74. “Andolsun ki, Müslüman olduktan sonra inkâr edip küfür sözünü söylemişler iken, söylemedik diye Allah'a yemin ettiler, başaramayacakları bir şeye giriştiler; Allah ve peygamberi bol nîmetinden olanları zenginleştirdi ve öç almaya kalktılar. Eğer tevbe ederlerse iyiliklerine olur; şâyet yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette can yakıcı azaba uğratır. Yeryüzünde bir dost ve yardımcıları yoktur.” Münâfıklar kendilerinden sana ulaşan o küfür sözü söylemediklerine dair Allah adına yemin ederler. Halbuki onlar o küfür sözü, kendilerini kâfir yapıp İslâm’dan çıkaran sözü söylediler, o işleri yaptılar da Müslümanlıklarından sonra küfre döndüler. Ve de asla ulaşamayacakları, erişemeyecekleri bir şeye yeltenmişlerdir. Allah ve elçisiyle savaşmaya yöneldiler, İslâm’ın kökünü kazımaya yeltendiler. Sûreta Müslüman görünerek kaleyi içten yıkmaya azmettiler. Halbuki Allah dinini, kitabını korumayı bizzat kendi üzerine almıştır. Din ve kitap korunduğu müddetçe elbette o dinin ve o kitabın müntesipleri de korunmuş olacaktı. Allah mü’minlerin desteğinde olacaktı. Münâfıklar mü’minlerle giriştikleri bir savaşta karşılarında onlardan önce Allah’ı bulacaklardı. Müslümanları yenmek için önce Allah’ı yenmeleri gerekecekti. Alçaklar bunun farkında olmadan büyük büyük hedeflerin peşine takıldılar. Hiç bir zaman ulaşamayacakları, erişemeyecekleri hülyalara kapıldılar. Bu münâfıkların Allah ve elçisiyle, Allah ve Müslümanlarla sa-vaşmalarının, intikam almaya çalışmalarının sebebini de Rabbimiz şöyle açıklıyor bakın: Allah kendi fazl-ı kereminden onları zengin kıldı ve Resulü de onları zenginleştirdi. Yâni hak etmedikleri şeyleri bol bol onlara verdi de, nîmetlerle şımarıp Allah ve elçisine düşman kesildiler. Allah bu mülkü, bu nîmetleri kendilerine vermeseydi, belki azmaya-caklar, sapıtmayacaklardı. Hani sûrenin önceki âyetlerinde de söylemişti Rabbimiz biz onlara bu verdiklerimizi başka değil sadece onları saptırmak ve canlarını kâfirler olarak almak için verdik buyurmuştu. İşte burada da aynısını görüyoruz. İşte onlara Rabbimizin sıhhat vermesinin, zenginlik vermesinin, mülk ve saltanat vermesinin sebebi budur. Eğer tevbe ederlerse kendi iyiliklerine, kendi menfaatlerine olur. Yok şâyet yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette can yakıcı azaba uğratır. Yeryüzünde bir dost ve yardımcıları da olmaz onların. Dünyadaki azapları inanmadıkları bir dinin hükümlerini uygulamaları, âhiretteki azapları da dayanılmaz bir cehennem ateşidir. Hainler dünyada inanmadıkları bir dininin namazını kılmak, zekatını vermek azabıyla karşı karşıya kalırlarken, öbür tarafta da cehennem azabını boylayacaklardır. Ensâr’dan bir Müslüman Cüheni kabilesinden birisiyle kavga eder. Ve bu olay üzerine münâfıkların reisi Übey Bin Selül der ki: Vallahi bizimle Muhammed’in durumu aynen şuna benzer: Besle kar-gayı oysun gözünü. Bunu duyan oradaki bir Müslüman o alçağın bu sözünü Rasulullah’a getirir. Rasulullah onu sorgulayınca Übey de: Vallahi ben böyle bir şey söylemedim diye Allah adına yemin eder. Veya yine Übey Bin Selül’ün savaş dönüşünde: “Ant olsun, eğer Medine’ye dönersek, daha azîz (daha üstün) olan, daha zelil (daha alçak) olanı mutlaka oradan çıkaracaktır.” Sözüdür. Bu sözün sonunda da sorgulandıkları zaman zerre kadar bir izzet ve şerefleri olmayan, mertçe sözlerinin arkasında duramayan hainler yeminler ederek biz böyle bir şey demedik demeye başlıyorlar. Tebuk seferinden dönüşte münâfıklar Rasulullah efendimize bir komplo hazırladılar. Gece Rasulullah efendimizi karanlıkta bir tepeden itekleyerek öldürmeyi hedeflediler. Rabbimiz onların bu menfur komplolarını Rasulullah efendimize haber verdi. Rasulullah Ammar Bin Yasir’i ve Huzeyfe Bin Yemâni’yi yanına aldı ve yolda yüzleri kapalı bir takım kimselerin kendisini takip ettiklerini gördü. Huzeyfe onların üzerlerine doğru yürüyüp, ey Allah düşmanları kendinize gelin! diye bağırmaya başlayınca hainler tanınmamak için süratlice oradan kaçıp uzaklaştılar. Böylece ulaşamayacakları bir işe giriştiler buyurdu Rabbimiz.