Zâriyât Suresine Dön

Zâriyâtالذاريات

25. Ayet

25Zâriyât Suresi

اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ

Hani yanına girmiş, “Selam!” demişlerdi. O da, “Selam! Siz, tanınmayan bir topluluksunuz.” demişti.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

25. “Onlar, İbrahim’in yanına girip: “Selâm sana” demişlerdi. İbrahim de: “Selâm size” demişti; içinden de, onların tanınmamış bir topluluk olduğunu geçirmişti.” Bu mübârek misafirler İbrahim’in yanına girdiler ve “selâm sa-na” dediler. İbrahim de (a.s) “selâm” dedi. “Ey İbrahim, sana selâm verir, selâmet dileriz” dediler, İbrahim de (a.s) aynıyla, ya da onların selâmından daha güzeliyle mukabelede bulundu. Bu da bir selâmlaşma modelidir. İbrahim (a.s) onları bilememişti. “Sizler tarafımdan tanınmayan, bilinmeyen bir topluluksunuz. Sizlerle daha önce hiç görüşme şerefine mazhar olmadım. Belki de sizler bu şehre, bu bölgeye yeni teşrif ettiniz.” Ya bunu içinden söyledi İbrahim (a.s), ya da evdeki ehline söyledi bunları. 26-27. “Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp; “Yemez misiniz?” demişti.” Hemen ehlinin, ailesinin yanına gitti ve semiz bir buzağıyı getirip önlerine koydu. Ne güzel bir ev sahibi değil mi? Hemen misafirlerine ben size yemek hazırlıyorum filan demeden, onların yapma, etme, gerek yok, aç değiliz, zahmet olmasın filan demelerine fırsat ver-meden sessizce ailesine gitti ve bir buzağı kızartıp önlerine getirdi. Hûd sûresinde de konunun anlatıldığı bölümde bu getirdiği yemeğin bir dana olduğu zikredilir. Malının en güzelinden, en hayırlısından semiz bir buzağı getirip önlerine koydu. Eve gelenler eğer akrabadan, tanıdık eş-dosttan olsalar durum biraz daha kolaydır, ama bakıyoruz ki İbrahim’in (a.s) hiç bilmediği, tanımadığı bir misafir grubu. Şaşırıp, afallayıp, bozulup, yüzünü ekşitip, “iyi de vakitli filan gelseydiniz, bari bir randevu alıp gelseydiniz, önceden haberimiz olsaydı daha iyi olurdu filan” demiyor bizler gibi. Önlerine koyuyor yemeği ve gâyet tatlı bir ifadeyle, “buyurun, yemez miydiniz?” diyor. Ya da önlerine konanı yemediklerini görünce Allah’ın elçisi böyle diyor. 28. “(Yemediklerini görünce) onlardan endişeye düştü; “Korkma” dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler.” Birdenbire onların yemeğe el uzatmadıklarını görünce onlardan korktu. Onlardan kalbine bir ürperti geldi. “Acaba niye yemeğimi yemiyorlar?” diye düşündü.. Çünkü o dönem, o toplum içinde gelen misafirler kendilerine ikram edileni reddetmemeliydiler. Eğer eve gelen misafirler ev sahibinin ikramını reddediyorlarsa o zaman işin içinde başka şeyler var demekti. İbrahim (a.s) yemeğine el uzatmayan bu misafirlerin kendisine bir düşmanlık niyetiyle geldiklerini zannetti, ya da yemek yemeyişlerinden insan sûretinde gelen bu kimselerin melek olduklarını hissetti. Meleklerin böyle insan sûretinde gelişleri çok ciddi durumlarda olurdu. Bu yüzden vahiy getirmediklerine göre azap getirdikleri endişesiyle korkmaya başladı. Onun korktuğunu anlayan misafirleri dediler ki: “Korkma.” Başka sûrelerde “korkma ey İbrahim, bizler Allah’ın melekleriyiz, bizler yemek yemeyiz” dediler ve ona çok bilgin bir oğul müjdelediler. Yani Allah bilgisine lâyık görülecek, vahiyle şereflendirilecek, ileride peygamber olacak bir oğul müjdelediler. Buradaki âlim bir oğulla İshak (a.s), Saffât sûresindeki halîm bir oğul müjdesiyle de İsmail (a.s) kastediliyordu. Yine Hûd sûresinde İshak (a.s) vasıtasıyla kendisine Yakub (a.s) gibi şerefli bir torun peygamber müjdesi de veriliyordu. Tabi İshak’ın (a.s) müjdesinin verildiği bu dönemde İbrahim (a.s) yüz yaşını aşkın ihtiyar bir çağda bulunuyordu. Karısı da o yaşlarda çocuktan kesilmiş bir durumu yaşıyordu. Melekler böyle bir durumda yaşlı bir ana-babaya bir evlât müjdeliyorlardı. 29. “Bunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, elleriyle yüzünü kapayarak: “Kısır bir kocakarı!” dedi.” Allah’ın elçilerinden bir çocuk müjdesini alan hanımı hayretle seslenerek, elleriyle yüzünü kapatarak, elleriyle yüzüne vurarak, hayretini gizleyemeyerek şöyle demeye başladı: “Hem ihtiyar, hem de kısır bir kocakarı ha! Benden, benim gibi birinden bir çocuk ha! Ben nasıl bir çocuk dünyaya getirebilirim? Gençliğimde bile bir çocuk dünyaya getirememiş kısır bir ihtiyardan bir çocuk olur mu?” Öyle ya, koca İbrahim (a.s) yüz yaşında, kendisi de seksen-doksan yaşında, üstelikte kısır birisiydi. Şimdiye kadar hiçbir çocuk dünyaya getirememişken şimdi bir çocuk dünyaya getirecekti. Gerçekten hayret edilecek bir şeydi bu. Hangisi? Bu yaşta bir çocuğa ulaşmak mı, yoksa bu yaşta bir çocuk istemek mi? İkisi de hayret edilecek bir şeydi. Öyle değil mi? Müslümanların, hacısıyla-hocasıyla 20-30 yaşlarında bir çocuk dünyaya getirdikten sonra “tamam artık, daha fazlaya gerek yok!” deyip işi bitirdikleri bir dünyada, şu anda bu misafirlerin İbrahim’e (a.s) ve karısına getirdikleri bir çocuk müjdesini nasıl karşılayacaklarını, nasıl değerlendireceklerini bilemiyorum. “30 yaşından sonra kadın asla do-ğum yapmamalıdır,” diyorlar. O yaşta Allah’ın melekleri çocuk müjdeliyorlar, Allah’ın elçisi İbrahim (a.s) koşarak, çığlık atarak karısının yanına gidiyor, karısı da sevinç ve hayret çığlıklarıyla “bu iş nasıl olacak?” diyor. Sevinçten ellerini dizlerine, ya da yüzüne vurarak sevinç ve hayretini izhâr ediyor. 30. “Melekler: “Bu böyledir, Rabbin söylemiştir; doğrusu O, hakîm olandır, bilendir” dediler.” “Bu böyledir. Allah böyle buyurdu tamam.” Allah buyurmuşsa tamam. Allah hakîmdir, Allah hikmet ve hâkimiyet sahibidir, Allah alîmdir, her şeyi bilmektedir. Allah boşuna buyurmaz. Biz bunu kendiliğimizden demiyoruz, Allah böyle buyurdu, böyle hükmetti. Allah dilediğine hükmeder ve hükmettiğini de yapar. Ya da kezalik, tamam iş öyledir, iş sizin dediğiniz gibidir. Siz ikiniz de ihtiyarsınız, karın da kısırdır, bu doğrudur, ama Allah olmazı oldurandır. Allah dilediğini yapandır. Allah göklerde ve yerde egemen olandır. Onun dilediğini kim engelleyebilir? Onun önüne kim geçebilir? Hayat O’na aitken, yaratma O’na aitken, dilediğini yaratmasını kim durdurabilir? Dilediğini dilediği zamanda, dilediği biçimde yaratan O’dur, dilediğine hayat veren O’dur, dilediğini öldüren de O’dur. Onun hayat verdiklerini kim öldürebilir? Onun öldürdüklerini kim diriltebilir? Tek egemenlik sahibi, tek irade sahibi, tek kuvvet ve kudret sahibi O’dur. Bakın İbrahim’e (a.s)! İhtiyarlığının, yaşlılığının zirvesinde, ha-yatının son merdivenlerine dayandığı bir döneminde ve karısı da aynen kendisi gibi yaşlı ve üstelik kısırken, bir çocuk doğurma ihtimali yokken onlara bir evlât müjdeleniyor. Hem o evlâdından da peş peşe dört peygamber gelecekti. Meleklerin gelişinin sadece bununla sınırlı olmadığını, başka işlerinin de olduğunu sezinleyen İbrahim (a.s) dedi ki: 31. “İbrahim: “Ey Elçiler! Göreviniz nedir?” dedi.” “Ey elçiler, sizin ne işiniz var? Neye geldiniz? Ne var? Sebep ne? Sizin asıl istediğiniz, gelişinizin asıl sebebi nedir?” dedi. Hadb, Arapça’da çok ciddi bir iş için kullanılır. “Ne için gönderildiniz ey mür-seller? Özel olarak sadece bana bir evlât müjdelemek üzere mi geldiniz? Yoksa başka bir göreviniz mi var?” Onlar dediler ki: 32-34. “Elçiler: “Suçlu bir milletin üzerine, Rabbi-nin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik” dediler.” “Bizler mücrim, suçlu bir topluma gönderildik. Onlar için geldik. Allah’ın helâkine hükmedip karar verdiği suçlu bir toplum üzerine şanlı, nişanlı, azap taşlarını yağdırmak üzere geldik. Rabbimiz katında ölçülmüş, biçilmiş her bir suçlu için belirlenmiş, işaretlenmiş, hangisinin kimin beyninde patlayacağı kararlaştırılmış azap taşları atmak üzere görevlendirildik. Müsrifleri yok etmeye geldik.” Helâki hak etmiş bu mücrim, günâhkâr, ahlâksız, rezil, suçlu, müsrif toplum Lût’un (a.s) toplumuydu. Lût’un (a.s) kavmi gerçekten adi, günâhkâr, suçlu bir toplumdu. Çünkü onlarda görülmemiş, yeryüzünde hiçbir kavmin yapmadığı korkunç bir hastalık vardı: Lûtîlik. Erkeğin kadınları bırakıp erkeklere gitmesi. Kadınlar erkeklerden, erkekler de kadınlardan hoşlanmıyor, hemcinslerine gidecekleri yerde eş cinslerine gidiyor, hemcinslerinden tatmin olmuyorlardı. Tatminsizlikte zirve noktasına ulaşmış rezil bir toplumdu. İnsanlıktan çıkmış, Allah’ın sınırlarını aşmış, tatminsizlik içinde kıvranan bir toplum… Hayvanları bile utandıracak ilişkilere dalmış bir toplum.. Lût’un (a.s) toplumunun pisliği buydu. Allah’ın elçisi, “yapmayın, etmeyin, sizler fahişeye mi gidiyorsunuz? Aşırılığa, fahşaya mı gidiyorsunuz? Dünyalarda sizden önce hiç bir kavimde görülmemiş, hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı mı yapmak istiyorsunuz? İnsanların dışında hayvanlar âleminde bile benzeri görülmemiş çok çirkin bir şeyi mi yapmaya gidiyorsunuz? Allah’ın varlığınızı, soyunuzu, neslinizi devam ettirmek üzere verdiği bu erkeklik, kadınlık güçlerinizi boşa akıtan israfçılar mı oluyorsunuz? Allah’ın istemediği bir hayatı yaşamaktan vazgeçin!” diye onları uyarıyordu. Ama onlar buna inanmaya yanaşmaz. Hattâ, “çıkarın bu peygamberi, atın bu adamları şehrimizden, çıkarın onları beldemizden, okullarımızdan! Sürün bu adamları kentimizden! Yok edin bunları! Temizleyin bu adamları sokaklarımızdan çünkü bunlar temizlenmek isteyen kimselerdirler. Temizlik istiyor bunlar. Aşırı temizlikten yanalar bunlar. Madem ki temizlik istiyorlar, madem ki temizlikten yanalar, öy-leyse çıkarın bunları şehrimizden de diledikleri yerde diledikleri kadar temizlensinler. Bunlar memleketin düzenini bozuyorlar. Bunlar ülkenin yeknesaklığını zedeliyorlar. Bunlar bizim ülkemizde fitne çıkarıyorlar. Bizler ne güzel erkek erkeğe, kadın kadına bir ayırım yapmadan cinsel arzularımızı tatmin edip keyiflerimize bakarken, bu adamlar Allah’tan, dinden, Allah yasalarından bahsederek homoseksüelliğe, zi-naya karşı çıkarak bizim huzurumuzu kaçırıyorlar. Yok haramdı, yok helâldi diyerek bizim iştahımızı kaçırıyorlar. Huzurumuzu kaçıran, bize Allah’ı, bize âhireti, bize haramı, helâli, hesabı, kitabı, namusu, iffeti hatırlatan ve böylece zevklerimizi kaçıran bu insanları çıkarın ülkemizden de biz de rahat bir şekilde işleyeceğimiz günâhlarımızı işleyelim,” diyorlardı. İşte böyle helâki hak etmiş bir toplumu yok etmek üzere gelmişlerdi Allah’ın melekleri. Başka sûrelerde İbrahim’in (a.s): “Ey Allah’ın Melekleri! Orada Lût var!” diyerek melekleri bu işten vazgeçirmek için mücâdeleye tutuştuğu anlatılır. Burada diyorlar ki bakın: 35-37. “Bunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan mü’minleri çıkardık. Zaten orada, kendini Allah’a vermiş sadece bir tek ev halkı bulduk. Can yakıcı azaptan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık.” “Orada, o suçlu, günâhkâr toplumda mü’minlerden kim varsa onları çıkardık, zaten biz orada bir evden başka Müslüman kimse bulamadık,” diyor melekler. İşte o ev de Hz. Lût’un (a.s) eviydi. Bildiğimiz o ki, o toplum içinde Lût’a (a.s) iman eden sadece iki kızı vardı. Sadece iki kızcağız. Allah peygamberinin hanımı da kâfirdi. Peygamberin ev halkından başka kurtulan olmadı orada. Lût (a.s) Rabbinden aldığı emirle iki kızını yanına alıp toplumunu terk eder. Toplumunun helâk edileceği son gününe kadar tebliğine devam eden Allah’ın elçisi son gün ayrılır ve Allah’ın melekleri oranın altını üstüne getirip toplumu yok ediverir. Kur’an’ın başka sûrelerinde anlatıldığına göre Rabbimiz onların üzerine öyle bir yağmur yağdırdı ki işlerini bitiriverdi. Kasabanın altını üstüne getiriverdi de Lût’a (a.s) iman eden iki kızcağızı hariç kâfirlerin kökünü kazıyıverdi. Onun içindir ki Lût kavminin Kur’an’da bir başka ismi de “Mu’tefikat”tır. Yani altı üstüne getirilmiş bir top-lum... Allah üzerlerine bir yağmur göndermiş, o yağmurun arasında taş yağdırmış ve melekler de her biri beş bin kişiden ibaret olan iki şehrin altını üstüne getirivermişlerdi. Bu toplumun bulunduğu yer bugünkü “Bahru’l Muhît” yani ölü deniz diye anılan Lût gölü ve çevresidir. Burası deniz seviyesinden çok daha aşağılarda bir çukurdur ki, bu, toplumun yere battığının göstergesidir. Âyetin sonunda Rabbimiz buyurur ki: “İşte böylece elim bir azaptan korkanlar için orasını bir âyet kıldık.” Allah’ın azabından korkarak, ibret alarak adam olmak isteyenler için orada bir uyarı, bir âyet kıldık. Şu andaki Lût gölünün bulunduğu yeri azaptan korkup ibret almak isteyenler için bir işaret, bir alâmet kıldık. Ama elbette Allah’a iman eden, Allah’tan korkan, hayatlarını Allah için yaşayanlar için bir âyet ve ibret olacaktır bu. Başkaları için değil. Bakıyoruz işte şu anda Allah’ı, Allah’ın dinini reddeden bilim bu hadiseye o kadar kör ve sağır bir tavır sergiliyor, o kadar tahrifkâr bir tutum içinde ki, oraya Lût gölü demiyorlar da, aman ne olur ne olmaz, bir peygamberin ismini çağrıştırmayalım, belki insanlar Allah’ı, Allah’ın elçisini, Allah’ın azabını hatırlarlar da iman etmeye kalkışırlar diye ısrarla oraya “Ölü deniz”, Bah-ru’l Muhit diyorlar. Allah’ın âyetlerini örtüyor, örtbas ediyorlar, insanların dikkatlerinden kaçırmaya çalışıyor. Sûrenin önceki âyetlerinde de belirtmeye çalıştığımız gibi Allah’ın bu âyetlerinden habersiz yaşayan insanlar isterse şu anda Lût gölünün hemen yanı başında yaşasınlar, isterse Kâbe’nin avlusunda ikâmet etsinler, bu Kitapla beraber olmadıkları sürece bu âyetler onlara hiçbir şey demeyecektir. İşte her an güneşi gören şu insanlara gü-neş hiçbir şey demiyor. Allah’ın şu metlûv âyetleriyle beraber olmayanlara meşhûd âyetler hiçbir şey söylemez. Allah’a isyan eden, Allah’la savaşa tutuşan, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle, Allah’ın diniyle savaşa tutuşan bir toplum mutlak sûrette helâk olacaktır. Bu, Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir yasasıdır. Bundan sonra bir haber daha geliyor. Ölümsüz bir haber daha… Musâ (a.s)’ın haberi… 38. “Musâ’nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık bir delille Firavun’a gönderdik.” Musâ’nın (a.s) hayatında da ibret alınacak âyetler vardır. Onu Firavun’a apaçık delillerle, apaçık bir güçle, apaçık bir destekle ve azapla gönderdik. Rabbimiz diyor ki, “biz Musâ’yı âyetlerimizle gönderdik. Bizim varlığımıza, kendisinin peygamberliğine delil olmak üzere âyetlerle gönderdik onu.” Âsâ âyeti, yed-i beyza âyeti ve diğer âyetlerle, apaçık alâmetlerle gönderdik. Açık bir sultanla, açık bir sultayla, yani haklılıkla gönderdik. Kur’an’ın değişik yerlerinden öğrendiğimize göre Musâ’nın (a.s) Firavun’a gönderiliş misyonunun birincisi, Firavun’u ve çevresindekileri Allah’a imana dâvet etmek, ikincisi de yıllar yılı zalim Firavun sisteminin, iktidarının köleleştirdiği İsrâiloğullarını, peygamber çocuklarını, Müslümanları Firavun’un köleliğinden kurtarmaktı. Detayları başka sûrelerde anlatılır. Allah’ın elçisi gitti, Firavun’u ve toplumunu uyardı. 39. “Firavun, erkanıyla birlikte haktan yüz çevirdi; “sihirbazdır” veya “ delidir” dedi.” Allah elçisinin bu tebliği karşısında kendisinin Rabblığını, İlâhlığını iddia eden Firavun tüm gücüyle, tüm avaresiyle, tüm ekonomik, siyasal ve askerî gücünü yanına alıp, tüm gücüyle toparlanıp Allah’ın elçisini ve getirdiği âyetleri reddetti. “Bu ya bir sihirbaz, ya da bir delidir” dedi. Firavun tarih boyunca tüm zalimlerin, tüm müstekbirlerin hak karşısında kullandığı yolu tercih etti. Bu yol gerçekten gâyet kolay ve kestirme bir yoldu. Bir hak savunucusunun hakkından gelemediniz mi? Karşısında mücâdele verecek bir deliliniz yok mu? Deli diyeceksiniz, olmadı sihirbaz diyeceksiniz olur biter. O da olmamışsa şair dersiniz, mecnun dersiniz, kahin dersiniz. Ama iş bu kadar kolay değildir. Karşıda Allah desteğinde bir peygamber var. Karşıda apaçık delillerle, apaçık âyetlerle, apaçık sultayla bir Allah elçisi varsa, iş bu kadar kolay bitmeyecektir. Hz. Musâ, Firavun’un karşısına ilk çıktığında ona gösterdiği âsâ ve yed-i beyza mûcizelerinden sonra Firavun ve çevresindeki da-nışmanları “bu ya bir sihirbazdır, ya da sözü ciddiye alınmayacak bir delidir” dediler. Elindeki âsâsıyla dünyanın en büyük, en zalim, en güçlü devletinin sarayına elini kolunu sallaya sallaya girip, dünyanın en zalim devlet başkanının karşısına dikilip ona ve çevresine hakkı tebliğ etme cesaretini gösteren bir peygambere diyorlardı bunu. Allah elçisinin gösterdiği müthiş mûcizeler karşısında Firavun öylesine şaşırmış, öylesine etkilenmişti ki, bir yandan ona “sen bir sihirbaz, ya da delisin” derken bir yandan da “sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmaya, bizim dinimizi değiştirmeye ve Mısır’ın yönetimini eline geçirmeye geldin” diyordu. Oysa kesinlikle biliyorlardı ki o güne kadar hiçbir sihirbazın sihir gücüyle bir memleketi fethettiği görülmemişti. Sihirbazlar sadece kendisinden mükâfatlar alabilmek için o güne kadar onun ayaklarını öpmekten başka bir şey yapmamışlardı, bunu çok iyi biliyorlardı. Onun içindir ki Firavun’un hem “sen bir sihirbazsın” demesi, hem de ar-kasından “sen benim krallığımı ele geçirmek istiyorsun” demesi onun asla bir sihirbaz olmadığını bildiğini, anladığını göstermektedir. Onun bu mûcizeleri Allah desteğiyle gösteren bir peygamber olduğunu anladıklarını, ama saltanatlarının, statülerinin yok olmasından endişe ettikleri için onu reddetmeye çalıştıklarını göstermektedir. Firavun ve çevresindekiler Allah elçisini reddettiler. Allah’la, Allah elçisiyle savaşa tutuştular da: 40. “Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı hak etmişti.” “Sonunda Firavun’u ve ordularını denize attık, denizde boğduk” diyor Rabbimiz. Çünkü o kınanmayı hak etmişti. Kendisini kınadığı halde, kendisini kötülediği, pişmanlık gösterisinde bulunduğu bir haldeyken, “ey Firavun! Ey kendisinin Rabblığını, İlâhlığını iddia eden ahmak! Bu halinle, geberip giderken bile Müslümanlık iddiasında bulunan bir zavallı iken sen nasıl tanrı olabilirsin? Sen nasıl İlâh olabilirsin?” diye kendi kendisini kınadığı bir pozisyonda Allah onu boğuverdi. Kur’an’ın başka yerlerinde anlatıldığı gibi iman etmeye çalıştığı bir durumda Firavun’u ve beraberindekileri Rabbimiz denizde boğuverdi. Firavun oğulları, Firavun ve avareleri, askerleri, orduları tümüyle denizin altına gömülüp hayata veda ettiler. Yeryüzünün en güçlü adamı, en müstekbir insanı Firavun suda boğulurken Yunus sûresinde anlatılan şu sözü söylemekten kendini alamıyordu: “İnandım ki İsrâil oğullarının iman ettiği Allah’tan başka ilâh yokmuş. Ben de Müslümanlardanım!” (Yunus 90) Gerçekten bugün bu sözü tüm dünya müstekbirlerine duyurmamız gerekmektedir. Tüm dünya Firavunlarına duyurmalıyız bu sözü: “Ey müstekbirler! Ey kendilerinde güç kuvvet olduğunu zanneden zalimler! Firavun’un söylediği bu sözü sizler ne zaman söyleyeceksiniz? Size hiç bir şey hatırlatmıyor mu bu söz? Ölürken mi söyleyeceksiniz bunu? Ama Firavun’a fayda vermediği gibi o zaman söyleyeceğiniz bu sözün size de hiç bir faydası olmayacaktır. Gelin selefinizin bu durumundan ibret alın da tevbelerinizi son deminize bırakmayın. Gelin ekonomik ve siyasal gücünüze güvenerek Allah’a kafa tutmaktan, Allah’ın diniyle savaşmaktan vazgeçin, değilse sizin âkıbetleriniz de selefinizin âkıbetinden farklı olmayacak.” 41-42. “Âd milletinin başından geçende de ibret vardır; onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.” “Âd kavminde de sizin için haberler, ibretler vardır.” Burada Rabbimizin biraz daha ilerlerden haber vermeyi murad ettiğini görüyoruz. Âd kavmi Rabblerinin kendilerine gönderdiği elçiyi, Hûd’u (a.s) reddetti. Allah elçisinin kendilerine getirdiği mesaja, hayat programına kulak vermediler. Allah’ın kendilerine verdiği güçlerine, kuvvetlerine, medeniyetlerine güvenerek Allah’a kulluktan çıktılar. “Biz güçlüyüz, kimse bizimle baş edemez” dediler. “Ey Hûd, biz ne seni, ne de Rab-bini dinlemeyiz, biz keyfimize göre bir hayat yaşarız” dediler de, Allah onların üzerlerine Akîm denen bir rüzgar gönderdi ki uğradığı her yeri, isabet ettiği herkesi mahvediverdi, toz duman ediverdi. Kitabımızın bir başka âyetinde adı “Sarsar” olan bu çok so-ğuk rüzgarı, bu kuru rüzgarı, bu müthiş fırtınayı onların üzerlerine gönderdi de o rüzgar orada taş taş üstünde bırakmadı. Her şeyi büküp büküp atıverdi, her şeyi kökünden devirip atıverdi. O rüzgarı o azgın Âd’ın üzerine sekiz gün yedi gece musâllat kıldı da onların işlerini bitiriverdi. Ne güçleri, kuvvetleri, ne medeniyetleri onları Allah’ın azabından kurtaramadı. 43. “Semûd milletinin başına gelende de ibret vardır: Onlara, “Bir süreye kadar zevklenin” denmişti.” “Onlardan sonra, Âd kavminden sonra onların yerine getirilen, yerleştirilen Semûd toplumunun başına gelenlerde de sizin için âyetler, ibretler vardır.” Onlara da kardeşleri Salih’i (a.s) göndermişti Rab-bimiz. Bunlar da aynen kendilerinden önceki atalarının yaptıkları gibi elçilerini reddettiler. Allah’ın elçisi vasıtasıyla hayatlarına karışmasına karşı çıktılar. Allah’ın vahyini reddettiler. “Allah bizim hayatımıza karı-şamaz, nasıl bir hayat yaşayacağımızı biz biliriz” dediler. Peygambere hayat hakkı tanımadılar, susturmaya çalıştılar. Kendilerini Allah’tan atalarına gelen azabın bir benzerinin gelmesi konusunda emin gördüler. Güya tecrübeleri vardı bu konuda. Ataları yanlış yapmıştı. Onlar evlerini, şehirlerini düzlüklerde kurmuşlar, bu yüzden Allah’tan gelen o rüzgara yenik düşmüşler, Allah’la baş edememişlerdi. Halbuki bunlar bu konuda tedbirlerini alıp evlerini dağların üzerlerinde, kayalardan mağaralar yontarak kendilerini azap hususunda garantiye almışlardı. Rivâyetlere göre Allah’ın kendilerine bir mûcize olarak gönderdiği de-veyi öldürüp Allah’a itaatten çıkınca, Rabbimiz kendilerine, “haydi bir süreye kadar zevklenin bakalım, yaşayın bir süreye kadar” buyurmuş ve sonra bir sesle, bir sayhayla onları yakalayıvermişti. Allah düşmanları, Rabblerinden gelen bu helâk titreşimiyle oldukları yere diz çöküverdiler. 44. “Onlar Rabblerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı.” Rabblerinin buyruğundan çıktılar da göz göre göre, bakar oldukları halde Allah’tan bir yıldırıma tutuldular. Onların da defterleri dürüldü. 45. “Ayağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım da görmediler.” Allah’ın azabı kendilerine geldiğinde ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler, ne de bir yardım görebildiler. Ne ayağa kalkabildiler, ne kendilerini toparlayıp, doğrulup kendilerine helâk gönderen Allah’la bir çatışmaya girebildiler. Ne Allah’tan gelen bu azabı defetmeye karşı koyabildiler, ne de Allah’tan kaçabildiler. Güya “kimse bizimle başe-demez” diyorlardı. “Biz güçlüyüz, biz tedbirimizi aldık” diyorlardı. Ama gelin görün ki Rabbleri karşısında ne galibiyete ulaşabildiler, ne de herhangi bir kimseden yardım görebildiler. Kim yardım edebilecek ki onlara? Lût kavmi gitti, Âd, Semûd, Firavunlar, zalimler, ahlâksızlar, gücünü tanrılaştıranlar, ordusunu putlaştıranlar, bilgisini ilâhlaştıranlar, hevâlarını Allah yerine ikâme edenler, kendi yasalarını Allah yasalarına tercih edenler, hayatlarını Allah’a sormadan yaşamaya çalışanlar gitti. Bütün bu hakikatler, bütün bu tablolar gözünün önünden geçiyor değil mi şu anda? Sonra: 46. “Daha önce de Nuh milletini cezalandırmıştık. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir milletti.” Daha önce onlardan çok daha uzun ömürlü olan Nuh kavmini de helâk eden O’dur. Onlar da çok zalim ve tuğyan etmiş bir toplumdu. Allah’a, Allah’ın elçisine başkaldırmış, Allah’ın dinini reddedip kendi kendilerine hayat programı yapmaya kalkışmış taşkın kimselerdi. Bu tavırlarından ötürü Allah onları da helâk ediverdi. Nuh’a (a.s) iman eden, onun safında yer alan, tercihini Allah’tan ve peygamberden yana kullanan mü’minleri kurtarıp ötekilerin tamamını helâk etti Rabbimiz. Güçleri, pazıları, boyları-posları Âd kavmini; villaları, köşkleri, medeniyetleri Semûd’u; uzun ömürlü oluşları Nuh kavmini; saltanatı, ordusu Firavun’u; cinsel ahlâksızlıkları Lût kavmini kurtaramadı. “Aklınızı başınıza alın, sizler de eğer onların yolunu takip eder, Allah’la, Allah’ın diniyle, Allah’ın sistemiyle, Allah’ın elçileriyle savaşa tutuşursanız, sizler de Allah’a kulluktan çıkar, Allah’ın sizin için gönderdiği hayat programını reddeder, kendi kendinize bir hayat yaşamaya kalkışırsanız, kesinlikle bilesiniz ki sizler de helâkten kurtulamayacaksınız” buyurarak bizi tarih karşısında bir resmî geçitten geçirdikten, bizi tarihle yüzleştirdikten sonra Rabbimiz gücünü, kudretini, rubûbiyetini ortaya koymak üzere karşımıza gök ve yer âyetlerini getiriyor. 47-48. “Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz. Yeryüzünü biz yayıp döşedik; Ne güzel döşeyiciyiz!” “Semâyı biz kendi güç ve kudretimizle bina ettik. Onun binası konusunda kimseden yardım almadık.” Üstelik sadece onu yaratmakla, bina etmekle kalmadık, aynı zamanda onu genişletmekteyiz de. Şu esere bakın da müessirinin gücünü, kudretini, hikmetini, hâkimiyetini anlayın. Bilin ki biz çok genişliğe mâlikiz. Bir her tür darlıkları genişleteniz, genişlik vereniz. Darda kalmışların imdadına yetişen, sıkıntı içinde olanlara bol bol nîmetler vereniz. Gökyüzünü bina edip düzenlediğimiz gibi, yeryüzünü de yayıp, sizin altınıza bir döşek olarak serip hizmetinize sunan da biziz. 49. “İbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır.” “Her şeyden sizin için, sizin istifade etmeniz, düşünüp ibret al-mamız için her şeyi çift çift yarattık. Her sınıf varlığı, her şeyi çift çift yarattık. Zaten Rabbimizin kendisinin dışında her şey çifttir. Tatlı-ekşi, yağlı-tuzlu, siyah-beyaz, iyi-kötü, erkek-dişi tüm sınıf ve türleri çift çift yarattık,” diyor Rabbimiz. Buradaki “Zevceyn” ifadesiyle kast edilen sadece erkek ve dişi değildir. Allah tüm mahlukâtını böyle çift çift yaratmıştır. Erkek ve kadın olarak çift, zengin ve fakir olarak çift, uzun ve kısa olarak çift, beyaz ve siyah olarak, kapasiteli ve akıllı olarak, aptal ve ahmak olarak da çift yaratmıştır. İşte sizi çift yarattık; ibret alıp Rabbinize kulluğa yönelesiniz diye. 50. “Ey Muhammed! de ki: “Öyleyse Allah’a koşuşun; doğrusu ben sizi O’nun azabı ile açıkça uyaranım.” Öyleyse tüm bu âyetlerle haydi Allah’a yönelin. Haydi tüm bu âyetlerin bilinciyle Rabbinize kulluğa koşun. Şeytandan, küfürden, şirkten, isyandan Allah berisinde kendilerini insanlara Rabb ve İlâh pozisyonunda sunmaya çalışan tüm azgınlardan Allah’a sığının, Allah’a kaçın, Allah’ın koruması altına girin. Ben sizi O’nunla uyarıyorum. Bir gün O’nun huzurunda toplanacak ve hayatınızın hesabını O’na ödeyeceksiniz. Allah’tan Allah’a sığının. O’nun azabından, O’-nun sorgulamasından O’nun rahmetine sığının, O’nun rızasına sığının. 51. “Allah’ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu ben sizi O’nun azabı ile açıkça uyaranım.” Allah’la birlikte başka bir ilâhı O’na ortak kılmayın. Allah’la bir-likte başka bir ilâh edinmeyin. Allah’tan başka dua edeceğiniz, Allah-tan başka kendisine sığınacağınız, Allah’tan başka yasalarını uygulayacağınız, Allah’tan başka iradelerinizi kendisine teslim edeceğiniz, Allah’tan başka hayatınıza karışma alanı vereceğiniz bir ilâhınız yoktur sizin. İkinci defa Rasulullah buyuruyor ki, “ben sizi Onun azabıyla uyarıyorum.” Anlıyoruz ki peygamber sürekli uyarıcıdır ve peygambersiz asla din olmaz, peygambersiz hayat olmaz. Peygambersiz kitap da olmaz, peygambersiz Kur’an da anlaşılmaz. Peygambersiz bir din, peygambersiz bir kitap oluşturanların ne dinleri, ne de kitapları kabul edilmeyecektir. 52-53. “Onlardan öncekilere, her hangi bir peygam-ber gelince: “Sihirbazdır” veya “Delidir” derlerdi. “Ön-cekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir.” İşte böyle. Onlardan öncekilere de ne zaman bir peygamber gelmişse mutlaka sihirbaz veya delidir dediler. Tüm peygamberler için genel geçer bir söz, bir yakıştırma olarak bunu demişlerdir. Şu anda o peygamber yolunun yolcuları olan Müslümanlara da aynı şeyleri söy-lüyorlar. Kâfirler birbirlerine bunu vasiyet ediyorlar. Müslümanları ancak böyle karalayabiliriz diyorlar. Peygamberler ve Müslümanlar karşısında tek çıkış yolu olarak bunu bulabiliyorlar. Yani önceki kâfirler bu sonraki kâfirlere bunu mu vasiyet ettiler ki hep onların ağızlarını kullanmaya çalışıyor bu beyinsizler? 54. “Ey Muhammed! Onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin.” “Peygamberim, onlar ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, sen yüz çevir onlardan, çünkü sen kınanacak değilsin.” Bu sözler ilk defa sana söyleniyor değildir. Sen bu hayatın sahibine kafa tutan ve Allah tarafından helâk edilişi esnasında gerçek Rabbini anlayarak pişmanlıklar içinde kendi kendini kınayan Firavun gibi bir hayat yaşamıyorsun ki kınanasın. Sen asla kınanacak, sosyal hayatta dışlanacak, kötülenecek, hayattan soyutlanacak biri değilsin peygamberim. 55. “Öğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir.” “Sen öğüt ver peygamberim, sen inanan-inanmayan herkesi uyarmaya devam et; doğrusu senin uyarın mü’minlere fayda verecektir.” Senin bu uyarılarından sadece mü’minler faydalanacaktır. Ama kimin ne zaman mü’min olacağını bilemediğimiz için, mü’min-kâfir herkesi uyarmak, uyarımızı herkese ulaştırmak zorundayız. Ama uyarılarımız karşısında bir kısım kâfirlerin nötr davranmalarına da, vurdumduymaz bir tavır almalarına da üzülmeyeceğiz. Çünkü bu uyarılardan mü’minlerden başkaları faydalanamayacaklardır. Bizim görevimiz bunun hesabına girmeden tüm dünya insanlığını bu Allah kitabıyla, bu Allah uyarılarıyla karşı karşıya getirmektir. Bize düşen budur. 56. “Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.” Çünkü Allah cinleri ve insanları ancak kendisine kulluk yapmaları için yaratmıştır. Cinlerin de insanların da varlık sebebi bu dünyada budur. Öyleyse bizim görevimiz kulluk yapmak ve insanları kulluğa çağırmaktır. Başka hiç bir işimiz yoktur bu dünyada. Peki o zaman nasıl yaşayacağız? Ne yiyip içeceğiz? Karnımızı nasıl doyuracağız? İşimiz-gücümüz Allah’a kulluk, Allah’a ibadet ve insanları gece-gün-düz Allah’a kulluğa dâvet olunca, rızkımız ne olacak? Kim doyuracak bizi? Aç kalmaz mıyız o zaman? Hayır, bakın Allah diyor ki: 57. “Onlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem.” “Ben onlardan bir rızık istemem. Ben onlardan rızık istemiyo-rum. Ben onları rızıkla sorumlu tutmuyorum? Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Kendilerini doyurmalarını, kendilerine rızık bulmalarını istemediğim gibi, beni doyurmalarını da istemiyorum onlardan.” İşte Rabbi-mizin beyanı. Kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki rızık tümüyle Allah-tandır. Rezzak Allah’tır, rızkı veren O’dur. Öyleyse kesinlikle rızık sebebiyle kendimizi bu görevden uzak tutmayacağız. “Ama efemdim, tamam da işte rızıksız olmuyor, parasız, pulsuz olmuyor, kendimizi doyurduğumuz, çoluk-çocuğumuzu doyurduğumuz gibi çevremizdeki insanları doyurmalıyız, zengin olmalıyız…” Boş sözler bunlar… Kimi doyuruyorsun ki sen? Rezzak mısın? Bu bir iman meselesidir, başka değil. Bazı Müslümanlara “gel, Allah’ın benden ve senden istediği şu görevi biraz üstlen. Allah’ın ki-tabını, Resûlü’nün sünnetini anlayıp çevrene anlatma, çevrendeki in-sanları biraz daha iyi Müslümanlaştırma işini, Allah’a kulluğa dâvet işini biraz da sen üzerine al” deyince, ilk söyledikleri bu oluyor. “Anladık yapalım da dükkan ne olacak? İşimiz, aşımız ne olacak?” Hattâ kimileri, “kapatalım mı dükkanlarımızı? Bırakalım mı işimizi? Bunu mu istiyorsun bizden?” diyorlar. Dükkanı kapatmayı zerre kadar düşünemeyen Müslümanlar yıllardır Allah’ın kitabını kapattıklarının farkında değiller. Ben aslında bunu derken dükkanlarını kapatmalarını filan istemiyorum, tabii gerekirse onu da kapatmalılar. Ben diyorum ki “onu kapatma, ama bunu kesinlikle aç!” Bunu açman belki onu kapatmanı gerektirmeyecek. Çünkü şu anda onu açık tuttuğu halde Allah’ın kitabını da açabilenler var. Yani bu iş, bu kadar zor değil. Günlük birkaç saat zaman ayırmak şimdilik yetecektir bu işe. 58. “Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah’tır.” Yanlış anlamayalım, yanlış inanmayalım, Rezzak biz değiliz, Rezzak Allah’tır. Kendimizi biz doyurmuyoruz, çevremizdekilerin rızkını biz bulmuyoruz. Gökten rızkı biz indirmiyoruz. Yerden rızkı biz çıkarmıyoruz. Kendimizi Rezzak olarak görüp kâfir olmanın, kâfir gibi düşünmenin anlamı yoktur. Allah bizi bununla sorumlu tutmuyor. Allah’ın sorumlu tutmadığı bir şeyle kendimizi sorumlu tutarak sapmayalım. Allah bizi ancak kendisine kulluk edelim diye yaratmış, bununla sorumlu tutmuştur. Yoksa bizden ne rızık istiyor, ne de doyurma. Rezzak olan biz değil, O’dur. 59. “Zulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır; cezalarını Benden acele istemesinler.” Zalimlerin öncekilerin suçlarına benzer suçları vardır. Zalimler hep aynı düşünceyi, hep aynı mantığa sahip çıkagelmiş, hep aynı sakatlığı savuna gelmiş, hep aynı tavrı sergileye gelmişlerdir. “Öncekilerin bozuk düzen inanışlarına, sapık fikirlerine ve Allah’ın istemediği hayatlarına sahip çıkan, aynen onlar gibi Allah’ın kendilerine yüklediği sorumluluklarından kaçan şimdiki zalimler de bu tavırlarının karşılığı olan azabı benden acele istemesinler. Ben öncekilerin başına gelenleri size anlattım. Sizler de onların durumuna düşmeyin, Akıllarınızı başlarınıza alıp benim istediğim gibi inanmaya, benim istediğim gibi yaşamaya yönelin. Âyetlerimi bir kenara alıp bir dünya yaşamaktan vazgeçin.” 60. “Söz verilen günün azabından vay o inkâr e-denlere!” “Kendilerine vaadedilen o hesap kitap gününden dolayı veyl o Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini örtenlerin, örtbas edenlerin haline! Allah’ın bu âyetlerini örterek, Allah’ın bu âyetlerinde ortaya koyduğu gerçekleri örtbas ederek, tahrif ederek, değiştirerek kendilerince bir hayat yaşayanlara veyl olsun,” diyor Rabbimiz. Çekecekleri var o gün onların. Allah bizi onlardan eylemesin. Rabbim, âyetlerini dünyada çok iyi anlayarak Kâfirce düşüncelerden kurtulan, ve kendisine kendisinin istediği kulluğu icra eden kullarından eylesin.