17. “Allah'a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalan sayanlardan daha zâlim kim olabilir? Suçlular elbette saadete erişemezler.” Peygambere yönelik ama sadece onun şahsını değil tüm insanlığı ilgilendiren genel bir yasadan söz ediyor Rabbimiz burada. Allah’a yalan iftira edenden daha zâlim kim vardır? Allah’a yalan iftira eden kişiden daha zâlim kim vardır. Peki Allah’a yalan iftirayı nasıl anlayacağız? Allah’a yalan iftirada bulunmak demek Allah’ın zatıyla alâkalı, sıfatlarıyla alâkalı yalan söylemek, sıfatları konusunda O’nu eksik tanımak, O’nun bu eksikliğini yerdekilerle tamamlama cihetine gitmek, Onda olan sıfatları başkalarına vermek, başkalarının da O’nun sıfatlarına sahip olduğunu iddia etmek demektir. Yâni yeryüzünde O’ndan başka program yapıcı, kanun ko-yucu bir kısım Rab’lerin de olabileceğine inanmak ve bu kişilerin kanunlarına da uyulması gerektiğini iddia etmek, bunların da yeryüzünde etkili yetkili varlıklar olduklarını söylemek, yalnız Allah’a ait olan hâkimiyet hakkını bu varlıklara da vermek, ya da yeryüzünde Allah-tan başka şifa dağıtıcıların da varlığına inanmak, yeryüzünde Allah-tan başka rızık dağıtıcıların da varlığına inanmak, kendilerine sığınılacak, kendilerine dua edilecek, yardıma çağrılacak Allah’tan başka varlıkların da bulunduğunu iddia etmek işte bütün bunlar Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. Allah’ın zatıyla alâkalı Allah evlât edindi, işte Îsâ Allah’ın oğludur, Uzeyr Allah’ın oğludur, melekler Allah’ın kızlarıdır biçiminde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Veya Aristo’nun dediği gibi Allah ha-yata karışmaz, Allah dünyayı yarattı ve işi bitti. Allah bir şey indirmemiştir, Allah bize âyet göndermemiştir, Allah bizim hayatımızla ilgilen-mez şeklinde Allah’a yalan iftirada bulunmak. Ya da hayatı ilgilendi-ren konularda Allah ve Resûlüne rağmen, Allah ve Resûlünün buyruklarına rağmen veya onlara binaen söylenen yalanlar da Allah’a yalan iftiradır. Yâni Allah ve Resûlünün sözlerini başka bir şekle getirerek söylenen yalanlar. Onların dediklerini demedi, demediklerini de dedi şeklinde ya-lan iftirada bulunmak. Efendim zaten Allah da bundan yanadır, Allah da bunu istemektedir diyerek Allah’ın istemediklerini Allah istiyormuş pozisyonunda insanlara sunmak Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. Efendim Allah da demokrasiden yanadır, İslâm da laikliği önermektedir. Efendim Kur’an’da kesinlikle cihad yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! El kesme, göz çıkarma kesinlikle Kur’an’a yakışan şeyler değildir. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an mahza bir ahlâk kitabıdır! Kur’an da demokratik bir sistem öneriyor efendim! Kur’an bundan başka bir şey demiyor ki! diyerek, kimileri de bugün Allah’ın dediklerini demedi, demediklerini de dedi demeye çalışıyorlar veya dedirtmeye çalışıyorlar Allah’a, Kur’an’a. İşte bu da Allah’a yalan iftiradır. Efendim ben Kur’an’ı başından sonuna kadar taradım orada baş örtmeye dair bir tek emir bile bulamadım diyen kişinin iftirası. Veya ben bu insanların kurtuluşu için bir tek yol biliyorum o da demokrasidir, bunun dışında başka sıhhatli bir çıkış yolu bilmiyorum diyen adamın iftirası. Bütün bunlar Allah adına beyan ve Allah adına Allah’a yalan iftiralardır. Ya da Yahudi ve Hıristiyanlar, müşrikler bir hayat yaşıyorlardı ki baştan sona İslâm’dan uzak, ama diyorlardı ki işte bu yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır. İşte Allah’ın razı olduğu hayat budur, Allah kullarından böyle bir hayat ister. Bizler şu anda Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz. Bizler Allah’ın elçisi Musâ’nın yolundayız, Îsâ’nın yolundayız veya bizler Hanif’leriz, yâni İbrahim’in yolundayız diyorlar ve Allah’a yalan iftirada bulunuyorlardı. Eğer şu anda yaşadığımız şirk hayatını Allah onaylamasaydı, Allah böyle bir hayattan razı olmasaydı elbette bizi helâk ederdi. Demek ki bizler şu anda Allah’ın bizden istediği hayatı yaşıyoruz. Demek ki Allah şirkten razıdır diyerek, kaderci kesilerek şirklerini Allah’a onaylatma iftiraları. Veya bizim Allah’la O yüce varlıkla direk irtibat imkânımız yoktur, bir kısım aracılara ihtiyacımız vardır gibi iftiralar. Evet bunlardan hangisi olursa olsun, Allah’a yalan iftirada bu-lunan kimseden daha zâlim kim vardır diyor Rabbimiz. Dün de bugün de insanlar Allah’a yalan iftiralarda bulunmuşlardır. Bugün de öyle diyorlar müşrikler. Efendim tamam Allah büyüktür, Allah yücedir, din mukaddes bir kurumdur ama dini siyasete alet etmemek lâzımdır. Dini hayata karıştırmamak lâzımdır. Din bir vicdan işidir. Dinin hayatta etkinliği olmamalıdır. İşlerimizi dine dayandıramayız. Bizler kendi hayatımızı kendimiz belirlemeliyiz. Yasalarımızı kendimiz yapmalıyız. Veya işte bugün bizim hayatımızı belirleyecek uzmanlarımız, büyüklerimiz, düşünürlerimiz, siyasîlerimiz vardır. Yâni tüm bu konularda Allah’ın ortakları vardır diyorlar. Evet bütün bizler Allah’ın yarattığı varlıklarız, Allah’ın kullarıyız amma işte bu konuda bize yetkiler vermiş, kendisinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, siyasal işlerimizi, ekonomik işlerimizi, beşerî işlerimizi, sosyal işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndüreceğiz diyerek Allahu Teâlâya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. Allah’ı, Allah’ın kitabını, Allah’ın hayat programını, Allah’ın elçilerini red-detmeye çalışıyorlar. Rasulullah efendimizden bunu istiyorlardı. Ey peygamber bı-rak bu Allah’ın âyetlerini de, sen bize başka şeylerden söz et. Yâni bu Kur’an’ın dışında başka söz bilmez misin sen? Gel başka şeylerden konuşalım. Ekonomiden, seçimden, geçimden, kadından kızdan paradan puldan, marktan, dolardan, zevkten, eğlenceden, yaşamaktan, plajdan, denizden, piknikten konuşalım. Rabbimizin yeryüzünde en büyük zulüm olarak vasf ettiği pis hayatlarının içine çekmek istiyor-lardı Allah’ın Resûlünü. Peygamberin gündem değiştirmesini ve kendi gündemlerine sahip çıkmasını istiyorlardı. Peygamberin kendisine gelen vahyi bırakmasını, vahiyden bahsetmemesini, vahyi gündeme almamasını veya vahyi değiştirmesini istiyorlardı. Kendisine gelen vahye karşı sanki hiç gelmemiş gibi davranmasını, görmezden, duy-mazdan gelmesini, yahut gelenleri onların keyiflerine göre değiştirmesini, hayatlarına ters düşenleri gizlemesini, iştahlarını kaçıracak âyetleri gündeme getirmemesini istiyorlardı. Böylece Rasulullah’ın Rabbine iftira etmesini bekliyorlardı. Halbuki böyle yaparak Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini demedi pozisyonunda onların keyiflerini hoş ederek Allah’a iftira edenden daha zâlim kim vardır? diyordu Rabbimiz. Tabi bu sadece Rasulullah efendimiz için değil bugün bizim için de geçerli. İnsanların huzuru kaçmasın diye Allah âyetlerini gizlemek, Allah’ın demediklerini sanki Allah diyormuş pozisyonunda in-sanlara sunmak yeryüzünde en büyük zulümdür. Aynı zamanda Allah’ın âyetlerini yalanlayan kimseden daha zâlim kim vardır? Allah’ın âyetlerini yalanlamak, Allah’ın âyetlerini yok farz etmek, gelmemiş kabul etmek, âyetlere rağmen onlarla ilgi kurmadan yaşamak, âyetlerin varlığından habersiz yaşamak, âyetlere rağmen âyetlerin zıddına bir hayat yaşamak demektir. Kendisine Al-lah’ın âyetleri vahy edilmiş, Allah’ın âyetleri gönderilmiş bir peygamberden bunu istiyorlardı hainler. Yok farz ediver bunları ey Muham-med, gelmemiş kabul ediver, gündeme almayıver, bizim yanımızda sözünü etmeyiver bu âyetlerin, bizim hayatımıza indirgemeyiver bu âyetleri diyorlardı. Düşünün Allah yeryüzünde insanların hayatlarına karışma konusunda bir peygamberi sözcü seçecek, ona kendi bilgisini sunarak onu yeryüzünde şereflerin en büyüğüne lâyık kılacak ve bu peygamber de tüm kâinatın yaratıcısı, tüm varlıkların sahibi ve tüm kâinata egemen olarak Rabbini tanıdığı halde insanların hatırına Onun âyetlerini değiştirecek, iptal edecek, gizleyecek ve onun yerine kendi hevâ ve hevesini, toplumun hevâ ve hevesini tatmin adına bir kısım âyetler ikâme edecek. Allah’ın âyetleri yokmuş gibi, kendisine Allah’tan böyle bir hayat programı gelmemiş gibi bir hayat yaşayacak veya böyle vahiyden habersiz bir hayat yaşayan toplumun bu yaşantısını onaylayacak. İnsanlara Allah’tan söz etmeyecek, onlara onların Rabbini kitabında kendisini tanıttığı biçimde tanıtmayacak, böyle uyuşuk, kullarından her hangi bir sorumluluk istemeyen, onlar neyi münasip görmüşlerse ona ses çıkarmayan, hayatlarına karışmayan, ne yaparlarsa yapsınlar aldırış etmeyen bir Allah tanıtacak. Onun arzuları, Onun dini bir vicdan işidir, hayata karışmaz diyecek. Bildiği tanıdığı Allah’ı da Onun dinini de ezip bozacak. Allah’ın tanıttıklarını Allah’ın tanıttığı gibi tanıtmayacak, meselâ hukuku Allah’ın tanıttığı gibi tanıtmayacak, ekonomiyi Allah’ın tanıttığı gibi tanıtmayacak, kılık-kıyafeti Allah’ın tanıttığı gibi tanıtmayacak, bireysel ve toplumsal hayatın yapılanmasını Allah’ın tanıttığı gibi tanıtmayacak, insanların tanımak istedikleri gibi bir Allah, tanımak istedikleri gibi bir din tanıtacak onlara. Allah korusun da işte bu yeryüzünde en büyük zulümdür ve bir peygamberin bunu yapması mümkün değildir. Bir peygamber için nasıl böyle bir şey mümkün değilse o peygamberin yolunun yolcusu olan bizler için de böyle bir şey asla müm-kün olmayacaktır. Çünkü Rabbimiz gaypdır. Varlığından asla şüphe etmediğimiz, kendi varlığımızdan da öte kesin ve yekîn bir imanla iman ettiğimiz Rabbimizi tanımanın bir tek yolu vardır. O da Rabbi-mizin kendisini bize tanıtmak üzere gönderdiği vahiydir. Biz ancak Rabbimizi O’nun vahyiyle tanıyabiliriz. Bunun dışında başka bir kaynaktan bilgi almamız da mümkün değildir. Buyurun düşünelim. Hep birlikte düşünelim. Ne bulabileceğiz? Ne bilebileceğiz de bu konuda? Yâni yaşadığımız şu dünya hayatında Resuller olmasaydı, Rabbi-mizin o Resullere indirdiği gaybî bilgiler, vahiy olmasaydı, yâni Rab-bimizin kendisini bize tanıtan bilgileri kitap ve Resuller aracılığıyla bize intikal etmeseydi biz Rabbimizi nereden tanıyacaktık? Biz dünyayı ve dünyada bulunuş sebebimizi nereden tanıyacaktık? Varlığı ve varlık bilgisini, varlık gayesini nereden tanıyacaktık? Âhireti, hesabı kitabı nereden bilebilecektik? Evet bütün bu bilgileri nereden ve kimden öğrenecektik? Şim-di bir insan kalkar da Allah’tan gelen bu vahiy bilgisini bir kenara bırakarak kendi hevâ ve hevesiyle bana göre Allah böyle olmalıdır, bana göre Allah şöyle olmalıdır, bana göre Allah şöyle istemelidir, bana göre Allah şundan, şundan razı olmalıdır, bana göre Allah’ın âyetleri şöyle olmalıdır, bana göre Allah’ın peygamberi şöyle şöyle olmalıdır, bana göre Allah ve peygamberi hayatımızın şu kadarına karışmalıdır, bana göre din şöyle olmalıdır, bana göre kitap şunları emretmelidir, bana göre sosyal hayat şöyle olmalıdır, bana göre ekonomik hayat böyle olmalıdır, bana göre hukuk şöyle olmalıdır, bana göre kılık kıyafet böyle olmalıdır... demeye kalkışırsa bu Allah’ı yanlış tanımak, Allah’a yol göstermek, Allah’a akıl vermeye çalışmaktır ki bu insan yeryüzünün en büyük zâlimidir. Üstelik Allah da bütün bu konularda âyetler göndererek kendisini, istediklerini ve istemediklerini açık, açık beyan etmişse bu zulümlerin en büyüğüdür. Ve: Böyle Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşa tutuşmuş mücrimler hiç bir zaman felaha ermeyeceklerdir. Her zaman kaybedeceklerdir. Yaptıkları hep kayıplarını sağlayacaktır. Mutlu olamayacaklardır bunlar. Allah’ın hayat programı ortadayken, Allah’ın kitabı Allah’ın âyetleri varken onlara rağmen ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar da güzel yasalar bulduk derlerse desinler yaptıkları onlara huzur ve sükun sağlamayacaktır. İşte görüyoruz yaptıkları bir yıl bile dayanmıyor. Zaten bu zâlimler, bu mücrimler, bu Allah’ın kitabını değiştirmek isteyenler Allah’ın kitabından başka kitaplar arayanlar, Allah sisteminden nefret edenler, Allah’a kulluktan kaçanlar Allah’tan başkalarına kulluk sevdalısı insanlardır. Bakın bundan sonraki bölümde Rabbimiz onu şöyle anlatır: