Tîn Suresine Dön

Tînالتين

5. Ayet

5Tîn Suresi

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ

Sonra onu esfel-i safiline (aşağıların aşağısına) çevirdik.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

4-5. “Biz insanı en güzel şekilde yarattık, sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık.” Muhakkak ki biz insanı ahsen-i takvim üzere, en güzel biçimde yarattık. Üstündeki ve altındaki âyetlerle birlikte düşündüğümüz zaman bu ahsen-i takvim ifadesi gerçekten çok hoş bir boyut kazanıyor. Bir önceki âyetle birlikte düşündüğümüz zaman insan yeryüzünde Allah’ın kendisinden istediği bu emniyeti, bu adaleti gerçekleştirebilecek bir özellikte, bir kapasitede yaratılmıştır. Yeryüzünde tüm varlıklara hükmedecek, onlara halifelik yapacak bir kapasitede yaratılmıştır. Bu ahsen oluş, daha yaratılırken Allah tarafından insana verilmiş üstün vasıflar ve buna bağlı olarak kendisine yüklenmiş olan sorumluluklardır. Allah’ın kendilerine yüklediği bu sorumlulukları kabullenip hayatlarında kesintisiz sürdüren kişi, ahsen-i takvim üzere olan kişidir. Dünyada Allah’ın kendilerine verdiği bu üstün özelliklerini kaybedip, sorumluluklarından kaçıp kulluk görevlerini yerine getirmeyenler de esfel-i safiline yuvarlanmış insanlardır. Burada Rabbimiz insanın yaratılış özelliğine, fıtratına dikkat çekmektedir. Yine bir hadis-i kutside Rabbimiz buyuruyor ki: “Ben bü-tün insanları hanif (salim fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onu dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram et-tiler, insanlara bana ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hak-kında hiçbir delil indirmemiştim" (Müslim, Cennet, 63) Anlıyoruz ki her doğan Allah'ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir, yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar hanif bir fıtrat üzere ahsen-i takvim üzere yaratılmakta, sonra şeytan ve nefis onları bozmaktadır. Allah insanın nefsini takva ve fücurla yoğurarak yaratmış, şeytanın hilelerine karşı yine de kullarını kurtarmak için peygamberler aracılığıyla onları fıtrat dini hakkında bilgilendirmiştir. Allah'ın yaratılış kanunu kevnî ve şer'î şekillerde değişmeyen bir yasadır. İnsanı yaratan Allah onda iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet (vicdan) ver-miştir. Bozulmamış, fıtratını korumuş insan iyiden yana tavır aldığı gi-bi, herhangi bir şekilde Allah'ın âyetlerini de akıl veya kalple kavrama-ya meyillidir. Ancak insanoğlunun kalbine her an şeytan veya melek-ler tarafından hayır ve şer telkin edilmektedir. İşte bunu kesin olarak hidâyete çevirmek İslâm dininin görevidir. İslâm, fıtratı korur, geliştirir, nefsi arındırarak insanların kurtuluşunu gerçekleştirir. Allah, yaratık-larını en güzel şekilde yaratır ve terbiye eder. Vahye bilerek karşı çı-kan insanı şeytan ve grubu -fıtrata aykırı her türlü eğitimci, devlet, ai-le, toplum düzeni- saptırır. Bu aşamada İslâm ancak bir öğüt, bir teb-liğdir, dileyen inanır, kurtulur, dileyen batağa sapar. İslâm ümmeti insanları yaratılışlarındaki hayra eğilimli tarafla-rını ortaya çıkarmak ve onları en yüksek ahlâka ulaştırmakla yüküm-lüdür. İnsanlığın günah ve şirk bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanların ilâhı saflığına dönüşü, takva ile en güzel olana uyulması için ilâhı, kutsal bir nur yani İslâm'ın rehberliği şarttır. İnsanlar fert ola-rak nefislerinde olanı gözlerlerse veya kainattaki her çeşit, sayısız ni-metleri aklederlerse veya geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden ibret alabilirse hakikati idrak edebilirler. Her insan, nefsine ve topluma karşı yaptıklarında bir kötülük oluştuğunun farkındaysa vicdan azabı duyabiliyorsa onda bozulmamış bir ahlâkı yapı vardır. "En güzel ahlâkı" tamamlamıştır, artık geçerli olan onun ahlâkıdır. Bütün yaratılmış varlıklar bu kâinatta Allah'ın değişmeyen yasası (âdetullah)na göre yaşa-maktadırlar. İnsan bu kâinatta halife olarak yaratılmış ve emaneti ye-rine getirmekle sorumlu tutulmuştur: Allah'ın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye yaratılışta sorguladığı insan, Rabbine şu sözü vermişti: "Evet, şahidiz."(A'râf,132). Allah insanı yaratmış, ona düzen ve ölçülü bir biçim vermiştir. Onu en güzel şekilde yaratmış, doğruyu ve yanlışı göstermiş, insan da ya şükreder yahut inkâr eder halde temkin edilmiştir. Bundan sonra dünya hayatında kendini arıtan, yüzünü hanif olarak Allah'a çeviren, kendisini fatr edene ibadet eden kurtulacaktır. Yine Kur'an-ı Kerîm'deki kutsal bilgilendirme yolu, insanı âfâk ve enfüsteki âyetleri düşünmeye, akletmeye çağırdığı gibi, insanın en çok acz içindeyken, meselâ denizde bir gemide yol alırken aniden ge-len bir fırtınada deniz orasında acz içinde kalınca, bütün yalanlama, fitne ve fücûru, ortak koştuklarını unutan insan, hemen Allah'a dua etmektedir. Bu, insanın fıtraten Allah'ın bilincinde olduğuna bir delildir. Bu manevî hak duygusu her fertte mevcuttur ve İnsanı yoldan çıka-ran, işlediklerini süslü göstererek onu asi yapan şeytandır. Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma kaabiliyeti ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona Lailaheillallah öğretilmez ve fıtratın anlamıyla eği-tilmezse ailesi onu yahudi, hıristiyan, mecusi, vb. yollarda eğitir ve bu-na göre onda bir kişilik yapısı gelişir. Halbuki Allah: "Yüzünü samimi-yetle ve tamamen bu dine çevir. Allah'ın sıfatlarında sebat et ki o in-sanları bu fıtrat üzerinde yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirile-mez. İşte doğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler" (Rûm,30) buyurmaktadır. Buna göre bütün insanlar Allah'a inanmak ve ona kulluk et-mekle fıtratta sebat etmelidirler. Yoksa Allah'ın öğütlerinden yüz çevi-rerek, bağımsız davranarak, âyetleri yalanlayarak fıtrata aykırı düşü-leceği gibi, bu sebeple Allah'ın azabına da müstahak olurlar. Çünkü fıtratı bozmak, Allah'a karşı gelmek demektir. Meselâ müşrikler, fıtra-ta uygun doğan hayvan' yavrularının kulağını keserlerdi. Kız çocukla-rını diri diri toprağa gömerlerdi. Kâbe'de Allah'a ortak koştukları birçok putlar bulundururlardı. Fıtratı inkâr etmek için kendilerine de vahiy in-dirilmesini veya peygamberlerin birer melek olması gerektiğini ileri sü-rerlerdi. Onların helâk edilmeleri de bu yüzden oldu. Hiç kimse Al-lah'ın insanı kul olarak yaratması kanununu değiştiremedi ve değiştir-meye kalkanların azapla kuşatılması da bir kanun olarak uygulandı. İslâm'a göre hayatın anlamı ancak fıtrata uygun yaşamaktır. Yeryü-zündeki gelmiş geçmiş hiçbir din ve ideoloji bunu sağlayamamıştır. Üstelik lâik çağdaş düşünce sistemleri, vahye karşı "doğal-pozitif akıl lâiklik" karşıtlığıyla oldukça, basit ve insan fıtratıyla uyum sağlamayan bir şekilde insanın kurtuluşunu din dışı bir yola sokmak istemişlerdir. Ancak insanın fıtratı her şeye rağmen, her türlü muhteşem teknik ge-lişmelere, maddi ilerlemelere rağmen tabiatı gereği gerçek mutluluğu bulamamakta, büyük bir manevî boşluğa düşmektedir. Bu boşluk Al-lah'ın sınırlarını aşmak ve nefsine zulmetmektir (Talâk,1). Bu boşluğu çeşitli dinler doldurmak istemekte ancak hepsi de fıtrata aykırı muharref ve ilkel teklifler getirdikleri için insanlar İslâm-dan başka kurtuluş olmadığını anlamaktadırlar. Çünkü: "Kalpler an-cak Allah'ı sanmakla huzur bulur" (Ra'd,28). Kimileri buradaki ahsen-i takvimi vücut güzelliği, fizik mükemmelliği şeklinde anlamışlardır. Tamam fizik olarak insan gerçekten çok güzel ve mükemmel yaratılmıştır. Mü’min sûresinde de: “O Allah ki size şekil vermiş, sonra şekillerinizi güzelleştirmiştir.” (Mü’min 64) buyurulmaktadır. Sizi en güzel bir biçimde ahsen-i takvim üzere yaratmıştır. En güzel sûreti size bahşeden O’dur. Uzuvlarınızı en güzel bir şekilde birbirlerine uyum içinde yarattı. Sonra da size şekil verdi. Değersiz bir çamurken size şekil verdi, sûretlendirdi sizi. Elsiz ayaksız, gözsüz kulaksızdınız da size el, ayak, göz, kulak verdi. İç ve dış organlarınızı en güzel bir şekilde düzenleyip sizi ahsen-i takvim üzere kıldı. Bu vücutlarınızı, bu uzuvlarınızı, bu varlığınızı size kim verdi? Analarınızdan mı aldınız? Babalarınız mı verdi onu? Bir düşünün, buyurulmaktadır. İnsan öteki varlıklardan farklı bir vücut yapısına ve fizik güzelliğine sahiptir. Doğrulabilme, ayağa kalkabilme, eliyle yiyeceğini ağzına götürebilme, konuşabilme, konuşulanı anlayabilme, menfaatini zararını bilebilme ve seçebilme özelliğinde yaratılmıştır. Ama burada anlatılan sadece fizik güzelliği değildir. Çünkü biz biliyoruz ki yeryüzünde vücudu, fiziği insanınkinden çok daha güzel varlıklar da vardır. Bir de fiziğin kabullenilip reddedilmesi insanın kendi elinde de değildir. İnsan nasıl yaratılmışsa onu kabullenmek zorundadır. Erkek oluşu, kadın oluşu, beyaz oluşu siyah oluşu, uzun ya da kısa boylu oluşu itiraz edeceği bir konu değildir. Ama az evvel sözünü ettiğimiz kulluk sorumluluğunun kabullenilip reddedilmesi onun kendi elindedir. Allah’ın kendisinden istediği bu kulluk sorumluluğunu kabullenen kişi, ahsen-i takvimdedir; reddeden de esfel-i safilindedir. Allah insana diğer varlıklardan farklı olarak akıl vermiş, feraset vermiş, iyiyi kötüden, hakkı bâtıldan ayırt edici anlayış, irade, ikisinden birini seçebilme istidadı vermiş ve bu üstün sıfatlara karşılık ona yeryüzünde en büyük görevi de yüklemiştir. Bu görev yeryüzünde hilafet görevidir. Hattâ Bakara’da anlatıldığı gibi melekler bunu anlayamamışlar da Cenab-ı Hakka: “Ya Rabbi ne o? Nasıl bir şey bu hilafet? Ne özelliği var bu insanın da bu görevi kendisine yükledin?” dedikleri zaman Rabbimiz de: “Meleklerim! İşte kan dökecek, fesat çıkaracak özellikleri, yani esfel-i safilin özellikleri yanında, ahsen-i takvim özellikleri de olan bir varlıktır bu insan. Yani iman edecek, sabredecek, cihad edecek, canını verecek, oruç tutacak, kulluk yapacak bir varlık. Ama bunun yanında isyan da edebilecek, inkâr da edebilecek bir varlık. Hem kulluk sorumluluğunu yerine getirerek ahsen-i takvim özelliğini sürdürebilecek, hem de esfel-i safiline düşebilecek bir varlık…” buyurmuştu. Ama kâinatta öteki varlıklara benzemeyen bir varlıktı insan. İş-te böyle iradeli bir varlığın evrenin zorunlu kanunlarla yönetilen düzenine nasıl uyum sağlayacağını anlayamadıkları için melekler bu soru-yu soruyorlardı. Çünkü kâinatta her şey itirazsız kulluk ilkesine dayanıyordu. Tüm varlıklar iradesizdi. Meleklerin kendileri de… Ama anla-yamıyorlardı, yeni bir varlık geliyordu ve bu varlık tüm diğer varlıklara göre iradeli, itiraz edebilme, reddedebilme, karşı gelebilme, kafa tutabilme özelliğinde yaratılacak bir varlıktı. Nasıl olacaktı bu iş? İradesiz binlerce varlık içinde iradeli bir varlık. Allah yeryüzünde kendi istediği şekilde hayat sürecek bir varlık yaratmayı murad ediyordu. Ama halife olma özelliğinde yaratılan bu insanın bu özelliğinin yanı başında bir başka özelliği daha vardı. Bu insan ya halifeliği seçecekti, ya da kan dökücülüğü ve bozgunculuğu. Yani bu insan hem Allah’ın istediği bir hayat tarzını tercih edebilecek, hem de kendi isteyip de Allah’ın istemediği bir yaşam biçimini de tercih edebilecek ve yeryüzünde kan döküp bozgunculuk yapabilecekti. Bu “halife” tabirinin içinde hem Allah’ın istediği biçimde bir hayat sürebilen hem de kan dökebilen, yan çizebilen anlamları vardı. İşte görüyoruz bugün Allah’ın istediği imanı yaşayanlar da Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayan kâfirler de mevcuttur. Allah, insanı böyle üstün bir kapasitede yaratıyor ve kendisine yeryüzünde bu yetkiyi veriyordu. Yeryüzünde halife olarak yaratılan bu insan yeryüzünde fıtratına uygun bir hayat yaşayacak, Allah’ın is-tediği kulluğu icra edecek ve Allah’ın istediği adaleti gerçekleştirecekti. Allah’ın yasalarından ve nizamından kaynaklanan ustaca idare e-sasına göre evreni idare edecekti. Yani idareye, yönetilmeye, korunmaya ve tedbire muhtaç olan yeryüzündeki sosyal hayatı Allah’ın belirlediği sistemin ilkelerine göre idare edecekti. İşte hilafet buydu ve halife olarak yaratılan bu insan Allah’ın kendisine bahşettiği bu güçle, bu bilgiyle etrafını kuşatan varlıkları tanıyabilecek ve yine Allah’ın kendisine verdiği akıl gücüyle iyilik ve kötülüğü, salah ve fesadı, itaat ve isyanı kavrayabilecek, karşılaştığı olayları birbirleriyle kıyas ederek hayatın problemlerine çözümler getirebilecekti. Öyleyse anlıyoruz ki insana verilen bu irade, bu güç, bu enerji, bu bilgi, bu akıl, bu ahsen takvim, kesinlikle emânettir. Allah’ın emânetidir bunlar. İnsan, Allah tarafından kendisine emâneten verilen bu gücü, bu enerjiyi, bu aklı, bu ahsen yaratılışı dondurmak, dumura uğratmak, kullanmamak hakkına sahip değildir. Bunları hayata hiçbir şey kazandırmayacak ve ha-yatı bir adım daha ileri götürmeyecek boş şeylerde kullanamaz. Bu düşünce, insanı bencillik ve bireysellikten kurtaracak, artık o yalnız kendini düşünen, kendi hayatını yaşayan bi-risi olmadığını, olamayacağını, başkalarını da düşünmek zorunda ol-duğunu hatırlatacaktır. Öyleyse yeryüzünün halifesi olarak, yeryüzünde ahsen bir takvimle yaratılmış ve Allah tarafından en üstün vasıflarla donatılmış olan insan yeryüzünde Allah’ın hesabına, Allah’ın ismine, Allah’ın adı-na bir şeyler yapmakla mükellef olan varlık demektir. Zaten halife, temsil etmek, vekalet etmek demektir. Halife, kendisine otorite tarafından verilen görevleri onun yerine kullanan kişidir. Yani kendisi mâlik olmayıp, sadece Allah’ın temsilcisidir. Kendisine gerçek mâlik tarafından verilenler dışında hiçbir güce sahip olmayan varlık demektir. Onun görevi sadece temsil ettiği otoritenin isteklerini yerine getirmektir. Halife bu hususta asıl olmayan, vekil olan ve Allah adına yeryüzünde Allah’ın hükümlerini icra eden varlık demektir. Yani Allah adına kulluk yapacaklar, Allah adına adaleti ikâme edecekler, Allah adına zulmü kaldıracaklar, Allah adına düzeni temin edecekler... İşte Allah insanı bunu becerebilecek bir kapasitede, bir kıvam-da yaratmıştır. Ya da kıyam özelliğine, ayağa kalkıp doğrulabilme ö-zelliğine sahip olarak yaratmıştır Allah onu. Zaten kıyam esastır. İnsan kıyam edebilmeli ki kıraat edebilsin. Kıyam, kıraat makamıdır. Kı-yam, kıraat için gerçekleştirilir. Ya da kıraat ancak kıyamla gerçekleştirilebilir. Öyleyse Allah insanı kıyamı en güzel biçimde gerçekleştirebilecek biçimde yaratmıştır. Allah için kalkmaya, Allah için doğrulmaya, Allah adına belini doğrultmaya, Allah’ın diniyle doğrulmaya, Allah’ın diniyle hayatı doğrultmaya muktedir yaratmıştır insanı. Allah’ın arzularını kaim kılmaya muktedir yaratılmıştır insan. Ya Allah! Deyip Allah’a kulluğa doğrulmaya, namaza doğrulmaya, Allah için gecede ve gündüzde kaim olmaya muktedirdir insan. Ama böyle yaratılan, bu güçle bu takatle, bu kapasiteyle yaratılan insanlardan kimileri tüm güçlerini, varlıklarını, fıtratlarını, hayatlarını Allah adına kıyama adarlarken, Allah adına doğrulup hayatlarını Allah’ın emirleriyle doğrulturlarken, ahsen-i takvim özelliklerini muhafaza ederlerken, kimileri de bu yaratılış özelliklerine ihanet ettiler. Allah’ın kendilerine lütfettiği bu kıvamlarını, bu güç ve imkânlarını onun dinine kullanmadılar. Ona kullukta kullanmadılar. Allah onlara doğrulabilme imkânı vermişti ama onlar Allah için namaza doğrulmadılar da başka şeylere doğruldular. Allah onlara konuşma kıvamı vermişti ama onlar bu imkânlarını Allah’ın âyetlerini konuşmada, Resûlü’nün hadislerini anlatmada kullanmadılar, hep başka şeyler konuşmakta kullandılar. Allah onlara bakma, görme kıvamı vermişti. Ama onlar onu, onu kendilerine lütfeden Allah’ın görsel âyetlerini okumada ve kullukta kul-lanmadılar da hep başka şeyleri seyretmede kullandılar. Allah onlara kalp vermişti, akıl vermişti, anlayış ve kavrayış vermişti. Ama onlar bu nîmetleri kulluğun ötesinde başka yerlerde kullandılar. Allah’ın verdiklerini Allah yolunda kullanmadılar da böylece esfel-i safiline indiriverdiler kendilerini. Çünkü kullanılmayan nîmetleri alıverir Allah. İnsanlar Allah’ın kendilerine lütfettiği nîmetleri kullanmayarak insanlık değerlerini düşürmeye kalkışırlarsa, Allah da onları onlardan geri alıverir de onları hayvanların da altına indiriverir. İşte bunlar Allah’ın kendilerine verdiği kalplerini, akıllarını Allah’a kulluk yolunda kullanmadıkları için Allah’ın kalplerini mühürlemiş olduğu, bunun için de kendi hevâ ve heveslerine uyarak insanlıktan çıkmış kimselerdir. Söz anlamaya yanaşmadıkları için, istifade etmek, iman etmek ve amel etmek üzere dinlemedikleri için Allah onların kalplerini mühürleyivermiştir. Yani dinlemek ve anlamak için kendilerine verdiği hassalarını kullanmadan yana olmadıkları için Allah da bu hassalarını onlardan alıvermiştir. Kalplerine mühür vurmuştur Allah, çünkü bu adamlar Allah’ın kendilerine verdiği kalplerini kullanmak istememişlerdir. Allah böyle davranan kimselerin kalplerini mühürlerken, insanî özelliklerini alıp onları duymaz, duygu-lanmaz, hayvanlardan daha aşağı varlıklar haline getirmektedir. Bu, dünyada da böyledir, ahirette de. Dünyada Allah’a kulluktan kaçan insanlar cehennemi yaşadıkları gibi, ahirette de Allah onları cehennemin esfeline yuvarlayacaktır. İşte görüyoruz, gerçekten kâfirler dünyada da cehennemi yaşamaktadırlar. Dünyada da esfel-i safilini yaşamaktadırlar kâfirler. Hayvandan daha aşağı varlıklar olarak dünyada da cehennemi aratmayacak bir hayatın içindedirler. Beyyine sûresinin de ifade ettiğine göre bunlar tüm mahlukâtın en şerlisidirler. Hattâ hayvanlardan daha aşağı mahluklardır bunlar. Kendilerine verilen bu nîmetleri kullanmayan insanlar yarın iti-rafta bulunacaklar. “Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık, çılgın alevli cehennemlikler içinde olmazdık” derler. Böylece günâhlarını itiraf ederler. Çılgın alevli cehennemlikler yok olsunlar! Bunlar günâhlarını itiraf ederek böyle söyleyecekler. Peki nerde söylüyorlar bunu? Cehennemin içinde. Cehennemin esfelinde söy-lüyorlar. Dünyada yaşadıkları aşağılık bir hayatın sonunda yuvarlandıkları aşağılık bir cehennemde söylüyorlar. “Ah! keşke bir kulak verseydik! Keşke bir dinleseydik! Keşke bir akletseydik, bir tedebbürde bulunsaydık! Keşke Rabbimizin bize verdiği akıllarımızı, gözlerimizi, kulaklarımızı kullanabilseydik! Keşke insan olduğumuzu unutmasaydık! Keşke hayvanlar gibi davranmasaydık!” diyecekler ve pişmanlık ortaya koyacaklar. Ama geçmiş olsun! Bunu bugün söyleyecektiniz. Yarın diyeceğinizi bugün söyleyecektiniz. Bunu dünyada anlayacak ve dünyada adam gibi davranacaktınız. “Ah keşke dinleseydik! Keşke kulak verseydik! Keşke dinleseydik de öyle yaşasaydık!” Neyi? Kur’an’ı ve Sünneti. “Keşke Rabbi-mizin gönderdiği kitabına ve elçisinin Sünnetine kulak verseydik! Keş-ke Rabbimizin hayat programı olan vahyini tanımış olsaydık da hayatımızı onunla düzenleseydik! Meğer Allah bütün bu konularda pek çok şeyler söylüyormuş ama ona ilgisizliğimiz yüzünden bilememişiz, anlayamamışız. Meğer Allah bizim hayatımızın tüm alanlarına karışıyor ve hayatımızın tümünde bizden kulluk istiyormuş, ama kulak vermediğimiz için, ilgilenmediğimiz için bizler anlayamamışız. Biz Allah’ı sa-dece hayatımızın belli bir bölümüne karışıyor zannediyorduk.” İtiraf ettiler, evet dediler, günâhlarını ortaya koydular. Başka çareleri de yoktur zaten. Yaptıklarına Allah şahit, arz ve sema şahit, azaları şahit, peygamberler şahit iken elbette saklayamazlardı bu gerçeği. O zaman Allah onları ahirette cehennemin esfeline, cehennemin en aşağı tabakasına yuvarlayacaktır. Kâfirler cehennemin esfeli-ne yuvarlanırlarken, beri tarafta istisnalar da vardır:
Tîn Suresi 5. Ayet | Tevhid Meali