74, 75. “Allah’ı bırakıp da, kendilerine yardımı dokunur diye, başka tanrılar edindiler. Oysa onlar yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler.” İnsanlardan kimileri, Allah’a şükretmeleri gerekirken tuttular, O’ndan başka, O’nun berisinde sahte İlâhlar, yapay tanrılar buldular da onlara kulluk yapmaya başladılar. Böylece kendilerine yardım olunur diye. Onların yardımlarını görürüz umuduyla. Nîmetleri Allah’tan aldılar, hayatlarını Allah’tan aldılar, hayvanlarını, yiyip içtiklerini Allah-tan aldılar da, Allah’tan başkalarına şükrettiler, teşekkür ettiler. Nîmetlerin sahibini unuttular da, O’nun berisinde kendilerine yardım edeceklerine inandıkları tanrılar buldular. Biz Allah kuluyuz demediler de biz emir kuluyuz dediler. Allah’tan başka kendilerine tapacakları, itaat edecekleri, sözünü dinleyecekleri, yasalarını uygulayıp arzularını yerine getirecekleri ilâhlar edindiler. Kendilerine bir yardımları dokunur diye. Dikkat ederseniz, Rabbimizin beyanına göre bu müşriklerin böyle yapmalarının altında yatan sebep, menfaat duygusudur. Ücret bekleme mantığı onları Allah’tan başkalarını İlâh kabul etmeye götürmüştür. Hani Allah’ı bırakıp da Firavun’u ilâh edinen sihirbazlar da öyle diyorlardı değil mi? “Ey Firavun, şimdi biz senin safında Hz. Musâ’yı (a.s) yenersek bize bir ücret, bir mükâfat var mı?” diyorlardı. Evet kâfirler, müşrikler hep böyledirler. Nerede bir menfaatleri varsa, kimden bir menfaat gelecekse, onu İlâh bilirler, onu büyütürler, onu yüceltirler, sen büyüksün derler; sen yaparsın derler, senin dediğin yapılır derler, senin buyruğun buyruktur, senin yasaların yasadır, sana itaat boynumuzun borcudur derler. Bizim de şu anda Allah berisinde İlâhlarımız var mı? Allah için şöyle bir düşünelim. Meselâ şu kitaba zaman ayırmayı hangi Müslüman istemez? Elbette tüm Müslümanlar bu kitabı okuyup iyi bir Müslüman olmayı ister. Peki niye yapmıyorlar ya bunu? Niye zamanları kalmıyor buna? Galiba tam bunu yapacaklarında tutkunu oldukları, yardımını umdukları bir şeyin varlığı, bir İlâhın, İlâhenin varlığı onlara engel oluveriyor. Herkes nelerin tutkunu olduğunu iyi bir düşünsün. İlâh, bu anlama gelir. İlâh, kişinin kendisine itaat ettiği, sözünü dinlediği, arzularını, yasalarını gerçekleştirdiği varlık demektir. İlâh, kendisine kul-köle olunan varlık demektir. İlâh, hayatın her kademesinde hayata karışma yetkisine sahip, dediği dedik olan varlık demektir. İnsanlar, sosyal hayatlarını belirleyecek İlâhlar, ekonomik dünyalarında söz sahibi İlâhlar, kılık-kıyafet, hukuk ve siyasal yapılarını ayarlayacak İlâhlar edindiler. O dediyse tamam, onu memnun etmek zorundayım dedikleri İlâhlar buldular kendilerine. Bunlar ya insandır, ya taştır, topraktır, ya bir gruptur, ya atalardır ki, bunların tamamı Allah’ın dûnundadır, Allah’ın berisindedir. Bu İlâhlardan yardımlar umdular, beklediler. Halbuki Allah’ı bırakıp ta O’nun dûnunda edindikleri o İlâhlar onlara nasıl yardım edebilecekler? Onların buna asla güçleri yet-mez. Lâkin onlar tanrılarına gönüllü ordulardır, diyor Rabbimiz. Tanrılarına gönüllü nöbetçilerdir. Yâni onlar tanrılarına gönüllü asker, tanrıları da onlara gönüllü nöbetçidir. İki taraf ta birbirine ordudur. Bırakın o putlarının, tanrılarının, Allah berisinde kendilerine sı-ğındıkları varlıkların kendilerini korumalarını, aksine onlar onlara gönüllü ordudurlar, diyor Rabbimiz. Aslında korunmaya muhtaç olanlar koruyanlardan daha zayıftır. İstiaze, sığınma demektir. Güçsüzün, zayıfın, korunmaya muhtaç olanın güçlüye, koruyucuya sığınması demektir. İslâm inancında güçsüz olan mü’minin, güçlü olan Rabbine sığınmasına istiaze denir. İstiazenin üç öğesi vardır: Sığınan, kendisine sığınılan ve sığınma konusu. Sığınan kuldur, sığınılan Allah’tır, sığınma konusu da korkulan her şeydir. Korktuğu bir şeyden Rabbine sığınan kişi, Rab-binin sığındığı o varlığa karşı her zaman güç yetirebileceğine ve kendisini onun şerrinden koruyabileceğine inanmıştır. Müslümanın inancında kendisine sığındığı Allah herkesten ve her şeyden güçlüdür. Mutlak güç ve kudret sahibidir. Onun içindir ki sığınılan Allah, sığınan da kuldur. Koruyan Allah, korunan da kuldur. Ama küfür ve şirk inancında bu tamamen ters işlemektedir. Küfür ve şirk anlayışında sığınan tanrılar, sığınılan da kullardır. Koruyan kullar, korunan da tanrılar, putlardır. Yâni kulları tanrılar değil de tanrıları kullar korumaktadır. İşte görüyoruz, adamlar bir düzen kuruyorlar, bir put dikiyorlar, ona tapınıyorlar, ama o düzen, o put, bırakın kullarını korumayı, kendisini bile korumaktan âciz olduğu için onu kulları korumaktadır. İşte koruma kanunları çıkarıyorlar, aman sahip çıkalım, aman yıktırmayalım, diye çırpınıyorlar. Bu tanrılarınız sizi korumak şöyle dursun, kendilerini bile korumaktan âcizse, niye tapınıyorsunuz onlara? Yok eğer güçlüyse, birileri yıkacak diye bu telaşınız niye? İşte bu şirk mantığıdır ve onlar tanrılarına, putlarına gönüllü ordulardır, diyor Rabbimiz. Hac sûresinin 73. âyetinin beyanına göre, adamlar put yapıyorlar, ona tapınıyorlar ve onu korumak için de put hanelerin kapılarını sıkı sıkı kilitliyorlar. Nihâyet kapının anahtar deliğinden giren bir sinek, o putlara kullar tarafından sürülen bir tatlı parçası koparıp kaçıyor. Rabbimiz buyuruyor ki, bakın ki o putlar kendi vücutlarından sineğin bir parça koparmasına bile engel olamıyorlar. Koparan da âciz, koparılan da. Tapınan da âciz, tapınılan da… İşte şirk mantığı... Kendini bile korumaktan âciz, kullarının korumasına muhtaç bir puta tapınıyor zavallılar. Tanrılarına gönüllü nöbetçidir bu akılsızlar. Tanrıları kendilerini korumuyor da, kendileri tanrılarını korumaya çalışıyorlar. Zaten onlar gönüllü ordu olmasalar, onlar gönüllü askerlik yapıp tanrılarını korumasalar o tanrıların ayakta durmaları asla mümkün olmayacaktır. Öyle değil mi? İşte görüyoruz dün de, bugün de Allah berisinde kendilerine tapınılan, arzuları yerine getirilip yasaları uygulanan tüm sahte İlâhlar kullarını korumak, kullarını doyurmak şöyle dursun, hepsi de kullarından beslenmek ve kullarından korunma talep etmek durumundadırlar. “Ey kullarım, aman bana sahip çıkın, aman beni koruyun, aman beni destekleyin, aman beni yıktırmayın, aman beni gündemde tutun,” diye kullarına yalvarmaktadırlar. Allah yerine ikâme edilen hiçbir Firavun kullarından vergi almadıkça, kullarından destek görmedikçe ayakta duramaz. Hiçbir put kullarından kendisine bir mozole istemedikçe, bir piramit istemedikçe asla tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem kullarından oy, yâni kabul istemedikçe yaşayamaz. Hiçbir âdet, hiçbir töre, hiçbir moda bağlılarından talep görmedikçe ayakta duramaz. Demek ki, Allah berisinde İlâh kabul edilenlerin tamamı kullarına muhtaçtır. Ama Allah böyle değildir. O, kullarının tümünü koruyan, kendisi korunmaya ihtiyacı olmayandır. Tüm kullarını rızıklandırıp doyuran, ama kullarının besleme ihtiyacını duymayandır. İşte küfür ve şirk anlayışlarıyla İslâm inanışının temel farklılığı… Mü’min sadece Allah’a inanır, sadece Allah’ı Rab bilir, sadece Allah’a sığınır. Çünkü koruyan Allah’tır, kendisine sığınılacak tek varlık Allah’tır. Tüm varlıklar O’nun velâyeti altındadır. Tüm varlıklar O’-nun hıfz-u emânındadır. Öyleyse bizler Allah’tan başka İlâhlar kabul etmeyeceğiz. Burada şunu da söyleyelim tabii: Bir varlığın İlâh kabul edilebilmesi için o varlığın zatının, kendisinin bilinmesi, tanınması ge-rektiği gibi, o varlığın sözlerinin, emirlerinin, talimatlarının, yasalarının, buyruklarının da bilinmesi şarttır. Tanınmayan, bilinmeyen bir varlığın İlâh edinilmesi mümkün olmadığı gibi, arzuları, istekleri, buyrukları, emirleri ve yasakları bilinmeyen bir varlığın İlâh kabul edilmesi de mümkün değildir. Öyleyse eğer bizler Rabbimizi tanır, Rabbimizin ki-tabını çok ciddi okuyarak, emir ve yasaklarını, buyruklarını tanırsak, o zaman O’nu İlâh kabul etme imkânımız olacaktır.