62. “Andolsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akl etmez miydiniz?” Ama, hâl böyleyken, Ben sizinle böyle bir anlaşma yapmış, size sırat-ı müstakîmi göstermişken, sizi cennete götürecek yol bu iken ve o şeytan da size apaçık bir düşmanken, bu amansız düşmanınıza karşı sizi uyarmış ve sizden bu konuda ahit de almışken, yine de pek çoğunuz, pek çok cibilliyetler, pek çok nesiller o alçak şeytana uydu da, o, nicelerinin yollarını şaşırtıp dalâlete düşürdü, öyle mi? Ni-ce nesilleri hak yoldan, sırat-ı müstakîmden çıkardı, saptırdı öyle mi? Ah size! Yazık size! Şeytan pek çoklarını yoldan ayırdı da onları ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bilemez bir vaziyette bıraktı. “İdlal, dalâl” bu anlamlara gelmektedir. İdlal birinci olarak hak yoldan, sırat-ı müstakîmden ayrılmak, uzaklaşmak demektir. İkinci anlamıyla ne yapacağını, nereye gideceğini bilmez bir vaziyette kalmak demektir. Issız bir çölün ortasında yolunu kaybetmiş ve ne tarafa doğru gideceğini bilemeyen, şaşkınlık içinde kıvranan bir insanın durumuna dalâl denir. Hidâyet ise bundan farklıdır. Hidâyet, önünde bir tek yol bulunan, çıkış bulunan ve dosdoğru yolda ne yapacağını, ne tarafa doğru gideceğini, ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bi-lerek yürüyen bir kimsenin durumudur. Hidâyette olan kimsenin yolu bellidir. Sınırları bellidir, emirler belli, yasaklar belli, yapılması gerekenler belli, yapılmaması gerekenler belli, işaretler bellidir, hayır belli, şer bellidir. İşte şeytan insanı bu halden koparmak, sırat-ı müstakîmden, hidâyetten uzaklaştırmak ve dalâlete sürüklemek ister. Çünkü bir kişi sırat-ı müstakîmden ayrıldı mı, artık şeytan onun önüne binlerce yol çıkarır, karşısına binlerce al-ternatif çıkarır. Adam hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu bi-lemez ve şaşkınlık içinde bocalar durur. Hak birdir ama bâtıl pek çoktur. Allah’ın Resûlü bir defasında yere tek bir çizgi çizer ve “işte bu dosdoğru yoldur,” buyurur. Sonra onun sağına soluna pek çok çizgiler çizer ve bunların da dalâlet yolları olduğunu söyler. Hidâyette olan, sırat-ı müstakîmde yürüyen kişi sükûnettedir, huzurludur. Çünkü yol tektir; ne yapacağını, ne yapmayacağını bilmektedir. Ötekisinin karşısında binlerce yol vardır ve bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu bilemediği için, şaşkınlık ve dalâlet içinde bocalar durur. Allah buyurur ki: Akıllarınızı kullanmayacak mısınız? Hâlâ akıllanmayacak mısınız? Hâlâ akıl etmeyecek misiniz? Aklınız ermiyor mu sizin? Haydi öncekiler anlamadılar, anlamak istemediler. Şimdi onların haberlerini size ben anlatıyorum. Siz de mi anlamıyorsunuz bu gerçeği? Şeytan yoluna tâbi olanlardan hiç kimsenin kurtulmadığını görmüyor musunuz, akl etmiyor musunuz? Akılda bir bağlanma, bir bağlılık ifadesi vardır. “Hani deveni sağlam bağla ve Allah’a tevekkül et,” buyuruyordu ya Allah’ın Resûlü. Deve bağlandığı zaman bağlanmış oluyor. Öyleyse Rabbimiz istiyor ki, insan akl edecek, aklını kullanacak, aklını bağlayacak hidâyete. Hidâyete tabi olacak, hidâyet kaynağı olan kitabın âyetlerini anlamaya, kavramaya çalışacak, Allah’ın kendisine gönderdiği bu âyetlerin kendisine ne dediğini, ne istediğini anlamaya çalışacak ve bu âyetler istikâmetinde kendisini ıslah etmeye, düzeltmeye çalışacaktır. Allah’ın kendisine verdiği aklını kullanmaya yanaşmayan kişi hem kendisine, hem de çevresine zulmediyor demektir. Zararlı oluyor demektir. Sormak lazım, bu akıllarımızı Allah’ın tek Rabb ve İlâh oluşunu, bizi cennete ulaştıracak tek yolun Allah yolu oluşunu anlamaya kullanmayacağız da nerede kullanacağız yahu? Bizi cehennemden kurtarmaya kullanmayacağız da, bu aklı ne zaman ve nerede kullanacağız? Ama unutmayalım ki, vahye teslim olmamış akıl, bu gerçeği anlayamayacaktır. Böylelerine şöyle denecek: