29. “Ey Muhammed! Öğüt ver; Rabbinin nîmetiyle sen, ne kâhinsin, ne de delisin.” “Peygamberim sen uyar, sen hatırlat, sen tezkir et insanlara bu âyetleri. Sen gündem olarak bu âyetleri insanlara ulaştır. İnsanların gündemlerini bu âyetlerle oluştur. İnsanları vahiyden habersiz ken-di kendilerine, kendi hevâ ve hevesleriyle oluşturdukları sun’i gündemlerinden uzaklaştırıp kıyamet, hesap, kitap, azap, ikap, cennet, cehennem gündemleriyle onların hayatlarını doldur. Böylece onlar senin kendilerine duyurduğun âyetlerin gündemine yönelsinler, onu konuşsunlar, onu düşünsünler, onu araştırsınlar ve Allah’ın rızasını kazanmanın derdi, hesabı içine girsinler. Yarın için kendilerini Allah’ın gazabından ve cehenneminden kurtaracak amellere yönelsinler.” Bu-nu peygamberine bir görev olarak yükleyen Rabbimiz onun şahsında bize de aynı görevi yüklemektedir. Bizler de tıpkı peygamberimiz gibi Allah âyetlerini insanlara duyurmak, insanların gündemlerini vahiyle oluşturmak zorundayız. İşte bu âyetlerle toplumun karşısına çıkıp onların gündemlerini bu âyetlerle oluşturmaya çalışan Rasulullah Efendimize bazen kahin, bazen şair, bazen mecnun derlerken, onların bu saçmalıklarına karşılık Allah diyor ki, “peygamberim, Rabbinin nîmetiyle sen ne kâhinsin, ne de mecnun.” Daha önceleri kendisine Muhammed’ül Emin dedikleri, herkesin kendisine güvendiği, sevip saydığı bir insan Allah’tan vahiy alıp da bu vahyi insanlara duyurmaya başlayınca, insanların gündemlerini bu vahiyle oluşturma kavgası içine girince, birdenbire ona deli demeye, şair demeye, kâhin, sihirbaz demeye başlayıverdiler. Aslında bu farklı özelliklerin aynı anda bir kişide bulunması mümkün değildir. Allah’ın âyetleriyle toplumu uyaran, vahiyle topluma yön veren, Kitapla topluma yol gösteren, toplumun problemlerini çözümleyen bir adama kâhin, şair diyeceksiniz, yakışmayacak, bu deli, bunun hiçbir şeye aklı ermiyor diyeceksiniz, sonra da dönüp bu şairdir, şiir söylüyor diyeceksiniz. Gerçekten çok tuhaf şeyler bunlar. Ama insanlar ona bunları söylüyorlardı. Bakın Allah buyurur ki, “ey peygamberim! Onlar ne derlerse desinler! Sen Rabbinin nîmetleri ile, Rabbinin nîmetleri sayesinde as-la deli değilsin!” Peki Rabbimizin hangi nîmetleri sayesinde deli değildi Allah’ın Resûlü? Elbette önceleri kendisine emin kimse denirken daha sonra Allah’ın nîmetlerine ulaşınca ona bunları söylemeye başlamışlardı. Hangi nîmetlerdi Rabbimizden peygamberimize ulaşan ve ona deli dedirten? İman, hidâyet, risâlet, peygamberlik, vahiy, Kur’an nîmeti… Yâni ey peygamberim, Kur’an’la, Kur’an sayesinde, Kur’an nîmeti sayesinde sen asla deli değilsin. Zira bu nîmete mazhar olan kişi asla deli olamaz. Kur’an’la beraber olan, vahiyle beraber olan kişi, vahiyle hareket eden kişi asla deli olamaz. İşte bu, Allah’ın tescilidir. Vahiy nîmetine sahip olan, Kur’an’la hareket eden, hareket noktası Kur’an olan kişi hiçbir zaman deli olamaz. Hiç kimse ona deli diyemez. Eğer bizler de şu anda tıpkı peygamber gibi bir tavır sergileyebilir, peygamberimizin misyonuna sahip çıkabilirsek, tıpkı onun gibi Kur’an’la beraber olabilir, Kur’an’la hareket edebilir, Kur’an’ı hareket noktası kabul ederek, imanla, hidâyetle, peygamberlikle, vahiyle beraber olabilirsek o zaman bilelim ki Rabbi-mizin bu tescili bizim için de geçerlidir ve kesinlikle bilelim ki biz deli değiliz, mecnun değiliz, haktayız, hidâyetteyiz, doğru yoldayız. Zerre kadar kendimizden bir şüphemiz olmasın. Ama bunun aksini yapıyorsak, yani vahiyle beraber değilsek, vahyi tanımıyorsak, konuştuğumuz vahiy değilse, amellerimiz vahiy ürünü değilse, hareket noktamız vahye dayanmıyorsa, yaptığımız ve yapmadığımız şeyler vahiyden kaynaklanmıyorsa işte o zaman kendi kendimizden şüphede olabiliriz. Acaba biz deli miyiz? Acaba biz mecnun muyuz? Acaba hayat programımızı iki ayaklı ya da ayaksız cinlerden mi alıyoruz? Acaba vahyin yerine cinleri mi oturttuk? Cin kaynaklı bir hayatımız mı var? Bundan her an şüphede olabiliriz.