28,29. “Onların hepsini bir gün toplarız, sonra, puta tapanlara, “Siz ve putlarınız yerlerinize!” deyip onları birbirinden ayırırız. Putları ise: “Bize tapmıyordunuz ki. Allah, sizinle bizim aramızda şahit olarak yeter. Sizin tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu, "derler.” Evet o cehennemliklerin tamamını bir gün toplarız. Ve onlara deriz ki: Haydi herkes şimdi yerini alsın bakalım. Buyurun, siz bu tarafa ortaklarınız da bu tarafa. Herkes yerini, mekânını alsın. Tapınanlar, tapınılanlar, tanrılar, kullar, sığınanlar, kendilerine sığınılanlar, dua edenler, dua edilenler, sizler ve tanrılarınız, sizler ve şerikleriniz, sizler ve Allah’a şirk koştuklarınız, kendilerinde güç kuvvet gördükleriniz, kendilerinde egemenlik yetkisi gördükleriniz, yasalarını uygulayarak kendilerine kulluk ettikleriniz, şefaatini umduklarınız, Allah yerine ikâme etmeye çalıştıklarınız, dâvâcı ve sanık herkes yerini alsınlar bakalım diyeceğiz buyurarak, burada Rabbimiz âhiret günü bir toplantıdan söz ediyor. Mahşer günü, mahşerde cehennemlikleri bir yerde top-luyor Allah. Tabii âyetin ifadesiyle cehennemliklerin müşrik kesimine diyor ki Rabbimiz haydi sizler şurada yerinizi alın. Şerikleriniz, ortaklarınız, tapındıklarınız, sığındıklarınız, tanrılarınız da şurada yerlerini alsınlar. Ve onların aralarını ayırırız. Tapınanlar bir tarafa, tapınılanlar bir tarafa, tanrılar bir tarafa, kullar bir tarafa ayrılır. Tapınanların tapındıklarının tapınılmaya değmez olduklarını anlamaları için Rab-bimiz aralarını ayırıyor. Peki bu müşriklerin dünyada tapındıkları kimlerdi? Ya taştan, tunçtan yapılmış cansız cemadatlar, ya da kendileri gibi insanlardı. Nasıl olur? İnsan insana tapınır mı? Bal gibi oluyor işte. İnsanlar kimilerini güçlü kuvvetli görüyorlar, onları emir ve yasakları uygulanacak bir makamda tutarak Allah sever gibi sevmeye, Allah’tan korkar gibi onlardan korkmaya başlarlar. Onlara itaat ederler, onların arzularını gerçekleştirirler. Sevgileri, nefretleri, kabulleri, retleri hep onlara yönelik şekillenir. Allah yerine oturtarak toplumun istediği gibi yaşamaya çalışırlar. Böyle tanrılar kullar sarmaş dolaş bir hayat yaşayıp giderlerken bir gün gelir kullar da, tanrı bildikleri de Allah’tan gelen bir ölümle ölürler ve bir gün kıyâmetle yeniden dirilirler, her iki taraf da Allah’ın huzurunda toplanırlar. Allah’ı bilmek ve tanımakla birlikte, yirmi dört saatinin 2,3 saatini Allah’a verdiği halde geri kalan 18,20 saatini insanlara, topluma, çevreye vererek onları memnun etmeye çalışan insanları o tanrılarıyla birlikte, kutsal kabul ettikleri, güç kuvvet sahibi bildiği varlıklarla birlikte bir araya toplar. Onların şürekaları, ortakları, yâni tanrı kabul ettikleri, kendilerinde güç kuvvet, egemenlik gördükleri, yasalarını uyguladıkları kimseler diyecekler ki siz bize ibadet etmiyordunuz. Siz bize tapınmıyordunuz. Allah sizinle bizim aramızda şahittir ki gerçekten biz sizin bize ibadetinizden gafildik. Gerçekten bizler sizin bize kulluğunuzdan habersizdik diyecekler. Acaba nasıl anlayacağız bunu? Diyorlar ki bakın Allah şahittir ki sizin bize tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu ve zaten sizler aslında bize kulluk da etmiyordunuz. Gerçekten şu anda bir köyde, bir şehirde oturduğu halde ken-dilerinden yüzlerce kilometre uzaktaki insanların hayatını gündeme alan, onların arzu ve isteklerine yönelen, onların emir ve yasaklarını uygulayan, onların hayat anlayışlarını benimseyen, onlar gibi olmaya, onlar kaynaklı yaşamaya çalışan, Allah’ı severmiş gibi onları sevip sayan, Allah’tan korkarmış gibi onlardan korkup çekinen, onlarla heyecanlanan, onların haberleriyle üzülen, sevinen, onları kutsayan, onlardan yardım bekleyen insanlar vardır. Bakara sûresinde anlatıldığı gibi Allahu Teâlâya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah’ı se-vermiş gibi seviyorlar. Hem öyle seviyorlar ki sanki Allah’ı sever gibi. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ederler de Allah’a isyan ederler. Bu şeriklerinin arzularını Allah’ın arzularına tercih ederler. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan yaparlar. Tıpkı Firavunlara, Nemrutlara insanların bir dönem yaptıkları gibi onlara ilâh, mâbud ismi vermekten çekinmezler. Onlara açıktan açığa Rabbimiz! Tanrımız! demekten çekinmezler. Onları güç kuvvet sahibi, nîmet sahibi bilirler. Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan beklerler. Allah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sığınırlar. Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ederler. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışırlar. Allah bu konuda ne diyor? hiç önemli değil, yeter ki efendisi gücenmesin. Yeter ki lideri razı olsun. Yeter ki futbolcu üzülmesin. Yeter ki artist hanım mahzun olmasın. Yeter ki şarkıcı kız sıkıntı içine düşmesin. Yeter ki hoca efendiyi üzmeyeyim. Gerisi önemli değil, Allahu Teâlâ zaten Ğafûr ur Rahîmdir, O gücenmez diyorlar. Öyle bir seviyor, öyle bir bağlanıyor ki adam bakıyoruz hakikaten sanki Allah sever gibi seviyorlar. Modaya ters düşmektense bin defa Allah’a ters düşmeye razı olacak kadar seviyorlar. Allah’a yapılması gerekenler bunlar adına yapılmaya çalışılıyor. Mü'minler Allah adına Allah uğrunda ölmeyi göze alırlarken kimi insanlar bunlar adına da ölebilmektedirler. Hattâ bunlardan kimileri Allah’tan daha fazla sevilmektedir. Meselâ Allah’ın emirlerine zıt emirler veren, arzuları, kanunları Allah’ın arzularıyla çatışan liderlere itaat eden kimselerin bu amelleri liderlerini Allah’tan daha çok sevdiklerinin ispatıdır. Adam kendisi gibi âciz, kendisi gibi ölümlü, kendisi gibi güçsüz ve kuvvetsiz olan bir adamın kanunlarının, koymuş olduğu kurallarının insanlar üzerinde hakim olması adına malını veriyor, canını veriyor... Bilhassa oyun eğlence tanrılarında bunu çok net görmek mümkündür. Adam bir futbolcuyu kalbinin ta derinliklerinde yaşıyor. Bir artisti, ya da bir şarkıcıyı, ya da bir sanatçıyı kalbinin ta derinliklerinde saklıyor. Bu sevilen, sayılan, tanrı kabul edilenler kendileri için yanıp tutuşan bu kullarından hiç bir zaman haberdar değillerdir. Öyle değil mi? Meselâ düşünün ki şu bulunduğumuz noktadan bin kilometre uzaklıkta icra edilen bir müzik programının yahut da bir oyun eğlence programının ritmine, heyecanına kendisini kaptırmış bir insan düşünün. Yaşa! Varol! Bir ol! En büyük sensin! Canım sana fedâ olsun! diyerek kalbini, benliğini ona açarken, onu kendisine tapınırcasına kutsallaştırırken, onun sevgisi ve heyecanıyla vücuduna jilet atarken, vecd ve istiğrakla kendisinden geçerken o tanrılaştırılan oyuncunun, o sanatkârın bu zavallının hareketlerinden haberi var mı dersiniz? Belki genel olarak hayranlarının kendilerinden geçerek kendilerini seyrettiklerini, kendilerini yüceltip kutsallaştırdıklarını bilebilirler. Sahnede karşısındakilerin davranışlarını görüp bilebilirler ama çok uzak bir köyde, bir kasabadakilerin yaptıklarını bilmeleri mümkün değildir. Yine meselâ ülkenin çok uzak kentlerinde, ya da ülke dışında, başka ülkelerde politik ve siyasal güce sahip olan bir insanın burada savuculuğunu, fikirlerinin yayıcılığını yapan, o benim her şeyimdir, o benim fikir babamdır, benim ruh kaynağımdır, benim hayat felsefemdir, ben ona bütün varlığımla bağlanıyorum, ben onu varlık sebebim kabul ediyorum, o ne derse ben onu kabul ediyorum, o neye hayır demişse ben onu reddediyorum, tüm benliğimle onu seviyorum diyen bir adamın durumunu düşünün. Şimdi çok uzaklardaki bu tanrının bu kulundan ve bu kulunun kendisini kutsallaştırıp tanrılaştırmasından haberi var mıdır? İşte yarın bu tür tanrılar diyecekler ki Allah şahittir ki bizim, sizin kulluğunuzdan haberimiz yoktu. Ya da siz aslında bize değil kendinize kulluk ediyordunuz di-yecekler. Yâni siz kendi menfaatlerinize kulluk ediyordunuz. Evet on-lar diyecekler ki zaten siz bize değil kendi hevâ ve hevesinize tabiy-diniz diyecekler. Gerçekten de bakıyoruz meselâ politik hayatta bunun aynısını görüyoruz. Ey anam! Ey babam! Atam! Kurtar bizi! Yolundayız! İzindeyiz! Babam! Anam! filan diyorlar. Eh adamın işi bitti mi, menfaati bitti mi veya parti bitti mi zaten bu bilmem neyin nesi di-yor, bunun bilmem nesini ne yapayım diyor. Yâni basit menfaat hesapları işte. Milletvekilliği hesapları, para hesapları, bakanlık hesapları, dekanlık hesapları, müdürlük hesapları, ekonomik hesaplar. Dün birbirlerine fevkalade bağlanan adamlar bugün birbirlerinin baş düşmanı oluyorlar. Veya meselâ bir zamanlar gözünde gönlünde yücelttiği, önünde secdelere kapandığı sanatçı sanatını icra edemez bir duruma düştüğü zaman işte görüyoruz kimse bir dilim ekmek bile götürmüyor. Kimse halini sormaya bile gitmiyor. Bu adamların son zamanlarında bir zamanki kullarının gözleri önünde nasıl perişan bir duruma düştüklerini, nasıl perişan bir vaziyette geberip gittiklerini görüyoruz. Veya bir zamanlar önünde diz çökülen nice siyasal tanrıların, kullarının bir selâmına bile lâyık görülmeden bir köşede yalnızlığa itildiklerini biliyoruz. Tabii onları tanrı kabul edenler aslında onları değil de kendi menfaatlerini tanrılaştırıyorlardı. Yâni biz sizi takip ettiğimiz için, size tâbi olduğumuz için, size tapındığımız için bu hale geldik diyenlere ötekiler de diyecekler ki zaten siz bizi takip etmiyordunuz, siz kendi menfaatlerinizi takip ediyordunuz. Siz bize değil kendi menfaatlerinize kulluk ediyordunuz di-yecekler. Allah’ın dinini bırakıp da dünyanın peşinde koşan insan-lardan hangi biri menfaatlerini takip etmiyorlar? Herkes keyfini, herkes menfaatini takip ediyor bugün. Yarın ya Rabbi işte bunlar bizim tanrılarımızdı, bunlar bizi saptırdılar demelerinin ne anlamı olacaktır? Çünkü artık aralarındaki bütün ipler de kopuverecek. Makam, mevki, para, pul, rüşvet, şan, şöhret, protokol gibi aralarındaki bütün bağlar kopuverecek ve dünyada kendilerini kutsayıp kulluk ettikleri varlıklar onları terk edip kulluklarını reddedecekler. Evet dünyada Allah’ı bırakıp da kendilerine dua edilenler, kendilerine kulluk edilenler, kendilerinde güç kuvvet görülenler, kapılarında yardım dilenilenler. Yâni kendileri bir şey zannedilip de reklamları, propagandaları yapılanlar. Kendileri rab ve ilâh mevkiinde görülenler. Kurtarıcı konumunda bilinenler. Dünyada kendilerine tapınmaya çalışan bu gönüllü kullarına asla dostluk göstermeyecekler. Kendilerinin önünde eğilen bu yardakçılarına düşman olacaklar ve kendilerine yaptıkları dualarını ve ibadetlerini reddedecekler. Ey aptallar! Sizler aslında bize kulluk yapmıyordunuz! Sizler kendi menfaatlerinize, kendi nefislerinize ve kendi hevâlarınıza kulluk ediyordunuz. Her ne kadar da bizim kanunlarımızın reklamını yapıyor, bizim yasalarımızın tabileri oluyor gibi görünüyor idiyseniz de aslında sizin derdiniz bize kulluk değil Rabbinize kulluktan kaçmaktı. Tüm derdiniz hayatınıza Allah hakim olmasın da; kim hakim olursa olsundu. Hayatınızda Allah söz sahibi olmasın da; kim söz sahibi olursa olsun idi. Çünkü Allah’ı atlatamayacağınızı çok iyi biliyordunuz. Bunun yanında bizi yönlendirebileceğinizi, seçme hakkınızla, oylarınızla bize tesir edip istediğiniz yasaları çıkartabileceğinizi veya bizi atlatabileceğinizi, bizim gafletlerimizden istifade ederek istediğiniz suçları işleyebileceğinizi biliyordunuz. Yâni siz aslında kendi kendinize tapınıyordunuz diyecekler. Ya da burada kendilerine kulluk yapılan, kutsallaştırıp kendilerine ibadet edilen varlıklar meleklerdir, peygamberlerdir, vefat etmiş sâlih kişiler veya kendilerine tapınan, kendilerine sığınıp dua edenlerin dualarını, tapınılarını asla işitmeyecek olan cansız varlıklardır. Bunlar yarın öbür âlemde dünyada kendilerinin haberi olmadan kendilerine kulluk yapanların kulluklarını reddedecekler. Diyecekler ki ya Rabbi sen şahitsin ki bizler hiç bir zaman bu insanlara bize kulluk ya-pın demedik. Bizler hiç bir zaman bunları kendimize kulluğa çağırmadık. Bize dua edin, isteyeceklerinizi bizden isteyin, bize sığının, bize yalvarın, bizim korumamız altına girin demedik. Bizler onların gözleri önünde sadece Allah’a dua ettik. Sadece Sana kulluk yapıp sadece Sana sığındık. Onların bize ibadetlerinden de dualarından da bizim hiç bir haberimiz ve ilgimiz yoktur ya Rabbi. Bu sapıkların yaptıklarından bizler sorumlu değiliz. Onların yaptıklarından bizim payımız yoktur diyecekler. Kur’an-ı Kerîmin pek çok yerinde Rabbimiz bu tür müşriklerin kendilerini asla duymayacak, duyamayacak, kıyâmete kadar kendilerine cevap verip icâbet edemeyecek varlıklara ibadet ettiklerini, onlara dua edip imdatlarına çağırdıklarını anlatır. Âyetlerde bu kendilerine dua edilen, kendilerine ibadet edilen varlıklar kıyâmete kadar dua edenlere icâbet edemezler, edemeyecekler deniyor. Peki acaba kıyâmet günü işitip icâbet edebilecekler mi bunlar? Evet işte burada anlatıldığına göre orada konuşacaklar ve onların kendilerine yönelik gerçekleştirdikleri kulluklarını reddedecekler. Çünkü kıyâmet günü iş değişecek. Dünyada onları hiç duymayan put-lar veya bu zâlimlerin kendilerine dua edip yalvardıkları ölmüş ve şu anda onları duymaktan uzak bulunan sâlih kişiler kıyâmet günü onlardan teberrî edip uzaklaşacaklar. Vallahi ya Rabbi! Bu alçakların yaptıklarından bizim haberimiz yoktu! Bizi sana ortak koşarak, bizde güç kuvvet görerek bize dua eden bu zâlimlerin bu yaptıklarıyla bizim ilgimiz, alâkamız yoktur. Ya Rabbi Sen şahitsin ki bizler hayatımız bo-yunca sadece Sana dua ettik, sadece Sana kulluk yaptık ve sadece Sana kulluğa çağırdık. Hayatımız bunun ispatıdır. Bu zâlimlere de bi-ze kulluk yapın demedik diyecekler ve onlardan uzaklaşıp Allah’a sı-ğınacaklar. Anlayabildiğimiz ve görebildiğimiz kadarıyla müşriklerin kendilerine ibadet ettikleri, tanrılaştırdıkları, dua ettikleri varlıklar üç kısımdır. a: Ruhsuz, şuursuz olan cansız, camid varlıklar. b: Geçmişte yaşamış peygamberler ve Allah’ın sâlih kullarıdır. c: Yine geçmişte sapmış, sapıtmış ve sapıklığı kendilerine din edinmiş, yol edinmiş ve kendileri saptıkları gibi Allah kullarını da saptırmak için çırpınmış kimselerdir. Sapıklar ve saptırıcılar olarak dünyadan göçüp gitmiş olan insanlardır. Birinci sırada yer alan cansız varlıkların ne kendi varlıklarından, ne kendilerini putlaştıranlardan, ne de kendilerine dua edip yalvaranların dualarından haberleri yoktur. Bunlar zaten cansız varlıklardır. İkinciler yâni Allah’ın kutlu elçileri ve daha önce yaşamış Allah’ın sâlih kulları. Aslında bunlar yaşadıkları dönemde Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk etmiş ve insanları Allah’a kulluğa çağırmış kimselerdir. Hayatlarında bunun mücâdelesini vermiş insanlardır. Allah’ın bu sâlih kulları da vefatlarından sonra kendilerine yapılan kul-lukları ve duaları duymazlar, duyamazlar. Duymazlar çünkü vefat etmiştir onlar. Bu zâlimlerin, bu akılsızların bu densizlerin densizliklerini duyurarak Allah üzüntüye sevk etmez bu sâlih kullarını. Bu zâlimler tarafından kendilerinin putlaştırıldıklarını, kutsallaştırılıp tanrılaştırıldıklarını ve hayatları boyunca savundukları dâvânın tamamen aksine kendilerine ibadet edildiğini duyurarak bu kutlu kullarını üzmez Rabbimiz. Çünkü bunlar hayatları boyunca sadece Allah’a kulluk yapmışlar, hayatları boyunca sadece Allah dua etmişler, isteyeceklerini sadece Allah’tan istemişler, hayatları boyunca tevhide inanmışlar, tevhidi yaşamışlar ve çevrelerindeki insanları sadece Allah’a kulluğa ve tevhide çağırmışlardır. Bir ömür boyu çırpındıkları ve uğrunda şehit düştükleri dâvâlarının kendilerinden sonra gelen zâlimler ve cahiller tarafından ne hale getirildiğini göstererek onları asla üzmez Rabbi-miz. Ama kıyâmet günü kendilerini putlaştırarak kendilerine kulluk edenleri reddedecekler. Üçüncü gruptakilere gelince yâni geçmişte kendileri sapmış ve insanları saptırmış insanlara gelince bunlar zaten yaşadıkları pis hayatın cezası olarak, suçlu kimseler olarak Allah katında beklemektedirler. Ve geberip gittikleri andan itibaren dünyadan hiç bir haber ulaşmaz onlara. Dünyadaki kötü haberleri ulaştırarak sâlih kullarını üzmediği gibi bu zâlimlerin de orada sevinmelerini sağlamaz Allah. Yâni bazen bu alçakların yaşadıkları dönemde savundukları sapıklıklar kendilerinden sonra gelen insanlar arasında yaygınlaşmış ve zâhiren zafere ulaşmış olabilir. Allah kendilerinin saptırdıkları haleflerinin yaygınlaştırdıkları bu sapıklıkları onlara haber vererek, davalarının galibiyetini göstererek onları asla sevindirmez orada diyoruz Allahu âlem. Ama dediklerimizin tamamen aksine vefat etmiş sâlih kullarına hayattaki sâlih kullarının dualarını, ulaştırır. Çünkü bu onlara sevinç verir. Allah elbette dünyada rızasına uygun yaşamış ve hatırını kazanmış kullarının orada sevinmelerini ister. Aynı zamanda daha önce geberip gitmiş zâlimlere, suçlulara da dünyadan gönderilen lânetleri ve bedduaları da ulaştırır. Çünkü bu onları kahredecektir. Kalîb-i Bedir denen yerde Rasulullah efendimizin kâfirlerin cesetleri üzerinde okuduğu hutbeyi biliyoruz. Ey kâfirler, ben Rabbimin bana olan vaadini hak buldum, gerçek buldum, sizler de Rabbinizin size olan vaiy-dini hak buldunuz mu? Nasılmış? Doğrumuymuş? Hak mıymış? Gerçek miymiş Allah? Doğru mu söylüyormuş Kur’an? Bütün bu Allah âyetlerine, Allah vaadlerine iman eden ben, Rabbimin bana zafer va-adini, galibiyet vaadini hak buldum, sizler de şu anda Rabbinizin size olan hezimet vaiydini, mağlubiyet vaiydini, ateş ve azap vaiydini hak ve gerçek buldunuz mu? Diye soruyordu. Hattâ sahâbe-i kirâm: Ey Allah’ın Resûlü, bunlar sizin sözlerinizi duyar mı ki onlara sesleniyorsunuz? diye sorunca, Allah’ın Resûlü evet aynen sizin gibi duyarlar, ama cevap veremezler buyurdu. Bundan sonra bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor:
28,29. “Onların hepsini bir gün toplarız, sonra, puta tapanlara, “Siz ve putlarınız yerlerinize!” deyip onları birbirinden ayırırız. Putları ise: “Bize tapmıyordunuz ki. Allah, sizinle bizim aramızda şahit olarak yeter. Sizin tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu, "derler.” Evet o cehennemliklerin tamamını bir gün toplarız. Ve onlara deriz ki: Haydi herkes şimdi yerini alsın bakalım. Buyurun, siz bu tarafa ortaklarınız da bu tarafa. Herkes yerini, mekânını alsın. Tapınanlar, tapınılanlar, tanrılar, kullar, sığınanlar, kendilerine sığınılanlar, dua edenler, dua edilenler, sizler ve tanrılarınız, sizler ve şerikleriniz, sizler ve Allah’a şirk koştuklarınız, kendilerinde güç kuvvet gördükleriniz, kendilerinde egemenlik yetkisi gördükleriniz, yasalarını uygulayarak kendilerine kulluk ettikleriniz, şefaatini umduklarınız, Allah yerine ikâme etmeye çalıştıklarınız, dâvâcı ve sanık herkes yerini alsınlar bakalım diyeceğiz buyurarak, burada Rabbimiz âhiret günü bir toplantıdan söz ediyor. Mahşer günü, mahşerde cehennemlikleri bir yerde top-luyor Allah. Tabii âyetin ifadesiyle cehennemliklerin müşrik kesimine diyor ki Rabbimiz haydi sizler şurada yerinizi alın. Şerikleriniz, ortaklarınız, tapındıklarınız, sığındıklarınız, tanrılarınız da şurada yerlerini alsınlar. Ve onların aralarını ayırırız. Tapınanlar bir tarafa, tapınılanlar bir tarafa, tanrılar bir tarafa, kullar bir tarafa ayrılır. Tapınanların tapındıklarının tapınılmaya değmez olduklarını anlamaları için Rab-bimiz aralarını ayırıyor. Peki bu müşriklerin dünyada tapındıkları kimlerdi? Ya taştan, tunçtan yapılmış cansız cemadatlar, ya da kendileri gibi insanlardı. Nasıl olur? İnsan insana tapınır mı? Bal gibi oluyor işte. İnsanlar kimilerini güçlü kuvvetli görüyorlar, onları emir ve yasakları uygulanacak bir makamda tutarak Allah sever gibi sevmeye, Allah’tan korkar gibi onlardan korkmaya başlarlar. Onlara itaat ederler, onların arzularını gerçekleştirirler. Sevgileri, nefretleri, kabulleri, retleri hep onlara yönelik şekillenir. Allah yerine oturtarak toplumun istediği gibi yaşamaya çalışırlar. Böyle tanrılar kullar sarmaş dolaş bir hayat yaşayıp giderlerken bir gün gelir kullar da, tanrı bildikleri de Allah’tan gelen bir ölümle ölürler ve bir gün kıyâmetle yeniden dirilirler, her iki taraf da Allah’ın huzurunda toplanırlar. Allah’ı bilmek ve tanımakla birlikte, yirmi dört saatinin 2,3 saatini Allah’a verdiği halde geri kalan 18,20 saatini insanlara, topluma, çevreye vererek onları memnun etmeye çalışan insanları o tanrılarıyla birlikte, kutsal kabul ettikleri, güç kuvvet sahibi bildiği varlıklarla birlikte bir araya toplar. Onların şürekaları, ortakları, yâni tanrı kabul ettikleri, kendilerinde güç kuvvet, egemenlik gördükleri, yasalarını uyguladıkları kimseler diyecekler ki siz bize ibadet etmiyordunuz. Siz bize tapınmıyordunuz. Allah sizinle bizim aramızda şahittir ki gerçekten biz sizin bize ibadetinizden gafildik. Gerçekten bizler sizin bize kulluğunuzdan habersizdik diyecekler. Acaba nasıl anlayacağız bunu? Diyorlar ki bakın Allah şahittir ki sizin bize tapınmanızdan bizim haberimiz yoktu ve zaten sizler aslında bize kulluk da etmiyordunuz. Gerçekten şu anda bir köyde, bir şehirde oturduğu halde ken-dilerinden yüzlerce kilometre uzaktaki insanların hayatını gündeme alan, onların arzu ve isteklerine yönelen, onların emir ve yasaklarını uygulayan, onların hayat anlayışlarını benimseyen, onlar gibi olmaya, onlar kaynaklı yaşamaya çalışan, Allah’ı severmiş gibi onları sevip sayan, Allah’tan korkarmış gibi onlardan korkup çekinen, onlarla heyecanlanan, onların haberleriyle üzülen, sevinen, onları kutsayan, onlardan yardım bekleyen insanlar vardır. Bakara sûresinde anlatıldığı gibi Allahu Teâlâya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah’ı se-vermiş gibi seviyorlar. Hem öyle seviyorlar ki sanki Allah’ı sever gibi. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ederler de Allah’a isyan ederler. Bu şeriklerinin arzularını Allah’ın arzularına tercih ederler. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan yaparlar. Tıpkı Firavunlara, Nemrutlara insanların bir dönem yaptıkları gibi onlara ilâh, mâbud ismi vermekten çekinmezler. Onlara açıktan açığa Rabbimiz! Tanrımız! demekten çekinmezler. Onları güç kuvvet sahibi, nîmet sahibi bilirler. Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan beklerler. Allah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sığınırlar. Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ederler. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışırlar. Allah bu konuda ne diyor? hiç önemli değil, yeter ki efendisi gücenmesin. Yeter ki lideri razı olsun. Yeter ki futbolcu üzülmesin. Yeter ki artist hanım mahzun olmasın. Yeter ki şarkıcı kız sıkıntı içine düşmesin. Yeter ki hoca efendiyi üzmeyeyim. Gerisi önemli değil, Allahu Teâlâ zaten Ğafûr ur Rahîmdir, O gücenmez diyorlar. Öyle bir seviyor, öyle bir bağlanıyor ki adam bakıyoruz hakikaten sanki Allah sever gibi seviyorlar. Modaya ters düşmektense bin defa Allah’a ters düşmeye razı olacak kadar seviyorlar. Allah’a yapılması gerekenler bunlar adına yapılmaya çalışılıyor. Mü'minler Allah adına Allah uğrunda ölmeyi göze alırlarken kimi insanlar bunlar adına da ölebilmektedirler. Hattâ bunlardan kimileri Allah’tan daha fazla sevilmektedir. Meselâ Allah’ın emirlerine zıt emirler veren, arzuları, kanunları Allah’ın arzularıyla çatışan liderlere itaat eden kimselerin bu amelleri liderlerini Allah’tan daha çok sevdiklerinin ispatıdır. Adam kendisi gibi âciz, kendisi gibi ölümlü, kendisi gibi güçsüz ve kuvvetsiz olan bir adamın kanunlarının, koymuş olduğu kurallarının insanlar üzerinde hakim olması adına malını veriyor, canını veriyor... Bilhassa oyun eğlence tanrılarında bunu çok net görmek mümkündür. Adam bir futbolcuyu kalbinin ta derinliklerinde yaşıyor. Bir artisti, ya da bir şarkıcıyı, ya da bir sanatçıyı kalbinin ta derinliklerinde saklıyor. Bu sevilen, sayılan, tanrı kabul edilenler kendileri için yanıp tutuşan bu kullarından hiç bir zaman haberdar değillerdir. Öyle değil mi? Meselâ düşünün ki şu bulunduğumuz noktadan bin kilometre uzaklıkta icra edilen bir müzik programının yahut da bir oyun eğlence programının ritmine, heyecanına kendisini kaptırmış bir insan düşünün. Yaşa! Varol! Bir ol! En büyük sensin! Canım sana fedâ olsun! diyerek kalbini, benliğini ona açarken, onu kendisine tapınırcasına kutsallaştırırken, onun sevgisi ve heyecanıyla vücuduna jilet atarken, vecd ve istiğrakla kendisinden geçerken o tanrılaştırılan oyuncunun, o sanatkârın bu zavallının hareketlerinden haberi var mı dersiniz? Belki genel olarak hayranlarının kendilerinden geçerek kendilerini seyrettiklerini, kendilerini yüceltip kutsallaştırdıklarını bilebilirler. Sahnede karşısındakilerin davranışlarını görüp bilebilirler ama çok uzak bir köyde, bir kasabadakilerin yaptıklarını bilmeleri mümkün değildir. Yine meselâ ülkenin çok uzak kentlerinde, ya da ülke dışında, başka ülkelerde politik ve siyasal güce sahip olan bir insanın burada savuculuğunu, fikirlerinin yayıcılığını yapan, o benim her şeyimdir, o benim fikir babamdır, benim ruh kaynağımdır, benim hayat felsefemdir, ben ona bütün varlığımla bağlanıyorum, ben onu varlık sebebim kabul ediyorum, o ne derse ben onu kabul ediyorum, o neye hayır demişse ben onu reddediyorum, tüm benliğimle onu seviyorum diyen bir adamın durumunu düşünün. Şimdi çok uzaklardaki bu tanrının bu kulundan ve bu kulunun kendisini kutsallaştırıp tanrılaştırmasından haberi var mıdır? İşte yarın bu tür tanrılar diyecekler ki Allah şahittir ki bizim, sizin kulluğunuzdan haberimiz yoktu. Ya da siz aslında bize değil kendinize kulluk ediyordunuz di-yecekler. Yâni siz kendi menfaatlerinize kulluk ediyordunuz. Evet on-lar diyecekler ki zaten siz bize değil kendi hevâ ve hevesinize tabiy-diniz diyecekler. Gerçekten de bakıyoruz meselâ politik hayatta bunun aynısını görüyoruz. Ey anam! Ey babam! Atam! Kurtar bizi! Yolundayız! İzindeyiz! Babam! Anam! filan diyorlar. Eh adamın işi bitti mi, menfaati bitti mi veya parti bitti mi zaten bu bilmem neyin nesi di-yor, bunun bilmem nesini ne yapayım diyor. Yâni basit menfaat hesapları işte. Milletvekilliği hesapları, para hesapları, bakanlık hesapları, dekanlık hesapları, müdürlük hesapları, ekonomik hesaplar. Dün birbirlerine fevkalade bağlanan adamlar bugün birbirlerinin baş düşmanı oluyorlar. Veya meselâ bir zamanlar gözünde gönlünde yücelttiği, önünde secdelere kapandığı sanatçı sanatını icra edemez bir duruma düştüğü zaman işte gör��yoruz kimse bir dilim ekmek bile götürmüyor. Kimse halini sormaya bile gitmiyor. Bu adamların son zamanlarında bir zamanki kullarının gözleri önünde nasıl perişan bir duruma düştüklerini, nasıl perişan bir vaziyette geberip gittiklerini görüyoruz. Veya bir zamanlar önünde diz çökülen nice siyasal tanrıların, kullarının bir selâmına bile lâyık görülmeden bir köşede yalnızlığa itildiklerini biliyoruz. Tabii onları tanrı kabul edenler aslında onları değil de kendi menfaatlerini tanrılaştırıyorlardı. Yâni biz sizi takip ettiğimiz için, size tâbi olduğumuz için, size tapındığımız için bu hale geldik diyenlere ötekiler de diyecekler ki zaten siz bizi takip etmiyordunuz, siz kendi menfaatlerinizi takip ediyordunuz. Siz bize değil kendi menfaatlerinize kulluk ediyordunuz di-yecekler. Allah’ın dinini bırakıp da dünyanın peşinde koşan insan-lardan hangi biri menfaatlerini takip etmiyorlar? Herkes keyfini, herkes menfaatini takip ediyor bugün. Yarın ya Rabbi işte bunlar bizim tanrılarımızdı, bunlar bizi saptırdılar demelerinin ne anlamı olacaktır? Çünkü artık aralarındaki bütün ipler de kopuverecek. Makam, mevki, para, pul, rüşvet, şan, şöhret, protokol gibi aralarındaki bütün bağlar kopuverecek ve dünyada kendilerini kutsayıp kulluk ettikleri varlıklar onları terk edip kulluklarını reddedecekler. Evet dünyada Allah’ı bırakıp da kendilerine dua edilenler, kendilerine kulluk edilenler, kendilerinde güç kuvvet görülenler, kapılarında yardım dilenilenler. Yâni kendileri bir şey zannedilip de reklamları, propagandaları yapılanlar. Kendileri rab ve ilâh mevkiinde görülenler. Kurtarıcı konumunda bilinenler. Dünyada kendilerine tapınmaya çalışan bu gönüllü kullarına asla dostluk göstermeyecekler. Kendilerinin önünde eğilen bu yardakçılarına düşman olacaklar ve kendilerine yaptıkları dualarını ve ibadetlerini reddedecekler. Ey aptallar! Sizler aslında bize kulluk yapmıyordunuz! Sizler kendi menfaatlerinize, kendi nefislerinize ve kendi hevâlarınıza kulluk ediyordunuz. Her ne kadar da bizim kanunlarımızın reklamını yapıyor, bizim yasalarımızın tabileri oluyor gibi görünüyor idiyseniz de aslında sizin derdiniz bize kulluk değil Rabbinize kulluktan kaçmaktı. Tüm derdiniz hayatınıza Allah hakim olmasın da; kim hakim olursa olsundu. Hayatınızda Allah söz sahibi olmasın da; kim söz sahibi olursa olsun idi. Çünkü Allah’ı atlatamayacağınızı çok iyi biliyordunuz. Bunun yanında bizi yönlendirebileceğinizi, seçme hakkınızla, oylarınızla bize tesir edip istediğiniz yasaları çıkartabileceğinizi veya bizi atlatabileceğinizi, bizim gafletlerimizden istifade ederek istediğiniz suçları işleyebileceğinizi biliyordunuz. Yâni siz aslında kendi kendinize tapınıyordunuz diyecekler. Ya da burada kendilerine kulluk yapılan, kutsallaştırıp kendilerine ibadet edilen varlıklar meleklerdir, peygamberlerdir, vefat etmiş sâlih kişiler veya kendilerine tapınan, kendilerine sığınıp dua edenlerin dualarını, tapınılarını asla işitmeyecek olan cansız varlıklardır. Bunlar yarın öbür âlemde dünyada kendilerinin haberi olmadan kendilerine kulluk yapanların kulluklarını reddedecekler. Diyecekler ki ya Rabbi sen şahitsin ki bizler hiç bir zaman bu insanlara bize kulluk ya-pın demedik. Bizler hiç bir zaman bunları kendimize kulluğa çağırmadık. Bize dua edin, isteyeceklerinizi bizden isteyin, bize sığının, bize yalvarın, bizim korumamız altına girin demedik. Bizler onların gözleri önünde sadece Allah’a dua ettik. Sadece Sana kulluk yapıp sadece Sana sığındık. Onların bize ibadetlerinden de dualarından da bizim hiç bir haberimiz ve ilgimiz yoktur ya Rabbi. Bu sapıkların yaptıklarından bizler sorumlu değiliz. Onların yaptıklarından bizim payımız yoktur diyecekler. Kur’an-ı Kerîmin pek çok yerinde Rabbimiz bu tür müşriklerin kendilerini asla duymayacak, duyamayacak, kıyâmete kadar kendilerine cevap verip icâbet edemeyecek varlıklara ibadet ettiklerini, onlara dua edip imdatlarına çağırdıklarını anlatır. Âyetlerde bu kendilerine dua edilen, kendilerine ibadet edilen varlıklar kıyâmete kadar dua edenlere icâbet edemezler, edemeyecekler deniyor. Peki acaba kıyâmet günü işitip icâbet edebilecekler mi bunlar? Evet işte burada anlatıldığına göre orada konuşacaklar ve onların kendilerine yönelik gerçekleştirdikleri kulluklarını reddedecekler. Çünkü kıyâmet günü iş değişecek. Dünyada onları hiç duymayan put-lar veya bu zâlimlerin kendilerine dua edip yalvardıkları ölmüş ve şu anda onları duymaktan uzak bulunan sâlih kişiler kıyâmet günü onlardan teberrî edip uzaklaşacaklar. Vallahi ya Rabbi! Bu alçakların yaptıklarından bizim haberimiz yoktu! Bizi sana ortak koşarak, bizde güç kuvvet görerek bize dua eden bu zâlimlerin bu yaptıklarıyla bizim ilgimiz, alâkamız yoktur. Ya Rabbi Sen şahitsin ki bizler hayatımız bo-yunca sadece Sana dua ettik, sadece Sana kulluk yaptık ve sadece Sana kulluğa çağırdık. Hayatımız bunun ispatıdır. Bu zâlimlere de bi-ze kulluk yapın demedik diyecekler ve onlardan uzaklaşıp Allah’a sı-ğınacaklar. Anlayabildiğimiz ve görebildiğimiz kadarıyla müşriklerin kendilerine ibadet ettikleri, tanrılaştırdıkları, dua ettikleri varlıklar üç kısımdır. a: Ruhsuz, şuursuz olan cansız, camid varlıklar. b: Geçmişte yaşamış peygamberler ve Allah’ın sâlih kullarıdır. c: Yine geçmişte sapmış, sapıtmış ve sapıklığı kendilerine din edinmiş, yol edinmiş ve kendileri saptıkları gibi Allah kullarını da saptırmak için çırpınmış kimselerdir. Sapıklar ve saptırıcılar olarak dünyadan göçüp gitmiş olan insanlardır. Birinci sırada yer alan cansız varlıkların ne kendi varlıklarından, ne kendilerini putlaştıranlardan, ne de kendilerine dua edip yalvaranların dualarından haberleri yoktur. Bunlar zaten cansız varlıklardır. İkinciler yâni Allah’ın kutlu elçileri ve daha önce yaşamış Allah’ın sâlih kulları. Aslında bunlar yaşadıkları dönemde Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk etmiş ve insanları Allah’a kulluğa çağırmış kimselerdir. Hayatlarında bunun mücâdelesini vermiş insanlardır. Allah’ın bu sâlih kulları da vefatlarından sonra kendilerine yapılan kul-lukları ve duaları duymazlar, duyamazlar. Duymazlar çünkü vefat etmiştir onlar. Bu zâlimlerin, bu akılsızların bu densizlerin densizliklerini duyurarak Allah üzüntüye sevk etmez bu sâlih kullarını. Bu zâlimler tarafından kendilerinin putlaştırıldıklarını, kutsallaştırılıp tanrılaştırıldıklarını ve hayatları boyunca savundukları dâvânın tamamen aksine kendilerine ibadet edildiğini duyurarak bu kutlu kullarını üzmez Rabbimiz. Çünkü bunlar hayatları boyunca sadece Allah’a kulluk yapmışlar, hayatları boyunca sadece Allah dua etmişler, isteyeceklerini sadece Allah’tan istemişler, hayatları boyunca tevhide inanmışlar, tevhidi yaşamışlar ve çevrelerindeki insanları sadece Allah’a kulluğa ve tevhide çağırmışlardır. Bir ömür boyu çırpındıkları ve uğrunda şehit düştükleri dâvâlarının kendilerinden sonra gelen zâlimler ve cahiller tarafından ne hale getirildiğini göstererek onları asla üzmez Rabbi-miz. Ama kıyâmet günü kendilerini putlaştırarak kendilerine kulluk edenleri reddedecekler. Üçüncü gruptakilere gelince yâni geçmişte kendileri sapmış ve insanları saptırmış insanlara gelince bunlar zaten yaşadıkları pis hayatın cezası olarak, suçlu kimseler olarak Allah katında beklemektedirler. Ve geberip gittikleri andan itibaren dünyadan hiç bir haber ulaşmaz onlara. Dünyadaki kötü haberleri ulaştırarak sâlih kullarını üzmediği gibi bu zâlimlerin de orada sevinmelerini sağlamaz Allah. Yâni bazen bu alçakların yaşadıkları dönemde savundukları sapıklıklar kendilerinden sonra gelen insanlar arasında yaygınlaşmış ve zâhiren zafere ulaşmış olabilir. Allah kendilerinin saptırdıkları haleflerinin yaygınlaştırdıkları bu sapıklıkları onlara haber vererek, davalarının galibiyetini göstererek onları asla sevindirmez orada diyoruz Allahu âlem. Ama dediklerimizin tamamen aksine vefat etmiş sâlih kullarına hayattaki sâlih kullarının dualarını, ulaştırır. Çünkü bu onlara sevinç verir. Allah elbette dünyada rızasına uygun yaşamış ve hatırını kazanmış kullarının orada sevinmelerini ister. Aynı zamanda daha önce geberip gitmiş zâlimlere, suçlulara da dünyadan gönderilen lânetleri ve bedduaları da ulaştırır. Çünkü bu onları kahredecektir. Kalîb-i Bedir denen yerde Rasulullah efendimizin kâfirlerin cesetleri üzerinde okuduğu hutbeyi biliyoruz. Ey kâfirler, ben Rabbimin bana olan vaadini hak buldum, gerçek buldum, sizler de Rabbinizin size olan vaiy-dini hak buldunuz mu? Nasılmış? Doğrumuymuş? Hak mıymış? Gerçek miymiş Allah? Doğru mu söylüyormuş Kur’an? Bütün bu Allah âyetlerine, Allah vaadlerine iman eden ben, Rabbimin bana zafer va-adini, galibiyet vaadini hak buldum, sizler de şu anda Rabbinizin size olan hezimet vaiydini, mağlubiyet vaiydini, ateş ve azap vaiydini hak ve gerçek buldunuz mu? Diye soruyordu. Hattâ sahâbe-i kirâm: Ey Allah’ın Resûlü, bunlar sizin sözlerinizi duyar mı ki onlara sesleniyorsunuz? diye sorunca, Allah’ın Resûlü evet aynen sizin gibi duyarlar, ama cevap veremezler buyurdu. Bundan sonra bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor: