16. “Ey Muhammed, de ki: “Allah dileseydi ben onu size okumazdım, size de bildirmemiş olurdu. Daha önce yıllarca aranızda bulundum, hiç düşünmüyor musunuz?” Deki ey peygamberim! Eğer Allah dileseydi ben bunu size okumazdım. Allah dileseydi ben bunu size duyurmazdım. Allah dileseydi bu Kur’an’ı size bildirmez ve öğretmezdim. Muhakkak ki işte siz de biliyorsunuz ki ben daha önce aranızda bir ömür boyu yaşadım. Çocukluğum, gençliğim aranızda geçti. Bundan önceki hayatımı biliyor ve tanıyorsunuz. Bundan önce size bu tür şeylerden bahsettiğim oldu mu? Daha önce kitap, vahiy gibi şeylerden hiç söz ettim mi? Düşünmüyor musunuz? Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? Gerçekten de Allah’ın Resûlünün risâlet öncesi kırk yılı onların arasında geçmişti. Bu dönem içinde senelerce Allah’ın Resûlünün Allah bana vahy ediyor, bana vahiy geliyor dediği hiç görülmemiştir, duyulmamıştır. Ne göklerden, ne Allah’tan, ne gayp ten, ne cennetten, ne cehennemden, ne dirilişten, ne hesaptan kitaptan, ne geçmişten gelecekten bir gün bile olsun tek kelime söz söylememiştir. Çocukluğundan itibaren herkesin sevip saydığı çok iyi bir insandı, ama kendisine Rabbi tarafından vahiy gelene kadar toplumun yönünü belirleyecek, uçuruma doğru giden toplumunu kurtuluşa götürecek bir bilgisi olmadığı için bir şey diyemiyordu. Dürüst bir insan olarak toplumun içine düştüğü pislikten rahatsızdı. Güçlüler tarafından güçsüzlerin, yetimlerin ezilişini gördükçe kalbi kan ağlıyordu. Toplumdaki gayri insanî, gayri ahlâkî sınıf ayırımı, ezenlerin ezilenlerin varlığı, zâlimlerin ve mazlumların varlığı, dengesizliklerin varlığı onu temelinden sarsıyordu, ama çareyi de bilmediği için kan ağlıyordu. Zaman zaman şehrin bunaltıcı havasını terk ediyor, Hıra dağına gidiyor ve başını iki elinin arasına alarak beynini çatlatırcasına tefekküre dalıyor ve bu gidişe bir son verecek yollar, çareler araştırıyordu. Nihâyet bir gün Rabbimizin elçisini karşında buluyor ve ondan kendisine iletilen Rabbinin vahyine şahit oluyordu. Allah’ın elçisi Cebrâil Allah tarafından kendisine getirdiği âyetleri toplumuna duyurma emrini getiriyordu. İşte Allah’ın Resûlü, Rabbinden kendisine gelen bu âyetleri etrafındakilere duyurmaya ve etrafındakileri uyarmaya başlayınca toplumda kavga da başlıyordu. İşte Rabbimiz buyurur ki kırk yıl sizin aranızda büyümüş, bundan önce bu konularda size tek kelime bile söylememiş bir peygamberin bu geçmişi, onun peygamberliğinin en büyük delilidir diyerek o insanları bu konuda düşünmeye çağırıyordu. Diyordu ki: Akıllarınızı kullanmaz mısınız? Aklederek bu gerçeği anlamaz mısınız? Bu akıllarınız size bunun için verilmiştir. Evet kim aklını kullanırsa kazanacaktır, kim de bu âyetler karşısında akıllarını kullan-mazlarsa onlar da ebedîyen kaybedeceklerdir. Aklı başında insanlar olarak sizler sonunda kazanmaya da, kaybetmeye de hazır yaratıldınız buyuruyordu.