Yûnus Suresine Dön

Yûnusيونس

2. Ayet

2Yûnus Suresi

اَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا اَنْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى رَجُلٍ مِنْهُمْ اَنْ اَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ قَالَ الْكَافِرُونَ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ مُب۪ينٌ

(Ne ilginç!) İçlerinden bir adama, “İnsanları uyar ve iman edenleri Rabbleri katında değerli bir konumda olmakla müjdele!” diye vahyedişimiz insanlara tuhaf mı geldi? Kâfirler dediler ki: “Şüphesiz ki bu, apaçık bir sihirbazdır.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

2. “İçlerinden birine, “İnsanları uyar ve inananlara, Rab’leri katında yüksek makamlar olduğunu müjdele” diye vahy ettiğimiz, insanların tuhafına mı gitti ki, kâfirler: "Bu apaçık bir büyücüdür” dediler?” Evet kendi içlerinden, kendilerinden olan bir kişiye onları uyarmak üzere vahiy göndermemiz çok tuhaf mı geldi onlara? Acayiplerine mi gitti bu durum? Mekke müşriklerinin tuhaflarına giden, bir türlü kabullenemedikleri hususlar şunlardı: a: Allah nasıl olur da vahiy gönderebilir? Nasıl olur da Allah bizim hayatımıza karışabilir? b: Allah nasıl olur da yeryüzündeki insanlardan bizim gibi birini elçi seçip, onu muhatap kabul edip de, ona kendi bilgisinden aktarabilir? Nasıl olur da bir beşere bizim hayatımıza karışmak üzere vahiy gönderebilir? Nasıl olur da bir Meleği değil de böyle bizim gibi bir beşeri görevlendirebilir? Nasıl olur da böyle bizim gibi bir beşerle konuşabilir? c: Allah nasıl oluyor da bizim içimizden malı, mülkü, makamı, koltuğu, serveti samanı olmayan sıradan bir insana vahiy gönderiyor? Allah bu iş için Ebu Talip’in yetiminden başkasını bulamamış mı? İşte bu insanların tuhaflarına giden hususlar bunlardı. Bir türlü akıllarına sığdıramıyorlardı bunları? d: Bir de peygambere gelen Kur’an âyetlerinin ortaya koyduğu ölüm ötesi hayatın varlığına taaccüp ediyorlardı. Nasıl olur da öldükten sonra tekrar dirilebiliriz? Nasıl olur da yaşadığımız bu hayatın ötesinde bir hesap, kitap olabilir? diyorlar ve âhiretin varlığını reddetmeye çalışıyorlardı. Tabii kendi içlerinden seçilen peygamberi reddederlerken bi-rinci dertleri Allah’ın vahiy göndererek, hayat programı göndererek hayatlarına karışmasını reddetmekti. Allah böyle içimizden bir beşeri elçi seçerek, kitap göndererek, vahiy göndererek bizim hayatımıza karışmasın demeye çalışıyorlardı. İşte şaşkınlıkları da buradan kaynaklanıyordu aslında. Halbuki bunda şaşılacak hiç bir şey yoktu. Bu dünyayı kuran, bu dünyayı yaratan ve kendilerini yoktan var eden Allah’ın onların içlerinden birini sözcü olarak seçip, onları uyarmak üzere vahiy gön-dermesinden daha normal bir şey yoktur. İnsanın yaratıcısının onun hayatına karışmasından, kulunun hayatını düzenleyecek hayat programı göndermesinden daha normal ne olabilirdi? Kendilerini yaratan Rab’lerinin onların hayatlarını düzenlemek üzere belli yasalar göndermesi hiç de garip kabul edilecek bir şey değildir. Aksine asıl şaşılacak şey Onun yarattığı kullarına kulluk programı göndermeyerek onları ne yapacaklarını, nasıl yaşayacaklarını bilmez şaşkın bir vaziyette bırakmasıdır. Biz kimiz? Biz neyiz? Nereden geldik? Kim getirdi bizi bu âleme? Ne için geldik buraya? Öncemiz neydi? Sonramız ne olacak? Bundan sonra nereye gideceğiz? Bu kâinat nedir? Bu kâinat içinde benim konumum nedir? Rabbimizin bizleri bütün bu soruları cevaplayamaz bir vaziyette sancılar içinde bırakması asıl şaşılacak bir du-rumdu. Ama Rabbimiz öyle merhametlidir ki; bize merhametinin ge-reği peygamberler ve kitaplar göndererek, bize kulluk programları indirerek bizi böyle bir kaostan kurtarmıştır, böyle bir belirginsizlikten kurtarmıştır. Onun içindir ki Onun bize bu konularda bilgi göndermesine değil de göndermemesine şaşmak lâzımdı. İkinci hususa, yâni Allah’ın insanlardan birisini seçip ona vahiy ulaştırmasına gelince: Daha önce de Nuh toplumunun içinden bir Nuh (a.s)’ı, bir Âd toplumu içinden Hûd (a.s)ı, bir Semûd toplumu içinden Sâlih (a.s)’ı, İsrâil oğullarından Musâ (a.s)’ı da peygamber olarak seçen ve onlara kendilerinin de bildiği gibi bilgisinden aktaran, vahiy gönderen, hayat programı gönderen Allah değil miydi? Bunu bilmi-yorlar mıydı? Muhammed (a.s)’ı seçip onların hayatlarına karışmak, onların hayatlarını düzenlemek üzere vahiy göndermesine niye şaşırıyorlar? Bundan daha normal, bundan daha tabii ne var da? Eğer niye içimizden başka birine değil de Muhammed (a.s) a diye bir dertleri varsa ve böylece Allah’a akıl vermeye, yol göstermeye çalışıyorlarsa bilsinler ki Allah kimsenin etkisi altında olmayandır. Allah dilediğini seçer, dilediğine vahiy gönderir, dilediği zamanda gönderir, dilediği âyetleri, dilediği hükümleri, dilediği miktarda ve dilediği zaman dilimi içinde gönderir. Ve işte bu dileğiyle âhir zaman peygamberi olarak Hz. Muhammed (a.s)’ı seçmiş ve onunla da peygamberlik mührünü tamamlamıştır. Bundan sonra artık kıyâmete kadar hiç kimseye vahy etmeyeceğini bildirmiştir. Bu konuda ve her konuda Allah’ı hiç kimse zorlayamaz. Ya Rabbi bu peygamberliği niye filanlara vermedin de falanlara verdin? Niye iki şehirden iki büyüğe vermedin de Abdullah’ın oğlu Muham-med’e verdin bu görevi? Neden İsrâil oğullarından birine vermedin de Kureyş’ten birine verdin ya Rabbi? Neden Türklerden seçmedin de Araplardan seçtin ya Rabbi? diye hiç kimsenin Allah’a hesap sorma, Allah’ı yönlendirme ve Ona akıl verme hakkı yoktur. O dilediğini yapar. Aslında demin de ifade ettiğim gibi alçakların tüm bu itirazlarının altında yatan sebep Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemiyor olmalarıdır. İstiyorlardı ki Allah hayatlarına karışmasın. İstiyorlardı ki Allah onlara arzularını, emirlerini, yasaklarını bildirmesin. İstiyorlardı ki bildikleri gibi keyiflerinin istediği gibi bir hayat yaşasınlar. Kendilerini yaratan, kendilerine ve tüm kâinatta egemen olan, hayatın da ölümün de sahibi olan, karşı gelinmez bir güç ve kuvvetin sahibi olan, göktekilerin ve yerdekilerin boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan Allah’ın arzularını duydukları zaman iştahları kaçacak, işledikleri bir kısım günahları yapamayacaklar da onun için reddetmeye çalışıyorlardı. Hayatlarının değişeceğinden hayatlarına bir takım kayıtlar geleceğinden korktukları için duymamaya çalışıyorlardı. Tamam Allah yücedir, Allah büyüktür, severiz sayarız; ama olduğu yerde dursun, O gökleriyle ilgilensin, diğer varlıklarıyla diğer mülküyle ilgilensin ama bizim hayatımıza karışmasın. Böyle içimizden bir peygamber seçerek arzularını emirlerini bize bildirmesin. O zaman dinlesek olmayacak, dinlemesek olmayacak, uysak olmayacak, uymasak olmayacak, iyisi mi reddedelim olsun bitsin diyorlardı. Tüm bu çabalarının altında yatan sebep aslında işte buydu. Eğer Allah niye bir Meleğe değil de bir beşere vahy ediyor di-yorsanız, buna taaccüp ediyorsanız bunda taaccüp edilecek bir şey yoktur. Aslında Allah’ın size, sizin cinsinizden, sizin içinizden, sizin örnek alabileceğiniz bir beşer göndermesi bir melek göndermesinden daha mantıklı, daha uygundur. En’âm’dan da öğreniyoruz ki Eğer onların istedikleri gibi kendilerine elçi olarak bir beşer değil de bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olurdu, defterleri dürülmüş olurdu. Artık kendilerine göz açacak zaman bile verilmezdi. Yâni eğer onlara bir melek gelseydi göz açacak kadar bile zaman verilmezdi. Çünkü onlar gerçekten bir melek görselerdi onun dehşetinden o anda işleri biter, canları çıkardı. Bakıyoruz günümüz kâfirlerinin de istedikleri budur. Bu adamlar günümüzde olduğu gibi aslında Allah’a inanan insanlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’a inanıyorlardı ama hayata karışıcı olarak Allah’a inanmıyorlardı. Allah’ı hayatlarına karıştırmak istemi-yorlardı. Allah’ın onların hayatlarına karışmak üzere gönderdiği vahyin gerçek olup olmadığına dair delil istiyorlardı. Allah’ın hayata karışma konusunda odak nokta seçtiği elçisinden şüphe ediyorlardı. Halbuki onlar çocukluğundan beri bu elçiyi tanıyorlardı. Ona Mu-hammed’ül Emin lakabını kendileri vermişlerdi. Ona inanmıyorlar da yanında bir Meleğin indirilmesini istiyorlardı. Halbuki yeryüzünde insanlığın tarihinin başlangıcından beri Allah’ın değişmeyen bir yasası vardı. Allah insan hayatına karışma konusunda tarih boyunca hep insanlardan elçi seçmişti. Melekler ise her zaman ya o elçilere vahiy getirmek ya da Allah’ın insanları yok etmek, toplumları helâk etme emrini yerine getirmek üzere inmişlerdi. Halbuki Meleğin gelmesiyle iş bitmiş olacaktı. Meleğin gelmesiyle defterleri dürülmüş olacaktı. Bundan sonra artık hiç bir tevbe imkânı, hiç bir mühletin gözetilmesi söz konusu olamayacaktı. Ne oluyor? Bunu mu istiyorlar? Şu anda Allah’ın rahmeti gereği onlara mühlet tanıdığının, tevbe imkânı verdiğinin farkında değil mi bu adamlar? Bakın Furkân sûresinde buyurur ki Rabbimiz: "Melekleri görecekleri gün, o gün günâhkârlara hiç bir sevinç haberi yoktur. Ve: "size sevinmek yasak!" diyeceklerdir." (Furkân 22) Evet bunlar bir melek gelsin istiyorlar. Tabiat üstü bir şeyler bekliyorlar iman etmek için. Yâni iman etmekten başka seçenek bırakmayacak biçimde kendilerini zorlayacak harikulade bir şeyler isti-yorlar. Eh öyle olunca da imanın bir kıymeti kalmıyor ki zaten. Gayb, gayb olarak devam ettiği sürece imtihan söz konusudur ve bu imtihan devam etmektedir. Ama gayb apaçık görülür olduğu zaman imtihan bitmiş ve bu imtihan sonuçlarının okunduğu âhiret başlamış olacaktır. Allah onun için melek göndermiyor. Yâni Allah imtihan dönemi bitmeden önce sizi imtihan etmek istiyor bu sizin için bir rahmetin tecelli-sidir. Rabbinizin böyle içinizden birine vahy etmesine taaccüp mü ediyorsunuz? Ki o peygambere: İnsanları uyarsın ve iman edenlere de müjdeler versin diye biz vahy ettik. İnsanları yaşadıkları hayatta o hayata karışmak üzere Rab’leri tarafından gönderilmiş hayat programına, kulluk programına, hayatın sahibinin gönderdiği yasalara uymaları, bu yasalar istikâmetinde bir hayat yaşamaları konusunda uyarması ve Rab’lerinin hayat programına karşı gelen veya ondan habersiz bir hayat yaşayan kimseleri cehennemle uyarması ve Rab’lerinin istediği şekilde yaşayan mü’minleri de cennetle müjdelemesi için Biz o peygambere vahy ediyoruz. Demek ki peygamberin iki görevi var. Birisi uyarmak, diğeri de müjdelemek. Müjde mü’minlere uyarı da tüm insanlığa mahsustur. Ama unutmayalım ki Rasulullah efendimize indirilen bu kitabın uyarısı sadece kâfirlere değildir. Yâni zaman zaman bu uyarının bize de dön-dürüldüğünü gördüğümüzde sakın yadırgamayalım, sakın kendimizi uyarının dışında tutmayalım. Ne oluyor! Ben müslümanım! Ben iman etmişim! Ben âlimim! Ben hocayım! Ben bu işin ilmini yapmışım! Ben müftüyüm! Ben şu kadar haccetmişim diyerek bizi kitapla uyaran bir müslümanın uyarısını göz ardı ederek kitaba ters düşen tavrımızı düzeltme hususunda inatçı olmayalım. Evet bu kitap kıyâmete kadar tüm insanlığı uyarmaya devam edecektir. Bu kitabın uyarısını herkes kendisine yapılmış bir uyarı kabul etmek zorundadır. Mü’min de kâfir de bu kitabın uyarısıyla uyarılmak zorundadır. Hiç birimizin ne âlimimiz ne cahilimiz, ne hocamız ne hacımız, ne amirimiz ne memurumuz, ne zenginimiz ne fakirimiz, ne güçlümüz ne zayıfımız, ne kadınımız ne erkeğimiz hiç birimizin ben yolumu bulmuşum, benim bu kitabın uyarısına ihtiyacım yok demeye hakkı yoktur. Yeryüzünün en şerefli insanları olan peygamberler bile Allah’tan gelen bu uyarılara kulak vermişler, Allah’tan gelen bu âyetlerle hayatlarını düzenlemişlerse artık bu konuda hiç birimizin kendisini bu kitabın uyarısından müstağnî görmesi mümkün değildir. Evet demek ki bu kitap tüm insanlığı uyarmak ve mü’minlere de müjdeler vermek için gelmiştir. Peki acaba mü’minlere müjdenin konusu neymiş? Neyle müjdeliyor Rabbimiz mü’minleri? Kim ki bu kitapla beraber olur, gecesinde gündüzünde bu kitapla hareket eder, hayatını bu kitapla düzenler, bu kitabı tanıyıp bu kitabın istediği bir hayatı, Allah’ın kendisinden istediği bir hayatı yaşarsa: Onlar için Rab’leri katında doğruluk makamları “kademe sıdkın” vardır. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu “Kademe Sıdkın” ifadesinin bir kaç mânâsı vardır: a: Kadem, kıdem önde olmak, benzerlerini geçmiş olmak demektir. Bu adam şunlara göre daha kıdemli deriz ya. İşte o mü’minler hem dünyada, hem de âhirette insanların en kıdemlisi olacaklardır. Dünyada kitap hikmetine, peygamber hikmetine sahip olmaları bakımından, vahiy bilgisine, varlık bilgisine sahip olmaları bakımından tüm insanlardan kıdemlidir onlar. Levh-i Mahfuzda liste başıdır onlar. Kıyam günü kabirlerinden ilk kaldırılanlardır onlar, Cennete ilk girecek olanlardır onlar. Her bakımdan hem dünyada hem de âhirette kıdemlidir o mü’minler. b: Veya onların önceden takdim ettikleri sâlih amelleri sebebiyle, Rab’lerine sundukları mal ve can karzları sebebiyle, önceden gönderdikleri hasenatları sebebiyle onlar için Rab’leri katında çok yüce dereceler vardır. Tabii Rab’leri katında bir dereceden söz edilince, birilerinin önünde olma, birilerini geçme söz konusu olunca, elbette bu yarışta ileri geçmenin ölçüleri de Allah ölçüleri olacaktır. Birileri parada öne geçme, birileri makamda, mansıpta öne geçmeyi hedefleyebilir. Ama Allah ölçülerinde bunların hiç birisinin bir değeri yoktur. Onun katında değerli olan Onun belirlediği yasalar çerçevesinde değerli olanlardır. c: Rasulullah efendimizin Rabbine ve Onun rızasına yakınlığıdır. Kâinatın efendisinin Rabbine yakınlığı sebebiyle onun şefaatine o mü’minler lâyık olacaklardır demek olacaktır mânâ. Böylece anlıyo-ruz ki Rab’lerinden şerefli bir elçiye vahiy gönderilmesi aslında kendilerini cennete ulaştıracak bir rahmet kapısının açılışı ve Rab’leri katında kendilerine şefaat edecek, bu konuda mü’minleri kurtarmak üzere ileri atılacak, öne geçecek kadem-i sıdk bir elçinin gönderilişi anlamına gelmektedir ama bu insanlar bu nîmete karşı nankörlük ediyorlar ve onu taaccüple karşılıyorlar diyor Rabbimiz. Yâni kendilerini kurtarmak üzere kendilerine gönderilen bu elçinin gelişine, kendilerine böyle bir rahmet kapısının açılışına memnun olmuyorlar. Kâfirler dediler ki gerçekten bu apaçık bir sihirdir veya bu apaçık bir sihirbazdır. Yâni gerek peygamber ve gerekse onun okuduğu âyetler karşısında hayret ve dehşete kapılan kâfirler onun karşısında âcizliklerini de itiraf adına diyorlar ki bu ancak açık bir sihirbazdır, bilgiç bir sihirbazdır, profesyonel bir sihirbazdır. Tabii Kur’an karşısında, peygamber karşısında kâfirlerin yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Vahiy karşısında ne yapacaklarını bilemeyen bu insanlar iftiraya sarılarak peygamberi de onun getirdiği vahyi de reddediverdiler. Kâfirler biliyorlardı ki o bir sihirbaz değildir. Biliyorlardı ki bu kitabın âyetleri bugüne kadar hiç bir sihirbaz tarafından söylenememiş sözlerdi ama sıkışınca ne yapsınlar başka diyecek bir şey bulamadılar ve öyle deyiverdiler. Allah’ın Resûlü onlara Allah âyetlerini arz edince Mekkeli müşrikler kesinlikle bunun insan sözü olmadığını, olamayacağını insan üstü harikulade bir söz olduğunu anlıyorlardı. Çünkü o güne kadar pek çok hatip, pek çok şair görmüşlerdi. Onlardan hangisi söyleyebilmişti bunu? Hiç birisinin böyle sözleri söyleyebilmesi mümkün değildi. Kendi içlerinden birisi olan Muhammed bin Abdullah’ın böyle bir sözü söylemesi de mümkün değildi. Çünkü aralarında doğup bü-yümüştü. Çocukluğundan beri tanıyorlardı onu. Kur’an’ın kesinlikle bir insan sözü olmadığını biliyorlardı ama onu reddetmeye de karar-lıydılar ve onun için de söyleyebilecekleri bir tek şey kalmıştı o da bu bir sihirden başkası değildir. Kur’an-ı Kerîme şiir dediler, sihir dediler, evvelkilerin masalları dediler, insan sözünden başkası değildir bu dediler. Dediler ama bu-na kendileri de inanmadılar. Çünkü eğer Kur’an şiirse o zaman on-dan bu kadar korkmanın anlamı ne? Piyasada yığınlarla şiir söyleyip duran insan vardı. Buların hangisinin arkasına bu kadar insan düşmüştü? Yok eğer Kur’an sihirse ve onu size getiren Peygamber bir sihirbazsa, eh piyasada bu kadar sihirbaz var, bunlardan hangisinden bu kadar korkulmuş? Hangisine karşı bu kadar tedbir alınmış? Bırakın eğer o bir sihirbazsa piyasada bir sihirbaz daha dolaşsın. Ke-sinlikle biliyorlardı ki o bir sihirbaz değil. Bunu içlerinden en bilginleri, en düşünürleri itiraf ediyor ve bırakalım onu kendi haline eğer Araplara galip gelirse bu zafer bu şeref bizim olur, yok eğer o bir peygamber değil de mağlup olacak olursa ondan kurtuluruz diyorlardı. Evet dediler ki bu bir sihirdir ve peygamber de bir sihirbazdır. Peki şimdiye kadar hangi sihirbaz bunları gösterebilmişti? Hangi sihirbaz bu sözleri söyleyebilmiş? Meselâ Hz. Musâ’yı düşünün ona da sihirbaz demişlerdi. Hangi sihirbaz becerebilirdi bunu? Hangi sihirbaz kendisine mutlak ceza verecek olan yeryüzünün en zâlim ve en güçlü ordusuna sahip olan bir kralın sarayına böyle bir cesaretle girebilmişti bugüne kadar? Ve şimdi böyle zâlim bir idarecinin karşısında hangi sihirbaz bir asayı yılan haline getirebilirdi? hangi sihirbaz bir el çabukluğuyla, biz göz işaretiyle koskoca bir ülkeyi açlık ve felâkete sürükleyebilirdi? Hangi sihirbaz bir ülkenin tamamının evlerine kurbağalar, çekirgeler, bitler doldurabilirdi? Hangi sihirbaz tüm suları kan haline getirebilirdi? Evet bugüne kadar hangi sihirbaz becerebilmişti bütün bunları? Hattâ Mü’min sûresinde anlatılır Allah’ın bu güçlü elçisine karşı şöyle diyordu: Sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmaya, bizim dinimizi değiştirmeye ve Mısırın yönetimini eline geçirmeye mi geldin? Oysa kesinlikle biliyorlardı ki o güne kadar hiç bir sihirbazın sihir gücüyle bir memleketi fethettiği görülmemişti. Sihirbazlar sadece kendisinden mükâfatlar alabilmek o güne kadar onun ayaklarını öpmekten başka bir şey yapmamışlardı bunu çok iyi biliyorlardı. Onun içindir ki Firavunun hem sen bir sihirbazsın demesi hem de arkasından sen benim krallığımı ele geçirmek istiyorsun demesi onun kafasının ne denli karıştığını göstermektedir. Gerek o günkü Firavunun ve gerekse bugünkü Mekke müşriklerinin, gerekse yirminci asrın kâfirlerinin, ateistlerinin peygambere sihirbaz, peygamberin getirdiği âyetlere de sihir diyen bu insanların bu çifte standartları onun bir sihirbaz değil tüm bunları Allah desteğiyle gösteren bir peygamber olduğunu anladıklarını; ama saltanatlarının, statülerinin yok olmasından endişe ettikleri için, hayatlarının değişeceğinden, keyiflerinin kaçacağından, zevklerinin kaçıp bir kısım günahları işleyemeyeceklerinden ötürü onu reddetmeye çalıştıklarını göstermektedir.