20. “Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam gelmiş ve şöyle demişti: “Ey Milletim! Gönderilen elçilere uyun.” İşte Allah’ın elçileriyle toplumun önde gelen mele takımıyla, inkârcı takımıyla kıyasıya bir mücâdele devam ederken, tartışmanın hararetlendiği bir sırada şehrin ta öte başından, şehrin kenar mahallelerinden, gariban takımından bir adam, bir yiğit koşarak geldi. Allah yolunda başına gelecekleri göze alarak, Allah uğrunda her şey can baş üstüne diyerek, Allah adına sa’y ederek geldi. İşi ciddiye alarak geliyor, acele ederek geliyor, sorumluluğunu bilerek geliyor. Anlıyoruz ki Allah elçileri mesajlarını şehrin en uç noktalarına kadar ulaştırmışlardı da bu yiğit Müslüman olmuş, hidâyetle tanışmıştı. İnandığı Rabbinin elçilerine destek olmak, kendisini onların önüne siper yapmak, toplumundan iman edeceklere örnek olmak, yol göstermek, iman etmeyecekleri de var gücüyle uyarmak için koşa koşa geliyor. Eğer ben de o Allah elçileri gibi Allah mesajını yılmadan insanlara duyurma samimiyeti içinde olursam, kesinlikle inanmalıyım ki beni destekleyecek birileri bana koşarak gelecektir. Ama unutmamalıyım ki, onun bana gelişindeki sürat benim bu konudaki samimiyetimle orantılı olacaktır. Bu bölüm bana başka bir konu daha hatırlattı ki, o da şudur: O peygamberler anlatacaklarını sadece şehrin merkezindekilere anlatmamışlar. Tebliğlerine odak noktası olarak hep elit tabakayı seçmemişler. Bu zekidir, bu zengindir, bu öğretmendir, bu idarecidir, bunun arabasının modeli şöyle, bunun kesesi böyle diye seçmemişler muhataplarını. Bunun hesabını Allah’a bırakıp herkese anlatmışlar, her kesime duyurmuşlar. Gecekondu bölgelerine kadar gidip anlatmışlar dini. Ve işte onlardan iman etmiş bir yiğit koşarak geliyor. Bir koşuyla geliş değil bu. Ya ne? Can baş üstüne diyerek geliyor, sorumluluğunun bilinciyle geliyor, toplumuna karşı peygamberlerin yanında yer almak için geliyor, başına gelecekleri önceden bilerek ve kabullenerek geliyor. Avazının çıktığı kadar bağırarak dedi ki, “ey kavmim! Ey benim milletim! Ey benden olanlar! Ey benim etim kemiğim olanlar!” Dik-kat ederseniz onları kendisine nispet ederek sözlerine başlıyor. Onları düşündüğünü, onlar lehine hareket ettiğini belirterek ettirerek konuşmasına başlıyor. “Ey kavmim!” Dâvette, eğitimde çok hoş bir metottur bu. Muhatabı, müşteriyi sahiplenmek. Karşımızdaki muhatabımızın bi-zim olduğunu, bizden olduğunu, bizim onunla beraber olduğumuzu belirterek söze başlamak. “Kardeşim, hemşerim, arkadaşım, akrabam, dostum,” diyerek söze başlamak. Ona acımak, onu kurtarmak zorunda olduğunuzu unutmadan söze başlamak. Bakın bu yiğit sözlerine böyle başladı. Üstelik peygamberleri reddedenleri sahiplenerek, onları dünkü kendi konumunda acınacak bir durumda görerek dedi ki, “şu görevlendirilmiş Allah elçilerini dinleyin! Onların hak sözlerine kulak verin! Vazgeçin şu inatlarınızdan da önce bir dinleyin! Anlayın! Sonra da onlara tabi olun! Onların dediklerini tutun! Onlara ittibâ edip, adım adım izleyin onları!” Peki niye izleyecekler? Niye dinleyecekler onları? Bakın bunun gerekçesini de şöyle açıklıyor: