Yâsîn Suresine Dön

Yâsînيس

25. Ayet

25Yâsîn Suresi

اِنّ۪ٓي اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِۜ

“Şüphesiz ki ben, sizin Rabbinize iman ettim. Beni dinleyin.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

24, 25. “Doğrusu o takdirde apaçık bir sapıklık içinde olurum. Şüphesiz ben Rabbinize inandım, beni dinleyin.” Gerçekten o zaman ben apaçık bir dalâlete, apaçık bir sapıklığa dalmış olurum. O zaman sapıklık içinde boğulup gitmiş olurum. Böyle yapınca sapık olmaz mıyım ben? Sapıklık değil midir bu? Benim sapıklığım açığa çıkmaz mı o zaman? Bunun apaçık bir sapıklık olduğu anlaşılmaz mı, bu ne sapıklık demez misiniz bana? Dikkat ederseniz burada da kurtuluşun iki temel şartından söz ediliyor: Bir insanın kurtuluşa erebilmesi için bir içinde bulunduğu şartlar yaşadığı ortam şartları vardır, bir de bizzat o kişinin kendisi vardır. Yâni meselâ suda boğulmak üzere olan bir insanın kurtulabilmesi için iki şey gereklidir: Birincisi adamın içinde bulunduğu ortamın değişmesi lazımdır. Yâni kendisini boğmakta olan suların çekilmesi gerekmektedir ki adam kurtulsun. Yahut da kendisi suyun içinden yü-züp çıkmayı becerecek ki kurtulabilsin. Ama bakın burada, o yiğit Müslüman bunların her ikisinin de Allah karşısında geçersizliğini vur-guluyor. Daha doğrusu onun diliyle Rabbimiz bize bunu haber veriyor. Bakın diyor ki, “ey kavmim, söyleyin bana, şâyet sizin az evvel Rahmân diye zikrettiğiniz, kabul ettiğiniz, tanıdığınız o Rabbim bana bir darlık, bir sıkıntı gönderecek olursa, onun berisindekilerin bana yakınlıkları, bana aracılıkları, şefaatleri bana hiç bir şey sağlayamaz, benden hiç bir şeyi uzaklaştıramaz. Rabbimden bana geleceklerden hiç kimse beni koruyamaz. İşte yaşadığımız hayatta bir takım sıkıntılar, hastalıklar, zorluklar var. İşte önümüzde kabir var, kabirde sıkıntılar var. Diriliş, haşr, neşr, terazi, mizan, sorgu, hesap, kitap, sırat, cennet, cehennem var. Allah berisinde İlâh kabul ettiklerinizin hiç birisi sizleri bu sıkıntılardan kurtaramayacaklardır. Hiçbir güç beni ve sizi Allah’ın sorgulamasından, Allah’ın cehenneminden, Allah’ın azabından çıkarmaya, kurtarmaya güç yetiremeyecektir. Rahmân olan Allah’a karşı kimin ne gücü, kimin ne yetkisi olabilecek ki? Öyleyse işte ben, yâni biz, yâni hepimiz Allah’ı bırakır da O’nun berisindekileri İlâh edinecek olursak, kesinlikle bilelim ki apaçık bir sapıklığa düşmüş oluruz. Dünyada da sıkıntılardan, dertlerden, buhranlardan, bunalımlardan, çıkmazlardan, çözümsüzlüklerden kurtulamayız, âhirette de. “Dalâl” kelimesinde yal-nız kalma, yardımcısız kalma anlamı da vardır, onun için böyle söyledim. “Allah benden desteğini çekiverirse ben ne yaparım?” diyor o yi-ğit. “Muhakkak ki ben Rabbime inandım, ben sadece benim Rab-bim değil sizin de Rabbiniz olan, âlemlerin Rabbi olan Allah’a iman ettim. Öyleyse dinleyin beni, bana kulak verin. Çünkü sözü dinlenmesi gereken, sadece Rahmân’a inanan, Rabbe iman eden, Rabbin ki-tabından, Rabbin âyetlerinden, Rabbin yasalarından, Rabbin hayat programından haberdar olan, Rabbin âyetleriyle konuşandır. Sözü dinlenecek olanlar sadece bunlardır. Bunların dışında sözü dinlenecek, konuşmalarına kulak verilecek yoktur.” O yiğit böyle diyordu. “Ben Rabbinize inandım, öyleyse beni dinleyin. Sözü dinlenecek benim,” diyordu. Belki de Allah’ın yiğit kulu, bizim önderimiz, örnek kahramanımız bu sözünü, yanı başında çırpınan Allah elçilerine söylü-yordu: “Ey Allah elçileri, siz şahit olun ki ben inandım Rabbimize. Benim imanıma sizler şahit olun!” Veya belki de kavminin yüz hatlarından ikna olmadıklarını hissedip öldürüleceğini anlayınca son bir söz olarak imanını tazeliyor, kelime-i şahadet getiriyordu. Allah elçilerinin önüne bir kalkan gibi kendisini atarak tıpkı Fi-ravun’un sarayında iman etmiş, ama bir süre imanını gizlemiş, nihâyet Firavun ve adamları Hz. Musâ’yı öldürme kararı alınca artık bu durumda imanını gizlemenin hiç bir anlamının kalmadığını anlayarak hemen kendisini Hz. Musâ’nın önüne atarak, vücudunu Hz. Musâ’nın önüne kalkan yaparak: “Ey zalimler, sizden hiçbir ücret istemeden sizi Allah’a çağıran, sizi kurtuluşa çağıran salih bir Peygamberi öldürmeye mi kalkışıyorsunuz? Bunu asla yapamazsınız! Yapamayacaksınız! Beni çiğneyip geçmeden peygamberin kılına bile dokunamazsınız!” diye haykırarak Peygamber mesajını savunan bir mü’min kişi, bir mü’-min yiğit gibi, kendini fedâ ediyor ama peygambere de destek veriyordu. Ya da peygamberi öldürmeye, peygamberin vücudunu ortadan kaldırmaya giden Ömer’in karşısına dikilip, peygamberi öldürmekten vazgeçirmeye çalışan, Ömer’in tokatlarına kendisini hedef ya-pan Hz. Fatıma anamız gibi… İşte bu yiğit de şehrin çok uzak mahallelerinden koşup gelmiş, peygamberlerin yalanlandığı bir ortamda peygamberlerle beraber onların sözünün bittiği yerde, cesurca tevhidi ortaya koyuyor ve kendisini bu uğurda fedâ edecek biçimde peygamber fonksiyonuna sahip çıkıyordu. Savundu peygamberleri. Sahip çık-tı onlara. “Yapmayın, etmeyin,” dedi, uyardı kavmini. Ama dinlemedi-ler onu. Söz hakkı vermediler ona. Hayat hakkı tanımadılar yiğide. Peygamberlere destek veren insanı öldürdüler, susturdular, şehit ettiler onu. Aslında burada bir taraftan Rabbimiz o yiğidin âkıbetini anlatırken, diğer taraftan da onun güzel âkıbetini ortaya koyuyor. Bakın buyurur ki Rabbimiz: