90. “İsrâil oğullarını denizden geçirdik, Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla artlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: “İsrâil oğullarının inandığından başka ilâh olmadığına inandım, artık ben O'na teslim olanlardanım” dedi.” İşte şu anda dünyanın en büyük olaylarından birisi gerçekleşecekti. Şu okuduğum âyetlerde ortaya konulan hadise Kur’an’ın anlattığı çağlardan, zaman dilimlerinden birisinin bitip bir başka çağın başlangıç hadisesidir. Kur’an-ı Kerîm Hz. Âdem’le başlayan insanlık tarihinin bu âyetle anlatılan Hz. Musâ ve beraberindeki Müslümanların denizi sağ salim karşıya geçip Firavun oğullarının denizde boğulması ve ondan sonra Musâ (a.s)’a Tevrat’ın verilmesine kadar ki zamana “Gurûn’ul ûlâ” ve bu hadiseyle başlayan ve Rasulullah efendimize Kur’an-ı Kerîmin gönderileceği zamana kadar geçen döneme de “Gurûn’ul vüstâ”der. Evet dünyanın birinci döneminin bitip ikinci döneminin başlayacağı bir hadise gerçekleşiyordu. Rabbimiz peygamberini ve onun safında yer alan mü’minleri savaşa sokmadan, onları hiç bir eziyete sokmadan gözlerinin önünde düşmanlarını helâk edecekti. Düşmanları karşısında uzun bir mücâdele sürecini yaşamış, bıkıp usanmadan Firavun ve hempaları karşısında Allah’ın istediği direnci göstermişlerdi. Erkek evlâtlarının öldürülmesinden kızlarının hayasızlaştırılmasına varıncaya kadar en kötü işlerde işkenceler altında köle olarak çalıştırılmalarına varıncaya kadar her şeye göğüs gerip mücâdelelerini sürdürmüşler. Ve işte artık bütün bunlardan sonra birinci çağın son elçisi Hz. Musâ bu olaydan itibaren ikinci çağın ilk elçisi olarak beraberindeki mü’minlerle birlikte bir zâlimin yıkılışına şahit oluyorlardı. Evet Allah’ın emrine uyarak bir gece beraberlerinde Allah’ın peygamberi Musâ olduğu halde İsrâil oğulları Mısırı terk ederler. Ertesi sabah onların kaçtığını haber alan Firavun hemen kentlerine haber salar ve çok büyük bir ordu hazırlar ve arkalarından harekete geçer. Elbette efendiler kölelerini asla kaybetmek istemezler. Bu adamlar şimdi bizi terk edip giderlerse biz ne yaparız? Bizim işlerimizi kim görecek? Onlarsız biz ne yaparız? Nasıl yaşarız? Diyerek onları yakalamayı hedefler. Bir de onlar bizim kontrolümüzden çıkarlarsa, ken-di başlarına kalırlarsa ne olur ne olmaz belki hürleşiverirler, belki özgürlüğü anlayıverirler diye onları takibe karar verir. Bir hesabı vardı Firavunun ama Allah’ın da bir hesabı vardı ve o bunun farkında değildi. Tıpkı bugün dünya üzerindeki tüm Firavunî güçlerin Müslümanları yakın takibe aldıkları gibi. Ama Allah’ın da bir hesabı vardır. İsrâil oğulları kaçıyordu. Bıktıkları usandıkları kölelikten kaçıyorlardı. Özgürlük aramak için kaçıyorlardı. Namuslarını iffetlerini kurtarmak için, hürriyete kavuşmak için, inançlarını yaşayabilecekleri bir ortama kavuşmak için kaçıyorlardı. Mısırda kölelik içinde bir hayat yaşamaktansa çölde seve seve açlığı ve ölümü yudumlamak için ka-çıyorlardı. Firavun arkalarından yetişmişti. Müslümanlar iki tehlike arasına sıkışıp kalmışlardı. Bir tarafta Firavun ve ordusu, öbür tarafta deniz. Düşünebiliyor musunuz? Gerçekten de yeryüzünün en büyük olayı cereyan ediyordu. Öyle bir an geldi ki akıllara durgunluk veren yeryüzünde emsali görülmemiş bir olay yaşandı. Firavun gariban Müslümanların arkalarından yetişmişti. Önlerinde alabildiğine haşin bir deniz arkalarında da azgın Firavunun orduları. İsrâil oğulları işte böyle bir kaos içindeydiler. Allah’ın yardımıyla deniz yarıldı ve İsrâil oğulları karşıya geçtiler sağ salim. Arkalarından yeryüzünün en büyük gücü, yeryüzünün en büyük devleti komutanlarıyla, askerleriyle onlar da arkalarından o yola girdiler. Tam denizin ortalarına geldiklerinde; Allah denizin gemini, zimamını salıverdi. Deniz eski haline geldi ve Firavun oğulları tümüyle denizin altına gömülüp hayata veda ettiler. Yeryüzünün en güçlü adamı, en müstekbir insanı Firavun suda boğulurken şu sözü söylemekten kendini alamıyordu: "İnandım ki İsrâil oğullarının iman ettiği Allah’tan başka ilâh yokmuş. Ben de Müslümanlardanım!" Gerçekten bugün bu sözü tüm dünya müstekbirlerine duyurmamız gerekmektedir. Tüm dünya Firavunlarına duyurmalıyız bu sö-zü. Ey müstekbirler! Ey kendilerinde güç kuvvet olduğunu zanneden zâlimler! Firavunun söylediği bu sözü sizler ne zaman söyleyeceksiniz? Size hiç bir şey hatırlatmıyor mu bu söz? Ölürken mi söyleyeceksiniz bunu? Ama Firavuna fayda vermediği gibi o zaman söyleyeceğiniz bu sözün size de hiç bir faydası olmayacaktır.