâtıl dini usuller, bâtıl dini törenler karşılığında insanların mallarını yerler. İnsanları Allah yolundan alıkorlar. İnsanların ellerindekilere ulaşmak için Allah’ın dinini yamulturlar, asılsız fetvalar verirler, bâtıl inançlar imal ederler, insanlara kolayca cennete gidebilecekleri dini törenler icat ederler ve insanlara bunları satarak değer elde ediyorlar. Günâh çıkarma sektörüyle nice binlerin paralarını ceplerine atıyorlar. Böylece hem para kazanıyorlar hem de insanları Allah yolundan en-gelliyorlar. Çünkü cebinde parası olan bir adamın Allah’a kulluk yapmasına, Allah yasaları istikâmetinde bir hayat yaşamasına gerek kal-mıyor. Çünkü o din simsarlarının cebine koyduğu paracıklarla tüm günâhlarının affolduğuna inanıyorlar. Veya Yahudi ve Hıristiyan âlimler yanlarındaki Allah bilgisini, kitap ve peygamber bilgisini, Tevrat ve İncil’deki son elçi Muhammed (a.s)’ın hak peygamber olduğu bilgisini insanlardan gizledikleri için para elde ediyorlar ve insanların İslâm’a girmelerine engel oluyorlar. Alçaklar bir hurafe sektörü geliştirerek onu Allah’ın dininin ye-rine ikâme ediyorlar. Bu yolla para kazanıyorlar. İnsanlarla Allah’ın ki-tabının, Allah’ın dininin arasına gerilmişler, dinin önüne perde olmuşlar, onlara diyorlar ki sizler bu kitabı anlamazsınız, boşuna onu okuyacağız, anlayacağız diye yorulmayın, biz onu anlarız ve size aktarırız diyorlar. İnsanların ana kaynağa gitmelerine engel oluyorlar. Çünkü insanlar ana kaynağa ulaştıkları zaman kesin biliyorlar ki kendi ticaretleri, kendi sektörleri duracak. Onun için diyorlar ki siz bilemezsiniz biz anlatacağız size kitabı. Ve tabii insanlara da Allah’ın kitabını dosdoğru aktarmıyorlar. Allah’ın kitabı, Resulünün sünnetinin dışında kitaplar, yollar oluşturarak insanları vahiy dininden uzaklaştırırlar. Oluşturdukları bu yeni din-ler, bu yeni kitaplar, bu yeni yollar karşılığında insanlara cenneti garanti ederler. Cenneti parsellerler. Cennete tapular dağıtırlar. Kayna-ğın başına oturup insanları ondan engelleyip kendilerininkiyle yetinmeye zorlarlar. Kendileri dünyanın kulu kölesi oldukları için, kendileri ekonomik insan olup çıktıkları için insanları da ekonomik insan yapıyorlar. Böylece istiyorlar ki din bilmeyen insanlar bu konuda hep ken-dilerine muhtaç olsunlar. Hep kendilerine sorsunlar, hep kendilerini örnek alsınlar. Kendileri de onlara sundukları din karşılığında onların mallarına ulaşabilsinler. Yesinler bakalım doyumsuz zâlimler. Yakında geberecekler ve kendilerini Allah’ın dininin ana kaynaklarından uzaklaştırarak haklarını yedikleriyle hesaplaşmak üzere Rab’lerinin huzuruna gidecekler. Yakında o alçaklar insanları Allah yolundan alıkoyarak, insanlara kendi sapık dinlerini, kendi bozuk hayat tarzlarını, kendi şirk hukuklarını, kendi materyalist eğitim anlayışlarını, kendi sapık felsefelerini empoze ederek, insanları kendi cehennemlerine çağırmalarının karşılığını görecekler. Evet bunlar sadece ehl-i kitap bilginler değil, bizim kitap eh-linden de kendisine kitap bilgisi verilmiş, kitap ve peygamber bilgi-sine ulaşmış oldukları halde kendileri bildikleri bu âyetlerin bilincinden sıyrılan, kendileri onunla amel etmedikleri gibi Allah kullarına da onları duyurmayan, insanlar hatırına, ikballer hatırına onları yamultan kimseler de aynen bunlar gibidirler. Kitap bilgisine sahip oldukları halde kendilerini mevcut düzene angaje ederek, düzenin keyfine göre, kendi hevâ ve heveslerine göre, dünyevî menfaatlerine göre Allah âyetlerini istediği gibi, ya da düzenin istediği gibi yorumlamaya çalışanlar da aynen bunlar gibidirler. Alçak dünyanın, alçak makamlarını elde edeceğim diye, filanlar bana biraz makam verecekler diye, zengin olacağım diye, şöhrete ulaşacağım diye bu tür sapık yollara girenlere yazıklar olsun. Evet altın ve gümüşü biriktirip, kenz yapıp Allah yolunda harcamayanlara elim bir azabı müjdele peygamberim. Altın ve gümüşten servet yapıp da onu Allah yolunda sarf etmeyenler, serveti bir Allah emâneti bilmeyerek, onu insanların kullanımından saklayarak kenz yapanlar elim bir azabı, dayanılmaz bir azabı hak etmişlerdir. Allah’ın verdiklerini insanlarla paylaşmadan yana olmayanlar azabı hak etmişlerdir. Tabii burada anlatılan servet düşmanlığı değil, servet sahibi olmanın yasaklığı değil, o servetin kenzi ve Allah’ın istediği gibi sarf edilmemesidir. Hani Haşr sûresinde öyle diyordu ya Rabbimiz: “..Ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.” (Haşr 7) Ta ki zenginler arasında dönüp dolaşan bir servet, bir devlet olmasın diye, biz bunu böyle yaptık. Zenginlik, servet, mal ve mülkler toplumun tüm kesimlerine yayılmalıdır. Sadece zenginlerin elinde dö-nüp dolaşmamalıdır. Zenginler daha çok şişmemeli, fakirler de daha fakirleşmemeli. Bir kesim açlığından ölürken, diğer taraf şiştikçe şişmemeli. Rabbimiz bunun için zenginlere zekatı, sadakayı, infakı ve her türlü fedâkarlığı, harcamayı emretmektedir. Krediler, teşvik primleri, devletin imkânları sadece belli kesimin elinde olmamalı. Böyle yapanlar kesinlikle Allah’ın azabının mahkumu olduklarını unutmamalıdırlar. Serveti iktidara, iktidarı da baskıya dönüştürenler azaptan kurtulamayacaklardır. Sahabeden bu âyeti en güzel anlayıp uygulayan Hz. Ebu Zer efendimizdir. Ebu Zer efendimiz mala ve dünyaya bağımlı olmayan, arkadaşlarına da bu konuda aman ha mallarınız yarın boyunlarınıza dolanan bir yılan, bir ejderha olmasın diye nasihat eden, tavır koyan bir sahâbedir. Valileri dolaşır ve sizin Allah’a itimadınız yok mu? Niye kenz yapıyorsunuz? Niye yarın için harcayacaklarınızı bugünden kazanma ve biriktirme yanılgısına düşüyorsunuz? diye onları tokatlayan dünyaya ve dünyalıklara karşı son derece züht içinde yaşamayı yeğleyen bir sahâbeydi. Kur’an-ı Kerimdeki bu ve bunun gibi âyetlerin onda tezahürü işte bu şekilde kendini gösteriyordu. Onun içindir ki Allah ne verdiyse ihtiyaç kadarını kendisine bırakıyor ve günlük ihtiyaç fazlasını hemen elinden çıkarıyordu. Hattâ bakın Hz. Muaviye bir kere altın göndermişti yatsıdan sonra. Sabahleyin o gönderdiklerini kendisinden geri isteyince sabah namazında Ebu Zer efendimiz; o çoktan bitti, o verdiklerin çoktan yerini buldu buyurmuştur. Çünkü Ebu Zer efendimiz pişdarından öyle görmüştü. Sevgilisinin bu konudaki uygulamasına muttali olan Ebu Zer aynısını yapmaktan geri durur muydu? Rasûlullah da bir gün yatsı namazında cemaatin üstüne basarak mescidi hızlıca tek eder ve evine gider. Biraz sonra tekrar mes-cide ashabının arasına döner. Onun bu telaşını merak eden sahâbe ya Resûlullah önemli bir şey mi oldu ki bizi tek edip geri döndünüz? deyince Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: Evde birilerine verilecek fazlalık bir şeyler vardı, onu biran evvel yerine ulaştırayım diye acele ettim buyurur. Onun bu durumuna muttali olan Ebu Zer de mihmandarının yolunu takip ediyordu. Hz. Ebu Zer efendimiz herhalde bütün hayatı boyunca hiç ze-kât vermemiştir. Zira mal onun elinde bir yıl hiç beklemezdi. Bizim şu andaki durumumuz gerçekten çok garip. Hep biriktirmeden, yığmadan, büyümeden, şişmeden yanayız. Bir ara sahabe-i kiram efendilerimiz de bizim şu anda düştüğümüz yanlışa düşmüşlerdi. Resûlullah efendimize gelerek şöyle demişlerdi: Ey Allah’ın resûlü, bütün mükâfatları zenginler aldı götürdü. Çünkü onlar bizim uyguladığımız dinin hükümlerinden fazla olarak zekât veriyorlar, infakta bulunuyorlar. Şimdi ey Allah’ın resûlü, biz ne yapalım? Bizim bir imkânımız olmayacak mı? Kıskanmıyoruz o zengin kardeşlerimizi ama biz ne yapalım? Biz de mal toplayalım mı? Biz de kazanalım mı? Biz de planımızı, programımızı çok para kazanıp zekât verecek konuma gelmeye ayarlayalım mı? İşimizi zekât verecek halde hazırlayalım mı? Peki işleri neydi bunların? Neyle meşguldü bu müslümanlar? Bunlar Suffa ashabıydı. Bunların yeryüzünde bir karış arazileri, evleri barkları olmadığı gibi cepleri de yoktu. Bunların tüm uğraşıları Rasûlullah efendimizin dizlerinin dibinde onun fem-i saâdetlerinden dökülen âyet ve hadisleri hıfzedip bize ulaştırmaktı. Etten kemikten bir köprü oluşturup dinimizi bize ulaştıran Allah dostlarıydı bunlar. İlimle, dinle uğraşırken dünyaya zamanları kalmadığı için de fakir kalmışlardı. Zekât verecek, sadakada bulunacak imkânları yoktu. İşte bu yüzden de ciddi bir yanılgıya düşmüşlerdi. Bugünün en büyük hastalığı kısmen de olsa onlarda da kendini göstermiş. Evet İslâm’ın ilk günlerinde de sahâbenin arasında böyle bir arzu doğdu. Biz de zenginlerden olsak ve zekât verecek konumda olsak. Ama Rasûlullah onların içine düştükleri bu yanlışı çok hoş cevaplarla haletti. Allah’ın Resûlü bu hadislerinde sahâbenin bu yanılgısını giderip kıyamete kadar tüm müslümanlara yarışacakları alanları göstermiştir. Dünya ve ukbada izzet ve şerefin malda, mülkte değil Allah’a Allah’ın istediği biçimde kullukta ve Allah’ın istediği amelleri işlemektedir işaretini veriyordu. Bir başka hadislerinde yine Allah’ın Resûlü şunu söylüyordu: “Ben size sizi sevindirecek şeylerin müjdesini veriyorum. Bunu gelecekte ümit edebilirsiniz. Allah’a yemin olsun ki, ben sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben sizin için sizden öncekilere dünyanın imkânları bolca verildiği gibi, size de verileceğinden ve onlar nasıl bu hususta birbirleriyle yarışmışlarsa, sizin de yarışacağınızdan ve dünya onları nasıl helak etmişse, sizi de helak edeceğinden korkarım.” (Buhâri, Cizye 1) Bakıyoruz sanki bugün müslümanların derdi az evvel ifade et-tiğim konulardır. Yani bugün müslümanlar sanki Rasûlullah’ın ısrarla ashabını uyardığı dünyanın peşine takılmadan yanalar. Ashabın bir dönem düştüğü ve Resûlullah’ın ikazından sonra vazgeçtikleri servet toplama derdi müslümanların kıblesi haline gelmiştir. Herkes bunun derdinde. Efendim acaba Vehbi Koç nasıl zengin oldu? Biz de onun gibi olabilmek için ne yapmalıyız? Para kazanmanın yolları nedir? İn-sanlar bugün bunun derdindeler. Birisi geliyor şunu mu yapsam daha çok kazanırım? Yoksa bunu mu yapsam? Ne yapıp etsem de bir zen-gin olsam? Ne yapsam da Allah’ın rızasını kazansam diyen yok. Öyle değil mi? Sanki mal mülk sahibi olmak toplumda bir üstünlük sebebi, Allah katında bir üstünlük sebebi kabul edilmektedir. Allah’ın mal verdiği kimseler Allah’ın malsız imtihan ettiği insanlardan üstünmüş gibi bir inanç yaygındır toplumda. Halbuki ne malı olan üstündür ne de malsız imtihan edilen alçaktır. Bunun ikisi de ayrı birer imtihandır. Meselâ şimdi farz edin ki birine el verilmiş ötekine verilmemiş, çolak yaratılmış. Hangisi üstün bunun? Allah’ın kendisine el verip öyle imtihan ettiği insan mı üstün? Yoksa Allah’ın el vermeyip çolak imtihan ettiği insan mı üstün? Veya Allah’ın kendisine dil verdiği insan mı üstün, yoksa Allah’ın kendisine dil vermeyip tat yarattığı insan mı üstün? Veya Allah’ın kendisine bolca mal verip imtihan ettiği insan mı üstün yoksa Allah’ın mal vermeyip fakirlikle im-tihan ettiği insan mı üstün? Aslında ne o üstün nede berikisi alçaktır. Bunların hepsi ayrı birer imtihan konusudur. Allah birini malla imtihan ediyor, ötekisini de malsız imtihan ediyor. Kimin üstün, kimin alçak ol-duğu yarın belli olacak. Kimin kazanıp kimin kaybettiği yarın açığa çı-kacaktır. Allah korusun da bugün müslümanlar maalesef sanki bu âyetlerden ve hadislerden habersiz bir hayat programı yaşamaktadırlar. Rasûlullah efendimiz bu ve bezeri hadisleriyle bize dünyayı kıble edinip âhireti ikinci plana atmamayı ve infak yasasına bağlı bir hayat programı tarif ederken, ekonomik hayatımızı infaka dayalı olarak a-yarlamamızı ısrarla öğütlerken maalesef müslümanlar tüm bu hadisleri diskalifiye edercesine kâra dayalı, kazanma esasına dayalı, yığma ve biriktirme mantığına dayalı, daha fazla büyüme, daha fazla şişme esasına dayalı bir hayat programı gerçekleştirmenin hesabı içine düş-mektedirler. Gerçekten hangi vahiy biriminin, hangi âyet gurubunun, hangi peygamber modelinin müslümanlara bu hayat felsefesini empoze ettiğini anlamak mümkün değildir. Bakıyoruz bugün hemen hemen müslümanların hepsi, hacısı, hocası da dahil olmak üzere geceli gündüzlü daha fazla kazanmak, daha fazla büyümek, daha büyük ekonomik güce erişmenin hesabı içinde çırpınmaktadırlar. İşin garibi ve anlaşılmaz yönü de müslüman-lar bunu din adına yaptıklarını söyleyebilmektedirler. Efendim müslü-man zengin olmalıdır. Bugün bizlerin zengin olma hedefimiz, büyüme isteğimiz, daha fazla ekonomik güce ulaşma programımız daha iyi, daha faziletli müslüman olmak içindir. Daha müslümanca bir hayata ulaşmak içindir. Zenginleşirsek daha iyi müslüman olacağımıza inancımızdan ötürü bunu yapıyoruz diyerek Allah’a akıl vermeye, Allah’a yol göstermeye, Rasûlullah’ı şartlandırmaya çalışıyorlar. Ya Rabbi biz bunu münasip gördük iyi bir müslümanlık için, herhalde sen de bundan başka bir şey demezsin! Ya Rasulallah herhalde sende bizim keyfimize uygun olarak sözlerini bir daha gözden geçirmek zorundasın demeye çalışıyorlar. Halbuki Allah indirdiği âyetlerin hiçbirinde, kitabının hiçbir yerinde ve Rasûlullah efendimiz de hayatının hiç bir döneminde: Ey müslümanlar! Aman ha! Ne yapın yapın daha fazla zengin olmaya çalışın! Bütün gücünüzü, bütün kafanızı, bütün kalbinizi, bütün imkânlarınızı, bütün mesainizi, bütün zamanlarınızı mal mülk toplamaya harcayın! Ne yapıp yapıp kendinizi zekât verecek bir konuma getirin! Fark etmez ben zaten lüks olsun diye indirdim onu, kitabımı tanımasanız da olur! Laf olsun diye gönderdim peygamberi, onunla diyalog kurmasanız da olur. Siz bırakın bunları da aman para kazanmaya bakın! Zira zenginler benim katımda daha üstündür! diye bir ayet indirmedi Allah. Ben bugüne kadar Kur’an’ın hiçbir yerinde böyle bir âyet görmedim. Rasûlullah efendimizin sözlerinin hiç birisinde böyle bir emir duymadım. Eğer duyanlarınız bilenleriniz varsa söyleyin biz de bilelim. Yok ki böyle bir emir müslümanlar kendilerine böyle bir yol, böyle bir hayat programı, böyle bir hedef çizsinler. İşin bir başka garip yönü de bugün müslümanlar Allah için ka-zanıyoruz, Allah için biriktiriyoruz dedikleri halde kazandıklarını Allah için değil de hep kendileri için harcıyorlar. Atlarını, arabalarını daha lüks hale getirmek için, ev eşyalarını değiştirmek için, kılık kıyafetlerini değiştirmek için, yeme içmelerini farklılaştırmak için, sofralarını zenginleştirmek için harcıyorlar. Ey müslümanlar şunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki, Allah’ın kitabını tanımaya, Allah’ın âyetleriyle bilgilenmeye Peygam-berinin sünnetiyle diyalog kurmaya zamanınız kalmayacak bir biçimde güya Allah’ın rızasını kazanmaya matuf olarak kazandığınız mallar, topladığınız mülkler bilelim ki bizi Allah yolundan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramıyor. O halde tez elden aklımızı başımıza almak zorundayız. Kimilerimizin şu ana kadar kazandıkları çoluk çocuğumuza, yedi sülalemize yetecek kadar çoktur. Gelin öyleyse buna bir sınır getirip biraz da Allah’ın âyetleri ne diyor? Tevbe sûresinin bu âyetleri neden söz ediyor? Allah’ın kitabı bizden nasıl bir hayat istiyor? Rasû-lullah’ın sünneti ne diyor? Nasıl bir amel istiyor? Nasıl bir iman isti-yor? Peygamber ne diyor? Bize nasıl bir hayat programı gösteriyor? Biraz da bunları öğrenecek zamanımız olsun da bu âyetlere de iman imkânımız olsun. Neredeyse ekonomik insan olup çıktık Allah korusun. Paradan başka, kazanmaktan başka bir şey düşünemez hale gelmişiz. Ekonomik insan birilerinin hoşuna gidiyor, bu düzenin hoşuna gidiyor. Yahu niye sadece para düşünen biri olayım ben? Benim böyle sadece para düşünen ekonomik insan olmaya hakkım yoktur. Niye ekonominin egemenliği altında bir hayat süreyim ben? Benim sahibim, beni yaratan benden böyle bir hayat istemiyor. Benim hayatımda böyle paradan puldan başka düşünecek hiç bir şeyim yok mu yani? Yok şunu alacağım, yok bunu alacağım, yok şu taksitti yok bu ödemeydi. Hedef böyle para olunca da elbette birileri birilerine haksızlık edecek, birileri birilerine zulmedecektir. Zulmeden zulmü sineye çeken bir toplum olup çıktık Allah korusun. Halbuki selef âlimlerimiz bakın ne kadar güzel söyler: "Geçimin en hayırlısı sana yetecek kadar olup seni meşgul etmeyen ve seni azgınlığa sevk etmeyendir." Ne kadar hoş bir söz değil mi? Rabbimiz bize yetecek kadar versin ve bizi meşgul etmeyecek kadar versin, bizi kulluktan ve Rab-bimizin bizden istediği diğer emirleri icradan alıkoymayacak kadar versin inşallah. Allah korusun da bakıyorum kimi müslümanlar malın mülkün dükkanın tezgahın kölesi olmuşlar, akşama kadar satılmışlar. Ne ilim öğrenebilecek, ne Kur’an ve sünneti tanıyabilecek, ne çoluk çocuğunun dini hayatıyla ilgilenebilecek, ne hanımlarını eğitebilecek, ne hasta ziyareti yapabilecek, ne birilerine âyet ve hadis götürebilecek, ne tebliğ edebilecek vakitleri kalmamıştır. Üstelik bu insanlar için bir durak noktası da yoktur. Yedi sülalesini besleyecek kadar parası da olduğu halde hâlâ köleliği sürdürebilmektedir. Allah korusun bu çok tehlikeli bir durumdur. Böyle bir kişinin malı da mülkü de kendisinin helâkini hazırlayan bir belâdır bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım. Bakın Rabbimiz insanların düştükleri bu tehlikeye dikkat çekerek kitabında şöyle buyurur: "Eğer Allah rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu O kullarından haberdardır, onları görendir." (Şûrâ 27) Evet eğer Allah yeryüzünde kullarına bol bol rızıklar verip onların istedikleri her şeyi bol bol onlara ulaştırıverseydi o kullar yeryüzünde şımarırlar, azarlar, isyan içine girerler ve fesat çıkarırlardı. Yer-yüzünde dengeyi bozacak duruma gelirlerdi. Çünkü âyeti kerimeden anlıyoruz ki zenginlik taşkınlık sebebidir. Zenginlik şımarıklık sebebidir. Eğer Allah yerdeki kullarına her şeyi bol bol veriverseydi, istedikleri her şeyi bulabilecek dilediklerini elde edebilecek ve istedikleri her şeyi yapabilecek bir duruma gelselerdi Allah diyor ki onlar şımaracaklar ve azgınlık içine gireceklerdi. Bakıyoruz yeryüzünde en çok şımaranlar, yeryüzünde Allah’a en çok isyan içine girip de yeryüzünde dü-zeni bozanlar da zenginlerdir. Yani bu insanlar yeryüzünde kendile-rine verilen azıcık zenginlik, azıcık güç ve kuvvet sonucunda bile Allah’a kafa tutmaya kalkışıyorlar da Allah bunlara biraz daha fazlasını verseydi acaba bunlar ne yapacaklardı? Meselâ biraz daha fazla ömür verseydi, biraz daha fazla güç ve kuvvet verseydi, biraz daha fazla imkân ve saltanat verseydi acaba bu insanlar ne yapacaklardı? Nasıl davranacaklardı? Lâkin Allah rızkı dilediği ölçüde indirir. Rızkı dilediği şekilde in-dirir ve kullarının her birine dilediği şekilde rızık takdir eder. Çünkü o Allah kullarına Habîr ve Basîr’dir. Yani şüphesiz ki Allah kullarının du-rumlarını mizaçlarını karakterlerini onlara yarayan şeylerin neler olduğunu, herkese ne kadar vereceğini en iyi bilendir. Kulları hakkında en hayırlı şeyin ne olduğunu en iyi bilendir Allah. İşte bu bilgisi ve hikmeti gereği kime ne vereceğini, ne kadar vereceğini, kimi neyle ve nasıl imtihan edeceğini en güzel bir şekilde takdir eder Allah. Bu bilgisi ve hikmeti gereği çok verilmesi gerekenlere çok verir az verilmesi gerekenlere de az verir. Nitekim bir hadis-i kutside Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: "Kullarımdan öyleleri vardır ki zenginlikten başkası ona yaramaz. Eğer onu fakirleştirseydim bu fakirlik onun dinini bozardı. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onlara fakirlikten başkası yaramaz. Eğer onu zengin kılsaydım bu zenginlik mutlaka onun dinini bozardı" (İbni kesir 3/277) Kimi insanlara neden fazla zenginlik verildiğinin hikmetini işte bu hadisi kutsiden anlıyoruz. O kadar çok istiyor ki vermese dini gidecek adamın da onun için veriyor Rabbimiz. Yani eğer insanlar dün-yada Allah’ın kendilerine takdirine razı olup onunla yetinmeye çalışsalar aslında Allah güzel takdir eder. Ama insanlar Allah’ın takdirine razı olmuyorlar. Kimi insanlar bilirim onların mallarını zekât da temizleye-mez. Meselâ adam başkalarının hakkına uzanmıştır, dükkanında çalıştırdıklarının haklarını vermemiştir. Sanki Allah belirlemiş gibi birilerinin belirlediği asgari ücreti vererek işçilerinin alın terini yemiştir. Veya infak âyeti zekât âyetinden önce gelmiştir. Ama buna rağmen adam infak etmediği için sadece zekâtı hesap edip infakı göz ardı et-tiği için yıllardır infakı ihmal ettiği için mal birikimi söz konusu olmuştur. Zira bugüne kadar infak etseydi belki bu kadar elinde malı birikmeyecekti. Şimdi bu adam zekât değil malının tümünü verse bile so-rumluluktan kurtulamaz. Çünkü o mal zaten kendisinin değil. Veya kendisinin olmayan malı artırdıkça artırmıştır adam. Ne bu malın aslı kendinidir ne de artan kısım kendisinindir. Onu hak sahiplerine ulaştırmak zorundadır. Ya da bu gerçeği anladıktan sonra hemen tevbe edip meşru yoldan kazanıp meşru yolda harcamaya başlayacak elindeki birikiminin değerlendirmesini bu şekilde yapacaktır. Evet bu âyet ve hadisler çerçevesinde unutmayalım ki zengin olmak için biriktirmek hedef değildir. Hedef zekât verecek konuma gelmek değildir. İslâm’da böyle bir şey yoktur. Yani malı olan çok ka-zanır olmayan kazanamaz, yok öyle. Zenginlerin Allah katında değeri çoktur da fakirlerin değeri yoktur, yok öyle bir şey. Bakın Allah’ın Resûlü buyurur: “Yarım hurmayla da olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyun” Evet yanlış duymadınız yarım hurma. Yarım hurma, bir hurmanın yarısı. Ne kadar az mı? Ne yapar mı yarım hurma? Hiç mi? Hayır cehennemde kurtarır. Yarım hurma ne kadar az, ama ne kadar çok ki kişiyi cehennemden kurtarıyor. O halde İslâm’da ölçü malın azlığı çokluğu değildir. İslâm’ın ölçüsü materyalist felsefenin ölçüsü değildir. Yani materyalizmde olduğu gibi işte bir milyon dağıtan o ka-dar sevap alır, beş lira veren de o kadar sevap alır bu yoktur İslâm-da. Müslümanın müslümana gülümsemesi bile sadakadır. Bakın para filan yok işin içinde. Sadece bir müslümanın bir müslüman kardeşine bir tebessümü söz konusu.