15. “Âyetlerimiz onlara açık, açık okununca, bi-zimle karşılaşmayı ummayanlar, Muhammed'e: “Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir" dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştiremem, ben ancak, bana vahy olunana uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabına uğramaktan korkarım.” Gün gibi apaçık delillerle, Beyyine’lerle kendilerine bizim âyetlerimiz okunduğu zaman, duyurulduğu zaman bizimle karşı karşıya geleceklerini ummayanlar, öldükten sonra dirilişi reddedenler derler ki bize bunun dışında başka bir Kur’an getir, yahut da onu değiştir derler. Halbuki Allah’ın Resûlü, Allah’ın kendisine gönderdiği kitabın âyetlerini hiç değiştirmeden, ondan bir şey çıkarmadan ve ona en küçük bir şey eklemeden tebliğ etmişti. Rasulullah efendimizin onlara ulaştırdığı bu Kur’an onların anlayabilecekleri netlikte, açıklıkta bir Kur’andı. İfadeler açıktı, uyarı açıktı, sorgulama netti. Onların hayatlarının yanlışlarını net ve açık bir şekilde ortaya koyan bir kitaptı bu kitap. Böyle sağa sola çekilemeyecek, kendi yamukluklarına yol bul-mak üzere yanlış yorumlanamayacak biçimde açık ve net bir şekilde Allah’ın âyetleri kendilerine duyurulunca âhirete inanmayanlar, hayat bu hayattan ibarettir, bu hayatın dışında başka bir hayat yoktur mantığıyla hareket eden ve Allah’la karşı karşıya geleceklerine ihtimal vermeyenler dediler ki bu Kur’an bizim hoşumuza gitmedi. Biz bu ki-tabın söylediklerini beğenmedik. Bu kitap gündeme getirdiği konularıyla bizim huzurumuzu kaçırdı. Bizim ağzımızın tadını bozdu. Bu ki-tap bizim ve şu anda yaşadığımız hayatı kötü sorguluyor. Ortaya koyduğu şeylerle bizi âciz bırakıyor. Karşısında ne diyeceğimizi, nasıl tedbir alacağımızı, onu nasıl ve neyle reddedeceğimizi şaşırdık. Bu kitabın ortaya koyduğu gerçekler karşısında elimizden hiç bir şey gel-miyor. Halbuki bu kitabın gelişinden önce kendi hayatımızı ne kadar da beğeniyorduk. Kendi kendimize ne kadar da güveniyorduk. Ama bu kitabın gelişinden sonra işte içimizdeki büyük büyük adamların, büyük büyük şairlerin, büyük büyük düşünürlerin dilleri tutuldu. Büyük büyük yöneticilerimiz, büyük büyük kâhinlerimiz bu kitap karşısında âciz kaldılar. Binaenaleyh ey peygamber! Ey Muhammed iyisi mi sen gel bu işten vazgeç. Bize söyleyeceklerin, bize tavsiye edeceklerin bizim anlayabileceğimiz cinsten olsun. Bizim hayatımıza, bizim yaşantımı-za uygun düşecek şeyler söyle. Bizi sorgulayacak, bizim hayatımızı yargılayacak, bizim anlayışlarımızı, bizim inanışlarımızı reddedecek şeyler söyleme. Veya ey peygamber gel gündemi değiştirelim, bizim gündemlerimizdeki konuları tartışalım da hiç olmazsa biz de bir şeyler söyleyebilelim. Tartışmayı bizim sahaya çekelim, biz de bir şeyler söyleyelim de böylece bize tâbi olanlar hepten bizim bir şey bilmeyen âcizler olduğumuzu anlamasınlar ve bize tâbi olmaya devam etsinler. Peygamberle uzlaşma zemini arıyorlardı hainler. Halbuki bu kitap peygamberin kendiliğinden ortaya koyduğu bir kitap değildi ki böyle bir teklife evet diyebilsin. Kur’an’ı ortaya koy-ma konusunda Rasulullah’ın hiç bir yetkisi yoktu. Peygamber Rab-binden kendisine ne geliyorsa onu olduğu gibi ortaya koymak zorunda olan bir beşerdi. Bilhassa kitabın Mekkî sûrelerinde sıkça rastlanan “gul” de ki emirleri bunu son derece açık ve net bir biçimde ortaya koyuyordu. Yâni ey peygamberim sen sadece sana denilenleri or-taya koymak zorundasın diyordu Rabbimiz bu ifadeleriyle. Eğer Allah’ın Resûlü Rabbinden kendisine gelen vahyi değiştirir, insanların gönüllerini hoş etmek için onun bazı âyetlerini gizler ya da ona kendiliğinden bir şeyler ilave ederse Rabbimizin çok çetin tehditleriyle karşı karşıya gelecekti. Rasulullah’ın böyle bir yetkisi olmadığı gibi kıyâmete kadar gelecek hiç bir insanın Kur’an’ı değiştirme yetki ve selahiyeti yoktur. Ben onu kendimden, kendi nefsimden, kendi kendime değiştirme yetkisine sahip değilim. Kendi keyfime göre, kendi arzuma gö-re ben bu Kur’an’ı değiştirme selahiyetine sahip değilim. Ben ancak bana vahy olunana tâbi olurum. Benim işim, benim görevim budur. Yâni Allah’ın elçisi Allah kendisine ne emretmişse, nasıl emretmişse öylece uymak, öylece inanmak ve öylece yerine getirmek zorunda-dır. Allah’tan gelenleri kelimesi kelimesine, harfi harfine Rabbinden gelenlere iman etmek ve onu Allah kullarına duyurmak zorundadır. Evet ben ancak bana vahy olunana tâbi olurum de, çünkü eğer ben böyle değil de sizin arzularınıza tâbi olursam, sizin arzularınıza göre Allah âyetlerini değiştirmeye kalkışırsam, böylece Rabbime isyan edersem o zaman ben büyük bir günün azabından korkarım. Yâni sizin beğenilerinizi kazanma adına, dünyayı ve dünyalıkları elde etme adına Rabbimden gelen âyetleri kendi menfaatlerime göre değiştirir, gizlersem bu Rabbime isyandır ve ben Rabbime karşı böyle bir isyandan korkarım. Çünkü Rabbime karşı işleyeceğim böyle bir is-yan beni büyük bir günün azabının içine götürücüdür. Öyleyse benden böyle bir şeyi kesinlikle istemeyin, bana böyle bir teklifle gelmeyin. Ben de sizler de Rabbimizin bu büyük gününün azabından kurtulmak için Rabbimizden bize neler gelmişse ona uyalım ve kurtulalım diyordu Allah’ın Resûlü.